Nuri Muhammedî Allah değildir. Ama Allah ile kaimdir. Nur-i Muhammedî (Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in hakikat nuru), Allah’ın zatı değildir; ancak O’nun kudretiyle kaimdir. Çünkü o nur, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim…” sırrının mazharıdır. Varlık âlemi o nurla zuhura gelmiştir ama o nur, yaratılmıştır; ezelî olan yalnız Allah’tır. Varlıklara hâşâ Allah’ın zatı demek veya Allah’ın zatından dalgalar demek veya Allah’ın zatından titreşimler demek veya Allah’ın zatının parçası demek büyük bir yanılgıdır.
Allah’ın zatı, hiçbir şeye benzemez ve hiçbir varlıkla karışmaz. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 11) buyurulmuştur. O’nun zatından dalga, parça, ışık veya titreşim şeklinde söz etmek, Allah’ı mahlûk sıfatlarıyla anmak olur ki bu, akideyi bozar. Çünkü Allah’ın zatı mütealdir (yaratılmışın ötesindedir).
Bu akait kesinlikle İslam akidesi değildir. İslam akidesi, “Tevhid” temeline dayanır. Tevhid, Allah’ın birliğini zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bilmek demektir. O’nun zatından bir parça iddia etmek, şirk kokusu taşır. Gerçek tevhid, “O birdir, doğurmamış ve doğurulmamıştır.” (İhlâs, 1-3) hakikatine imanla mümkündür.
Bilelim ki gördüğümüz varlıklar hâşâ Allah veya Allah’ın veçhi değildir. Varlık, Allah’ın esmalarının gölgesidir, zatının değil. Yani varlık, “yaratılmış tecelli”dir. Allah Teâlâ, mahlûkatta eserini gösterir ama kendisi onlarda hulul etmez (içkinleşmez). “Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın yüzü oradadır.” (Bakara, 115) ayeti, zatı değil, esmaların tecellisinin ortaya çıkardı gölge benliklerinin sahip oldukları yönelim cihetini bildirir.
Allah hiçbir varlığa hulûl etmediği gibi, hiçbir varlık da Allah’ın parçası değildir. Hulûl, Hakk’ın yaratılmışa karışması demektir; bu, batıl bir inanıştır. Allah mekândan, yönden, birleşmeden münezzehtir. Varlıklar, O’nun kudretiyle ayakta dururlar ama O’nunla birleşmiş değildirler. “O, her şeyi kuşatandır.” (Fussilet, 54) ama bu kuşatma, yaratılmışın içine girmek değil, kudretiyle çevrelemektir.
Tüm gördüğümüz, Allah’ın mutlak nurundan bir tutam nurunu alıp yoğunluğunu düşürüp seyrine sunduğu Nuri Muhammedî’den, yani varlık âleminde yaratarak zuhûr ettiği Nuri Muhammedî’den nurlandırarak varlık verdiği yarattıklarıdır. Nuri Muhammedî, yaratılmış nurdur. Allah Teâlâ, “O göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 35) buyurur. Bu “nur”, zatının kendisi değil, tecellisidir. Nuri Muhammedî ise bu tecellinin ilk mazharıdır; “İlk yaratılan şey, benim nurumdur.” (Hadis) buyurmuştur Efendimiz. Yani o nur, Allah’ın nuruyla kaim, ama Allah değildir.
Kendi mutlak nuruna ise ‘nurun alâ nur’ olarak Nur suresi 35. ayette bu hakikate işaret eylemiştir. “Allah göklerin ve yerin nurudur… Nur üstüne nurdur.” (Nur, 35) ayeti, Allah’ın mutlak nurunun, yaratılmış nurların kaynağı olduğunu açıklar. “Nurun ala nur” yani nur üzerine nur ifadesi, yaratılmış nurun (Nuri Muhammedî) Allah’ın kudret nuruyla var oluşunu ifade eder.
Gizli hazine olan ise, onun zatı olmayıp ‘nurun alâ nur’ olan onun mutlak nurundan başka da değildir. “Kuntu kenzen mahfiyyen” (Ben gizli bir hazine idim) sırrı, Allah’ın bilinmek istemesiyle nurların zuhûruna işaret eder. Ancak bu hazine, zatın kendisi değil, zatın nurundan yansıyan tecellidir. Çünkü zat, tefekkürden münezzehtir.
O zatı olarak Subhanehu ve Teâlâ’dır. Ve orada tüm düşünce ürünü hayaller mat olur. Allah’ın zatı hakkında düşünmek, zihni sönümlendirir. Çünkü “Zat” idrake sığmaz, akıl onu kavrayamaz. “Gözler O’nu idrak edemez.” (En’âm, 103) ayeti bu hakikati beyan eder. O Subhanehu’dur (her şeyden yücedir), Teâlâ’dır (aşkın olandır).
Zira her düşüncemiz yaratılanı hayal etmekte, yaratanın misli dengi benzeri olmadığı için, zatı hakkında hiçbir tefekkür edememektedir. İnsan aklı, yaratılmış olana benzer imgeler kurar. Bu yüzden Allah’ın zatı hakkında yapılan her tasvir eksiktir. Tevhid aklı, “Bilinemez olanın bilinemezliğini bilmek”tir. O’nun zatı tahayyülden münezzehtir.
O zatı olarak, kesinlikle tüm var ettiğinden münezzehtir. “O, yarattıklarından hiçbirine benzemez.” (Şûrâ, 11) Yaratılanlar O’nun kudret eseridir; ama O, eserinin içinde değildir. İşte bu fark, tevhidin inceliğidir: “Halik” (Yaratan) ayrı, “mahlûk” (yaratılmış) ayrıdır.
Dolayısıyla mutlak zatı olarak O’na gizli hazine de diyemeyiz. Çünkü O, misli, dengi, benzeri olmayan mutlak zattır. “Gizli hazine” ifadesi bir teşbihtir; hakikatte zat için isim olmaz. Çünkü isim, tanımlamadır; O ise tanımın ötesindedir. “Allah” ismi bile, zatın değil, zatın bilinebilir yönünün ismidir.
Sen kalkıp Allah’ın zatını seyrediyorum dersen yanılırsın. Zira tüm baktıkların ise Allah’ın yarattıklarıdır. Hem yaratılmış olan sen ve tüm gördüklerin sadece Allah’ın yarattığı yarattıklarıdır.
Zatı görmek mümkün değildir; sadece tecelliyi görürsün. Gördüğün her şey, “Ol” emrinin yankısıdır. Allah görünmez, ancak O’nun esması görünür. “Nereye baksanız, Allah’ın veçhi oradadır” ayeti, bu tecelli aynalarını işaret eder. O zaman sen kalkıp varlıkları Allah diye etiketleyerek, küfrün zirvesine çıkarsın. Varlığı Allah saymak, hulûl inancına düşmektir. Bu, en büyük iftira ve şirk hâlidir. “Allah’ı bırakıp da O’nun dışında tanrılar edinenler…” (Enbiyâ, 22) buyurulur. Varlığı Allah sanmak, O’nun birliğini bölmektir.
Hiç kimse tasavvuf adı altında Kur’an’a iftira atıp insanların gözünde sapıklıklarını süsleyerek sunamaz. Gerçek tasavvuf, Kur’an’a dayanır. Kur’an’a aykırı her söz, tasavvuf değil, nefis tefekkürüdür. “O, hevâsından konuşmaz; O’nun sözü vahiyden başkası değildir.” (Necm, 3-4) hakikatine bağlı kalmak şarttır. Sunanlar iki mahrumlardan olurlar. Kur’an’a iftira eden hem dünyada nurdan hem ahirette rahmetten mahrum kalır. “Allah’ın ayetlerini yalanlayanlara iki kat azap vardır.” (Nahl, 88) buyurulur.
Bilelim ki Allah mutlak ilahtır. Bilelim ki Allah mutlak Rab’tır. Bilelim ki Allah mutlak Melik’tir. Bunu Nas suresi haykırmaktadır. “De ki: Sığınırım insanların Rabb’ine, Melik’ine, İlah’ına.” (Nâs, 1-3) Bu üç sıfat, tevhidin bütününü kapsar. Rububiyet (terbiye eden), uluhiyet (ibadet edilen) ve mülk (hükmeden) sadece Allah’a aittir.
Bilelim ki biz insan olarak yaratılmışız. Bilelim ki biz insan olarak aciziz. Biz insan olarak Allah’ın emrine riayet etmek zorundayız. İnsan, yaratılmış olmanın şerefini idrak etmeli, kulluğunu bilmelidir. “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız, Allah ise Ganî’dir (hiçbir şeye muhtaç değildir).” (Fâtır, 15)
Biz insanlar hiç olmak için değil, Allah’ın yarattığı bir mahlûkuz. Hiç olması gereken ise, sahiplikten arınıp mutlak kuvvet ve kudret sahibinin Allah olduğunu idrak etmemiz ve onun önünde secdeye varmamızdır. “Hiçlik”, varlığı inkâr değil, sahipliği terk etmektir. İnsan, “benim” demez; “O’nundur” der. Gerçek secde, varlığını yoklukta eritmek değil, O’nun kudreti önünde boyun eğmektir. “Secde et ve yaklaş.” (Alak, 19)
Allah zatında tektir, ortağı yoktur; Nuri Muhammedî O’nun yaratmasıyla var olmuştur. Her varlık, Allah’ın kudretine dayanır ama O’nun bir parçası değildir. Hulûl (Allah’ın mahlûka girmesi) ve ittihad (Allah’la birleşme) inancı, İslam akidesine aykırıdır. Tasavvuf, Kur’an ve Sünnetin kalbî derinliğidir; bunlara muhalif hiçbir söz tasavvuf değildir. Gerçek kulluk, hiçlik değil teslimiyettir; secdeyle kemale erilir.