İNSAN, zikri “sadaka” olarak verir. Bu cümlede bilmemiz gereken ana husus, insan sözcüğüdür. Zira burada bizzat insan kelimesi gelmiş ve hakikati ta hakikati muhammediyeye uzanan bir serüvenden bahsedilmiştir.
“İnsan” denildiğinde sadece et-kemik bedeni olan bir varlık değil, hakikati Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e uzanan bir sırdan söz ediyoruz.
İnsanın zikri sadaka kılması, dilde tekrar edilen kelimelerden öte, kendi hakikatine dönme çabasıdır. Çünkü zikir, sadece ses değil; insandaki Muhammedi hakikatin, Allah’ını anarak kendine gelmesi, kendini sadaka gibi Allah yoluna sunmasıdır.
İnsan, içine girdiği et-kemik bedenin hengâmesinden ve ruh bedenin letafetinden, sahip olduğu bu hakikati kirletir.
Dünya hengâmesi, bedensel ağırlık ve nefsin çekiştirmeleri, ruh bedenin letafetini gölgeler. İnsan, aslında yüksek bir hakikatin taşıyıcısı iken, et-kemik bedenin gürültüsüyle bu inceliği kirletir; nazik bir elbiseye çamur sıçraması gibi, fıtratının üzerine dünya lekeleri oturur. Yani kirlenen hakikat değil; hakikati taşıyan nefsin algısı ve yönelişidir.
İşte zikir, kirlenen nefsini temizleyip, hakikatine yeniden kavuşma azmidir. İşte bu da kişi için en büyük sadaka olarak önümüze gelir. Zikir, nefsin kirlerini silmek için elde tutulan manevi bir bez gibidir; her “Allah” deyişte, kalbin yüzeyinden dünya tozu kalkar.
Kişi, hakikatine yeniden kavuşma azmiyle zikir yaptığında, aslında en değerli varlığını Allah yoluna vermiş olur: Kendi yönelişini, kendi vaktini, kendi kalbini… Bu yüzden zikir, kişi için en büyük sadakadır; çünkü maldan vermek değil, bizzat benliğini arındırmaya niyetlenmektir.
Zira sadaka malı temizler. Bize teslim edilen bireysel fıtrat, yapılan zikirlerle adeta bir mal olarak bize bünyemizi arındırır. Sadaka, nasıl ki malı temizler, bereketlendirir ve artmaya hazırlarsa; zikir de bize emanet edilen fıtratı böylece arındırır.
Fıtrat, Allah’ın bize verdiği en kıymetli sermayedir; bu sermayeyi zikirle temizlemek, sadakanın manevî bir çeşididir. Yani zikir, fıtrat malını tezkiye eder; kalbi, “Allah beni görüyor.” bilinciyle yıkayıp tekrar aslına yaklaştırır. Böyle olunca insan, sadece dilini değil, bütün varlığını sadaka kılan bir hale doğru yürür.
Biliyorum ki, Rabbim sadakanın malı temizlemesi gibi zikrin de kalbi temizlediğini bize haber verir; “Onların mallarından sadaka/zekât al ki, onunla onları temizlemiş ve arındırmış olasın.” ayeti, zahirde malı, batında ise insanın iç dünyasını işaret eden bir temizlik sırrını taşır (Tevbe Sûresi, 103).
Kalbin bu temizlikte nasıl huzur bulacağını ise, “Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ı zikretmekle huzura kavuşanlardır. Bilin ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzura kavuşur.” diye açıkça bildirir; böylece zikrin sadece bir tekrar değil, kalbi mutmain eden bir sadaka olduğunu anlamış olurum (Ra’d Sûresi, 28).
Rabbim, “Beni anın ki ben de sizi anayım; bana şükredin, nankörlük etmeyin.” diye seslenerek, zikri, kul ile Rabbi arasında karşılıklı bir hatırlanma akdine çevirmiştir (Bakara Sûresi, 152).
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Dilini Allah’ın zikriyle ıslak tut.” hadisini, zikri kuru bir vazife değil, hayatın her anına yayılan bir sadaka olarak okumalıyım (Tirmizî, De’avât, 3381).
Böylece anlarım ki, bana emanet edilen fıtrat malını, zikirle temizlediğim her an, görünmeyen bir sadaka veriyorum; kalbim dünya tozundan arındıkça, hakikati muhammediye’ye uzanan serüvenimi berraklaştırıyor, insan kelimesinin altına saklanan sırrı yeniden hatırlıyorum.
İşte o zaman, zikri sadece dilimde değil, halimde ve hayatımda sadaka kılanlardan olmayı dilerim.