Mana ilminde manevi makamlar nasıldır dersen, nasılını bile bilemeyiz. Lakin nasıl olduğuna götürücü olan yolu ancak izah edebiliriz.
Manevi makamların “nasılı” akıl ve izahla idrak olunmaz; çünkü o, idrak üstü bir haldir. Zira “nasıl” sorusu, yaratılmışlık alanında geçerlidir; ancak manevi makamlar, yaratılışın ötesindeki sırlara dokunur. Bu yüzden “bilme” değil, “olma” gerektirir.
Hakikatin mahiyetini akılla değil, hâl ile idrak eder insan. “Nasıl” demek, sınır aramaktır; oysa manevî makamlar sınırsızlık makamıdır. Bilinmezlik içinde bilmek, işte o hâlin aslıdır. “Allah Teâlâ buyurdu: Ben kulumun zannı üzereyim; beni andığında onunla olurum.” (Buhârî, Tevhid, 15)
Manevi makam erleri, tıpkı peygamberlerin direk seçildiği gibi vehbî olarak seçilirler. Vehbî seçilmek, alın teriyle değil kalp nuruyladır. Bu nasip çalışmayla değil, kulun teslimiyetinde gizlidir. Allah, lütfunu dilediğine verir; zira seçilmişlik bir yük değil, bir emanettir. “Allah kime hayır dilerse onu dinde derin anlayış sahibi kılar.” (Buhârî, İlim, 10) “Bazı kullar vardır ki Allah onları halkın fark etmediği hâlde seçer; onların diliyle söyler, eliyle verir.”
Yani vehbi olan, yani Allah tarafından verilen makamlar; kulun gayretiyle değil, O’nun lütfuyla elde edilir. Çünkü “Allah dilediğine hikmeti verir” buyurulmuştur. Seçilmişlik bir yükümlülüktür, ayrıcalık değil; taşıyamayana verilmeyen bir emanet gibidir.
Bu olay şöyle izah edilebilir… Dilimiz döndüğünce biiznillah net yazayım. Öylece artık olayın aslının ne olduğunu ararken, başka bir yere müracaat etme ihtiyacı kalmasın.
Hakikatin izahı, kelimelerin sınırlı kabına sığmaz. Fakat samimiyetle “biiznillah” diyerek niyet eden kimseye, kelimeler birer merdiven olur. Kalbin diliyle konuşulursa, mana kendini açar.
Yani hakikati anlatmak kelimelere sığmaz; ama samimi niyet, kelimelere ruh katar. Çünkü niyet, manayı çağıran kapıdır. “Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1)
Allah yeryüzünde insanı halife edince, artık oluşacak tüm olayları iyi veya kötü insan üzerinden kaydırarak yeryüzünde izhar eder. İnsan, yeryüzünde ilahi kudretin aynasıdır. O yüzden insanın eliyle yapılan her şeyde Rahman’ın kudreti veya nefsin zulmeti görünür. Hilafet, yalnız hükmetmek değil; Allah’ın sıfatlarını yeryüzünde adaletle temsil etmektir.
Yani insan, yeryüzünde Allah’ın sıfatlarının aynasıdır. Rahman’ın rahmetini de, Kahhar’ın celalini de insan taşır. Her hâlinde temsil ettiği bir isim vardır. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 2/30)
İyilik yönüne rahmanî denilirken, kötülük yönüne şeytanî denilmiştir. İyiliğin ve kötülüğün zahirî temsilcileri olduğu gibi, bâtınî temsilcileri de vardır. Her fiilin bir kökü vardır; rahmanî olanın kökü nurda, şeytanî olanın kökü zulmettedir. Fakat her iki kutup da imtihanın dengesidir. “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür; kim de zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzal, 7-8)
Rahmani akış, insanı Hak’ka yaklaştıran frekanstır; şeytani akış ise benliği merkeze alan zılliyet hâlidir. Zahirde fiiller birbirine benzese de, niyet ayrılığı onları Rahmanî ya da şeytanî yapar.
Lakin her hâl ve şartta yaratan ve fiillerde bulunan fâili mutlak gene de Allah’tır. Her fiil, her nefes, her hareketin ardında fail olarak yalnız Allah vardır. “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı” (Enfal, 17) ayeti bunu bildirir. Kul, fiilde mazhar olur; ama müessir (etkileyen) olan yalnız Allah’tır.
Görünen her fiil, yalnızca O’nun fiilidir. Kul, ancak vesiledir. Hakk’ın kudretini perdelerle görmeye çalışan, fiili kulda sanır. “Attığın zaman sen atmadın; Allah attı.” (Enfâl, 17)
Örneğin bir incir, o inciri kim yarattı? Allah… Peki nasıl? Topraktan, eee… Gerekli olan tüm vitamini ağaç üzerinden kaydırarak incire ulaştırdı. Sebepler, yaratılışın elbisesidir. Fakat elbise bedeni gizler, bedeni yok etmez. O hâlde sebeplere değil, sebepleri var edene bak. “Allah, her şeyi yaratandır ve O, her şey üzerine vekildir.” (Zümer, 62)
Görünen sebepler yalnızca perde gibidir. Hakikatinde, her şeyde fiiliyle hazır olan Allah vardır. Tıpkı incirin ağaca, ağacın toprağa, toprağın suya; ama tümünün Allah’a dayanması gibi…
İnsan yaratılıp hilafet sırrıyla müşerref olduktan sonra, artık her bir olay artık halife olan insan üzerinden gerçekleşti. Hilafet sırrı, insanın sorumluluğudur. Allah’ın fiilleri insanda tecelli eder; dolayısıyla insan, ilahi kudretin bir aynası olur. O aynanın temizliği, yansıyan nurun berraklığına tesir eder.
Hilafet, yeryüzünde Hakk’ın hükmünü temsil etmektir. Bu yüzden her insan, iç âleminde bir kâinat taşır; kimin hükmü nefsine geçerse, orada Allah’ın hükmü perdelenir. “İnsan kendini bilirse Rabbini bilir.”
Bunun için de ilahi emir yeryüzündeki bir şahsa iniyor ve onun üzerinden üçlere… Üçler üzerinde yedilere… Yediler üzerinden kırklara… Kırklar üzerinden üç yüzlere… Sonra üç yüzler üzerinden yüz yirmi dört binlere akar. Bu silsile, varlık düzenindeki ilahi hiyerarşinin remzidir. Her katmanda görevli ruhlar ve veliler vardır; onlar ilahi emri bir zincir gibi birbirine iletir. Bu, evrende düzenin sürekliliğidir.
İlahi nizam, bir zincir gibidir. Emir, merkezden çevreye doğru yayılır; rahmetin düzeni bozulmasın diye. Bu yüzden her dönemde “kutup” vardır, ama adı gizlidir. “Yeryüzü, Allah’ın hücceti bulunmadıkça varlığını sürdürmez.” (Müslim, İmâre, 58)
Yüz yirmi dört binler her yerleşim yerinde olurlar. Tüm dünyada onlar üzerinden de tüm halka yayılır. Bir anda dersin ki şu konuda şu karar aklıma geldi.
İlahi ilham, sadece peygamberlere mahsus değildir; her insan kalbinde o yankıyı duyar. Ancak fark eden azdır. Kalbe gelen bir “karar” bazen görünmez bir rüzgârın taşıdığı rahmettir.
İlham, gaybın sessiz yankısıdır. Fark eden kalp, o yankıda yön bulur. Fakat bunu akıl değil, ihlas duyar. “Müminin firasatinden sakının; çünkü o, Allah’ın nuru ile bakar.” (Tirmizî, Tefsir, 15)
Örneğin dersin ki; ben şu konuda şöyle karar vereceğim. İçime öyle geldi. Peki, o karar nereden kalbine geldi?
Yüz yirmi dört binlerden birinden… Ona da üç yüzlerden yansımıştı… Ona da kırklardan yansımıştı… Ona da yedilerden… Ona da üçlerden… Ona da kutuptan yani gavstan…
İlahi sistemde hiçbir tesadüf yoktur. Her ilham, bir zincirle Hak’tan gelir. Bu akışın kaynağı gavstır; yani zamanın merkez kutbudur. İnsan bu bağlantının farkına vardıkça kaderini okumayı öğrenir.
Her ilhamın kökü, Rahmanî bir kaynaktır. Gavs merkezdir; ondan çıkan ışık katman katman kalplere ulaşır. Fakat kişi o ilhamı “ben düşündüm” sanır, oysa o bir fısıltıdır. “Kalpler Rahman’ın iki parmağı arasındadır; dilediği gibi çevirir.” (Müslim, Kader, 17)
Hani derler ya o istemeden bir kuş bile uçmaz… Aslında öyle değil… Allah onun üzerinden yeryüzüne o kuvveti yaymıştı… Tıpkı Azrail’in ruh alması gibi… Oysaki ruhunu Allah almıştı. Mikail’in doğa kanunu yürüttüğü gibi… Oysaki Allah yürütmüştü.
Kudretin fiilini melek veya veli değil, Allah icra eder. Onlar yalnızca aynadır. Kudretin sahibini ararken, aynada görünen surette takılı kalmamak gerekir.
Küllî irade, her cüz’î iradenin içindedir. Meleklerin fiilleri bile O’nun fiilleridir; çünkü fiil teklikten doğar. “Her şeyin anahtarı O’nun elindedir.” (Zümer, 63)
Allah namına vazifeli de denemez… Allah direk onun üzerinden öylece hükmünü icra ediyor. O, vekil değildir; Hak’tır. Çünkü “ben”i silinmiş olanın üzerinden Hakk’ın hükmü yürür. Hak dostları, “ben yaptım” demezler; çünkü bilirler ki “yapan” yalnızca Allah’tır. Onlar, iradelerini Hakk’a teslim etmiş kullardır.
İşte bu bir sistemdir. Kimin bu işe seçileceğini de Allah karar verir. Peygamberler ile Muferridûnlar bu sistemin dışındadırlar. İlahi sistemde görev taksimi kulun isteğiyle olmaz; her şey takdirle belirlenir. “Allah dilediğini seçer” hakikati burada tecelli eder.
İlahi sistemde seçilmek, liyakat değil, lütfa bağlıdır. Her biri bir zincirin halkasıdır; kimse kendi isteğiyle oraya giremez. “Allah, elçiliğini dilediğine verir.” (En’am, 124)
Yani kişi Allah’a yaklaştıkça yaklaşınca, artık bu etkiden halas olur ve özgürleşir. Bunlar da çok çok azdırlar. Hak’ka yaklaşan, sebeplerden özgürleşir. O noktada kul, akışın içinde ama akıştan azadedir. Bu hâl “tevhidin zirvesi”dir. Yani Hak’ka yaklaşan, bağımsızlaşır. O artık zincirin halkası değil, nurun kendisi olur. Bu, “fenâ fillah” makamıdır. “Kul, Rabbine o kadar yaklaşır ki, artık O’nunla işitir, O’nunla görür.” (Buhârî, Rikak, 38)
Gavs genel de onları tanır. Ama bazen de tanımaz. Öyle ki; kul ile Allah arasında mutlak bir sır iner de iner. O sır, kulun mahremidir. Hatta bazı sırları melekler dahi bilmez. Çünkü “kalp, Rahman’ın nazargâhıdır” ve oraya yalnız O nazar eder. Sır, yalnız kalbe verilir; gönül ehli bile onu anlayamaz. Çünkü sır, “ben”in ötesinde doğar.
Yani kimse çalışarak gavs olmaz. Örneğin Seyid Sıbgatullahi Arvasi hazretlerinin o kadar fazlaca bir okuması yoktu. Okumamıştı medrese falan. Ama zamanının gavsı idi ve gavs olduğu aşikâr oluyor ki çok kısa süre sonra vefat ediyor.
Gavsiyet bilgiyle değil, teslimiyetle verilir. Çünkü “okumak” kalemle değil, kaderle olur. Yani gavsiyet, ilimle değil, ilhamla gelir. Çünkü Allah, “Ben kulumun kalbine sığdım” buyurur. Kalbi saf olan, ilim okumasa da Hakk’ı bilir. “Allah sizin suretlerinize değil, kalplerinize bakar.” (Müslim, Birr, 33)
Gavsı bilen kişiler var mıdır? Diye sorarsan, bil ki ricâlü’l-gayb, halk tarafından asla bilinemez. Zamanın gavsı halk tarafından bilindiği anda, kısa sürede vefat eder. Gayb ehli, gizlilikle korunur. Çünkü onların açığa çıkması, sistemin dengesini bozar. Allah onları, halkın gözünden gizler; ama gönül ehline sezdirir.
Gayb ehlinin gizliliği, ilahi dengenin şartıdır. Çünkü bilinselerdi, onlara yönelmek tevhidi zedelerdi. “Velilerim göklerin altında gizlidir; onları Ben bilirim.” (Kudsî Hadis)
Bilenler ise, ancak ricallerden ise ve sivri zekâlı ise, anlayabilir. Kendisine akan akıntının yönünü takip eder ve ona ulaşabilir. O da üçler… Yani yediler en fazla üçleri tanır. Gavsı tanıyamaz. Her mertebe bir üstünü sezebilir, ama göremez. Görmek, aynı nurda yanmaktır; bilmekle değil, olmakla olur. Yani kaynağı görmek için, nefsin değil ruhun gözü açılmalıdır. O da Hakk’ın özel lütfudur.
Çünkü gavstan kendilerine akıntı gelmez ki tanısınlar. Üçlerden biri merak edip akıntının yönüne odaklanırsa, belki gavsı tanır. Merak, idrakin başlangıcıdır. Fakat kalp saf değilse, merak insanı hakikate değil, perdelenmeye götürür. Yani merak, hakikate açılan kapıdır. Fakat kalp arınmadan bakarsa, merak da perdeye dönüşür.
Yedilerden biri akıntıyı takip ederse, belki üçleri tanır. Kırklardan biri akıntıyı takip ederse, belki yedileri tanır. Bunlar tümüyle gayb âleminin emirleridir. Gayb âlemi, düzen içinde işler; hiçbir makam başıboş değildir. Her katmanda “emir” vardır, ama emirlerin kaynağı tek olan Allah’tır. Âlemde her şey bir hiyerarşiyle yürür; düzen Rahman’ın ismidir. Denge bozulmaz, çünkü adalet Allah’ın sıfatıdır.
Lakin Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) divanına katılanlar, işte orada tanışırlar. Bunların da mutlak olarak kimlerden olduğunu kestirmek muhaldir. Çoğu da katılmaz ve bilinmezler. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in manevi divanı, hakikat meclisidir. O meclise çağrılanlar seçilmiş ruhlardır; tanınmaları gerekmez, çünkü vazifeleri gizlidir. Orada ne mekân vardır ne zaman; yalnız edep vardır. “Benim ümmetimden bir grup, hak üzere olmaya devam edecektir.” (Buhârî, İ’tisam, 10)
Şimdi zulmanî olanlardan da bir nebze bahsedelim… Zıddiyet, yaratılışın dengesidir. Zulmanî yön anlatılmazsa, Rahmanî yön de eksik kalır. Her nurun gölgesi vardır. Nurun anlaşılması için gölge gerekir. Zulmet, Rahmet’in ters yüzüdür; varlık birliğini anlamanın sırrıdır.
Aynı rahmanî mana akıntısı gibi şeytanî mana akıntısı da vardır. Deccal adını bilirsiniz. O da ‘ol’ der, Allah’ın izniyle olur. Şeytani akış da Allah’ın izniyle olur; çünkü hiçbir kuvvet O’nun kudretinden bağımsız değildir. Fakat bu, imtihan sahnesidir. Şeytan da Allah’ın emriyle sınar; çünkü “imtihan” olmasa kemal olmaz. Kudretin izniyle işler, ama hikmeti bilmez. “Şüphesiz şeytanın planı zayıftır.” (Nisa, 76)
Yani olay şu; akan akıntı iki kanalla gelir. Rahmanî ve şeytanî… Aynı rahmanî gibi şeytanî de var ki… Lakin şeytanî olanı daha güçlüdür ki… Son zamanın gavsı olan Mehdi, zamanın deccalı olacak kişiyi öldüremeyecek.
Zamanın sonunda hakikat savaşı, zahirde kuvvetle değil, sabır ve imanla kazanılır. Çünkü Deccal’in kudreti görünür; Mehdî’nin kudreti ise bâtındadır. Şer, son çağda görünürde baskın olsa da, bu görünüş rahmetin perdelenmiş hâlidir. Çünkü nurun kıymeti, karanlıkta anlaşılır.
Deccal de ilmi Allah’tan alır. O da üçlerine, yedilerine, kırklarına, üç yüzlerine dağıtır. Onun da yüz yirmi dört bini var. Aynı olay onun için de geçerlidir. Şer kanalı da bir sistemdir; fakat o, “imtihanın gereği” olarak var edilmiştir. Allah, nur ve zulmeti bir arada yaratmıştır ki, insan seçsin. Zulmet de nizam içindedir. Şeytanın bile bir görevi vardır; o da “Hak’ka sadakati sınamak”tır.
Çoğu kişi o kanaldan güç alır ve şöhret yapar. En sonunda imansız gider. Kabil ve Habil… İşte ilk günde Allah bunu gösteriyor. O zaman ki rahmanî gavsı Habil’di. O zamanın şeytanî deccalı ise Kabil’di. Tarihin ilk imtihanı, bugün hâlâ devam eder. Habil teslimiyetin, Kabil ise benliğin sembolüdür.
İnsan her seçiminde bu iki kutuptan birine yönelir. Her çağda bir Habil ve bir Kabil vardır. Habil içimizdeki teslimiyet, Kabil içimizdeki kibirdir. “Kibir kalbinde zerre kadar bulunan cennete giremez.” (Müslim, İman, 147)
Zaten iki kişi idi… Habil öldü diye kesilmedi. Gavsluğu devam etti. Ta ki görevi devralan dünyaya gelene kadar…
Ama Hz. Âdem (aleyhisselam) peygamberdi. Bu sistemin dışındaydı… Ancak o sistemin dışındaki biri deccalı öldürebilir. Bu da ancak son dünya evresinde Allah’ın izniyle gerçekleşecektir. Bu da Hz. İsa (aleyhisselam) olacak…
Peygamberler, sistemin dışında değil; sistemin üstündedir. Hz. İsa (aleyhisselam)’ın dönüşü, hak ile bâtılın nihai ayrılışını sembolize eder.
Hz. İsa’nın nüzulü, zahirde son kavganın, batında son aydınlanmanın sembolüdür. Çünkü hakikat, sonunda mutlaka nura döner. “O (İsa), kıyamet için bir işarettir.” (Zuhruf, 61)
Kimin ikramlarının şeytanî yani deccalî, kimin ise rahmanî yani gavsânî olduğunu anlaman için, sana bunun da sağlamasını vereyim… nasıl fark edilir?
Hak ile bâtılın farkı, mucizede değil, ahlakta belli olur. Çünkü şeytan da olağanüstülük gösterebilir; ama tevazu ve edep yalnız Rahmanî olanda bulunur. Evet, hak ile bâtıl, sözle değil, hâl ile ayırt edilir. Çünkü kalbin kokusu dili ele verir. “Mümin, müminin aynasıdır.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 49)
Ayet der ki; siz ücret almayanlara tabi olun… Ayet kibri yasak eder… Ayet insanlara eziyeti yasak eder… Ayet insanları sömürmeyi yasak eder… Ayet yalanı yasak eder. Ayet gösterişi yasak eder. Ayet mütevazı olmayı emreder… Ayet hayâlı ve edepli olmayı emreder.
İlahi ölçü bellidir: Nefsine menfaat aramayan, kibirden uzak, halkı sömürmeyen, yalanı terk eden ve edebi yaşayan kişi Rahmanîdir. Bunlar Rahman’ın dostlarının işaretleridir.
Edep, ilmin tacıdır. Kibir, şeytanın mirasıdır. Allah için çalışan karşılık beklemez; çünkü bilir ki kazanç, Allah’ın rızasıdır. “Allah tevazu göstereni yükseltir, kibirleneni alçaltır.” (Müslim, Birr, 69)
Şimdi olayı çözmek için tek sağlama Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)… Eğer ki olağanüstü hâletler ortaya koyan kişi, Peygamberimize (sallallahu aleyhi ve sellem) uyuyorsa yolu doğrudur. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, en mükemmel ölçüdür.
Kim O’na benzeyip edebinde O’na yaklaşırsa, o kişi Hakk’a yakın olur. Ölçü mucize değil, sünnettir. Kim O’na benzemezse, nurdan nasip alamaz. Çünkü O, yolun tamamıdır. “Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir.” (Buhârî, Nikâh, 1)
Eğer ki kıl kadar ondan ayrılmışsa, o zaman edindiği her şey istihraçtır. Yani deccalî kaynaktan ona akmıştır. O’ndan ayrılan, hakikatten sapar. İstihraç, zahiren nur gibi görünür ama içi zulmettir. Niyetin yönü, kaynağın rengini belirler. Hakikatten sapmak, nurdan düşmektir. Kıl kadar ayrılık, uçurumdur. Çünkü yol bir, sapma çoktur.
İşte iki tane ilim yolu olduğu için, birisi bir nimet edindi diye sakın ona; bu ermiştir deme… Kim olursa olsun, bu fark etmez. Hakikat yolunda ölçü, ilim değil haldir. Kimin gönlü Rahman’a dönükse o ermiştir; kimin kalbi nefse dönükse o sapmıştır.
Nimet suretinde imtihan gizlidir. İlim iki çeşittir: biri Allah’a götürür, biri nefsini besler. Hakikat ilmi, kalpte secde eden ilimdir. “İlim, amel edilmedikçe bir delildir; delil ise sahibine karşıdır.” (Deylemî, el-Müsned, 2/384)
Velhasıl; manevî makam arayan, seçilmek için değil, silinmek için yürümelidir. Hakikat, bilgiyle değil, hal ile bilinir. Gerçek veli, kimliğini gizleyendir; çünkü en büyük sır, görünmeyende saklıdır.