ŞERİAT VE TARİKAT

Konuya şu dua ile başlayalım… Selam ismi, ruhumuzu sardığı gibi maddemizi de sarsın. Öyle sarsın ki ruhumuzu, benliğimizi aydınlık sarsın ve derunumuz nurla buluşsun. Aziz Yunus der ki: “Şeriat, tarikat yoldur varana; hakikat, marifet ondan içeri.” Evet, yol olmadan hedefe varılmaz. Maksadımız hakikat ve marifet ise, şeriata ve tarikata sarılmak zorundayız. Zira çoğu kişi ruh ile bedeni ayrı sanmakta, bu da onları ikileme düşürmektedir. Oysa bu ikisi bir bütündür; bedenin gerekleri yerine getirilmeden ruhsal bir hâl oluşmaz. Aksi takdirde insan, şeytanın elinde oyuncak olur. Zira ayeti kerimede şöyle ferman vardır… “Kim Rahmân’ın zikrini görmezlikten gelirse, Biz ona bir şeytan musallat ederiz, artık o onun yakın dostudur.” (Zuhruf, 43/36) Hedefimiz, “nârî” (şeytan ve cinlerin sahip oldukları alan) katmanını aşıp “nûrî” (melekûtun da içinde bulunduğu alan) katmanı harekete geçirmektir. Zira biz insanlarda hem toprak, hem nar, hem de nur katmanları yer alır.

Şeriat; bedenle ilgili olan her şeydir. Tarikat ise ruhla ilgili olan her alandır. Eğer kişi bu bütünlüğü gözetmeden yola koyulursa, melekût tabakasıyla bağlantı kurduğunu zannederek cinlerle irtibata geçer ve bunu fark etmez. Kendisindeki melekeleri harekete geçirdiğini sanırken aslında cinî varlıkların etkisi altında kalır. Şeriatın ahlaki ilkelerini yerine getirmeden melekûta ulaşmak mümkün değildir. Bunun için de öncellikle namaz, ruhun kendine gelmesi için birinci basamaktır. Sonra yerli yerinde ve sağlam olan bir zikir planı, cin tabakasının da içinde yer aldığı “nar”i katmanı aşmak için temel vesiledir. Tefekkür ise beden ile ruh arasındaki ana köprüdür. Bu husus şu ayeti kerimede dillendirilir; “Onlar ayakta, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler…” (Âl-i İmrân, 3/191)

Birisi havada uçsa, denizde yürüse, gaybı dahi bilse dahi; şeriatın hükümlerine uymuyorsa, o kişi şeriata uymadığı noktalarda hak yoldan şaşmıştır. Zira “Kim Resûl’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ, 4/80) Ulağanüstü haller gösterdi diye tüm amelleri doğrudur denilemez. Zira kişide nefis vardır ve her an günaha meyyaldir. Ayrıca bir insanın ailesindeki eksiklikler sebebiyle kendisi yargılanamaz. Eşi, çocuğu, çevresi onun iç dünyasından sorumlu değildir. Zira “Hiç kimse bir başkasının günah yükünü yüklenmez.” (En‘âm, 6/164)

Namazı fiilen kılmayanın ruhu, namazı ikame edemez. Hacca gitmeyenin ruhu o enerjiyi alamaz. Yalan söyleyen birinden hakikat sâdır olmaz. Gıybet yapan kişi sadece dedikodu üretir. Faiz alan veya veren kişi, ruhsal olarak daha aşağıdadır. İlim, irade ve kudret sıfatları ile bedensel ameller yerine getirildiğinde tarikat yolu açılır. Tarikat, ruhu tanıma yoludur. Ruh arındırılmadıkça hakikate ulaşılamaz. Ancak hakikat bakışıyla marifet doğar. Tüm yapılan zikirler aslında şeriatla, yani bedenin içinde barındırdığı kalp ve beyinle ilgilidir. Zikir olmadan ruhsal tekâmül olmaz. İyilik, cömertlik, merhamet gibi eylemler ruhla ilgilidir. Tefekkür ise, ruhla ilgilidir ve onsuz ilerlenemez.

Eşin hakkı verilecek. İşin hakkı verilecek. Evladın hakkı verilecek. Gözün, elin, ayağın ve diğer her bir organın ve elde edilen malın hakkı verilecek. Dikkat edin, “hakkını” değil, HAK’kı diyoruz. “Hiç şüphesiz Hak olan Allah’tır.” (Tâ-Hâ, 20/114) Yani Allah’ın hakkı eda edilecek. Böylece beden ve ruh birlikte nuriniyete doğru aktif hâle gelir. Bu uyumla birlikte melekûta sıçrama gerçekleşir. Aksi hâlde nari katnanın yaratıklarının oyuncağı oluruz. Bu husus şu ayette veciz bir şekilde bildirilmiştir… “Şeytan, onları etkisi altına alıp Allah’ı anmayı unutturmuştur.” (Mücâdile, 58/19)