“Ben yokum var olan Allah’tır” demek şu manaya geliyor, “benlik sahibi sadece Allahtır. Eğer benim benliğim yok ise, o zaman ben yokum ve ben olarak işaret ettiğim hüviyet de odur”. Buradaki sözler, tasavvuf yolunda “fenâ” ile “bekâ” makamlarının karıştırılmasından doğan bir yanılgıya işaret eder.
Fenâ, benliğin yok olması değil; benliğin Allah’a muhtaç ve gölge bir varlık olduğunun idrakidir. Nitekim ayette, “Her şey helâk olur; bâki olan yalnızca Rabbinin zatıdır” (Kasas, 88) bu hakikate işaret eder.
Oysa ki bu görüş, kesret aleminde vucud bulan bizler için, hem her bir birim için geçersizdir. Ve bu görüş bozuk itikattır. Çünkü her birimizin ayrı bir benliği vardır. Ve yaptığını kendi hesabına yapar ve sonucuna da katlanır.
İmam Rabbânî der ki: “Her kulun fiili kendisine aittir. İlahi kudretle yaratılmış olsa da, mesuliyet kulun tercihlerindedir.” İşte bu yüzden Kur’an’da defalarca “Kim zerre kadar hayır işlerse karşılığını görür, kim zerre kadar şer işlerse karşılığını görür” (Zilzal, 7-8) buyurulur.
Kısaca olayı izah edelim. Her bir varlık, mutlak zatın yansıyan nurundan varlığını alır. Bu nur, esma ül hüsna ile işaret edilen kuvvelerle bize tanıtılmıştır. Yani biz “Allah’ın esmaları ile kaim” varlıklarız. Varlığımız, kendi özümüzde bağımsız bir kudret değil, “El-Hayy” olanın hayat vermesiyle ayakta durur. Bu hakikati bilmek tevhide götürür, yanlış yorumlamak ise hulul ve şirke kaydırır.
Mutlak zatın nuru olan kuvvelerden varlıklar hüviyet alarak, hem Allah katından her bir varlığa ayrı bir sanal benlik verilerek, yani gölge bir benliğe büründürerek, hem kendisiyle kaim kılarak vucut vermiştir. Bu yüzden tasavvufta “gölge varlık” tabiri kullanılır. Gölge vardır ama asıl değildir. Gölgeyi yok saymak hata, gölgeyi asıl görmek daha büyük hatadır. Hak yolcusu gölgeyle aslı karıştırmaz.
Bu vucud verdiği her bir varlık, her ne kadar varlıklarını ondan alıp onunla kaim iseler de, her biri bir gölge benlik sahibi olarak işlediğini kendi adına işler. Burada sorumluluk hakikati doğar.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: “Kıyamet günü kul, ayakları Rabbinin huzurunda sabit kalmadıkça şu dört şeyden sorguya çekilmedikçe hareket edemeyecektir: Ömrünü nerede tükettiği, ilmiyle ne yaptığı, malını nereden kazanıp nereye harcadığı, bedenini nerede yıprattığı.” (Tirmizî, Kıyâmet, 1).
Dolayısıyla hiçbir benlik, mutlak benlik değildir. Örneğin bir kurt kuzuyu yediğinde, yiyen benlik kurtun benliğidir. Yiyilen ise kuzunun benliğidır. Yoksa haşa Allah kendi kendini mi yer? Bu misal, itikat hatasını gidermek için önemlidir. Allah fiillerin yaratıcısıdır; ama fiilleri işleyen kuldur. Allah zulmetmez, kul kendi nefsine zulmeder (Nisa, 79).
Burayı çok iyi bilmeliyiz ki, şirkten arınalım. Bunu yanlış anlamanın çıkış noktası, bildirilen makamları bir birinden ayırt edememekten ileri gelir. Tasavvufta makamların karıştırılması en büyük tehlikelerden biridir. Fenâ fillah, bekâ billah, cem’ makamı… Bunlar zevk makamlarıdır.
Ama şeriatın zahiri hükümlerine aykırı bir söz üretildiğinde, bu şeriat dışına çıkmak olur. İmam Cüneyd-i Bağdadi: “Bizim yolumuzun sonu, Kitap ve Sünnettir” buyurur.
Zat makâmındaki kavramları, efal makamındaki anlamlara monte edip, efalde gördüğünün Allah benliği olduğunu söyleyemezsin. Bu şekilde söylem, kişiyi şirke düçar eder. Çünkü “Zat” yalnızca Allah’a aittir. Efal (fiiller) âleminde bizler fail olarak imtihandayız. Eğer fiillerimizi Allah’ın zatıyla karıştırırsak, insanı ilahlaştırmış oluruz. Kur’an’da “Allah hiçbir ortağa razı olmaz” (Nisa, 48) bu yüzden uyarılmışızdır.
Zira her ne kadar mutlak zatın zati sıfatlarını seyir ettiğimizde, vacibulvucud sahibi sadece Allah var ise de, efal aleminde var olan bizler, Allahın hükmüyle sanal benlik alarak var olmuşuz.
Buradaki ayrım İmam Rabbânî’nin mektuplarında defalarca işaret edilmiştir. O der ki: “Eğer hakiki varlığı yalnız Allah bilirsen, mahlukun varlığını da hayal bilirsin. Ama o hayali yok saymak değil, onunla mesuliyetini bilmek gerekir.”
İşte bu noktada Allah, mutlak uluhiyet sahibi olarak yegane ilahtır. Bizlere de benlik verip kendisine muhatab eylemiştir. Bu, kulluğun şerefidir. Allah bize sorumluluk yüklemiş, böylece muhatap kabul etmiştir. “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zariyat, 56) ayeti bu sırra işaret eder.
Bundan dolayı işlediğimiz fiilleri Allah adına değil, kendi adımıza işleriz. Dolayısıyla da mesulüz. Yani fiillerimizi Allah yaratır, ama seçen biziz. İşte kader ile cüz-i irade arasındaki ince sır budur. İmam Maturidî: “Kul kesb eder, Allah yaratır” diyerek bu ince çizgiyi belirtmiştir.
Dersen ki ben yokum yani benliğim yok, sadece benlik Allahın, o zaman kendini onda yok etmiş olursun ki, bu da büyük bir hatadır. Çünkü fenâ halini yanlış anlayıp “Ben yokum” demek, sorumluluğu inkâr etmektir. Oysa Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabına, “Her biriniz çoban gibisiniz ve her biriniz sürüsünden mesuldür” (Buhârî, Cum’a, 11) buyurarak mesuliyeti hatırlatmıştır.
Bu hatadan uyanmalı ve kendimizi sorunsuz bir hale sokmamalıyız. Ölüme kadar amel işeyip İslam itikadına uygun düşünerek yaşamımızı sürdürmeliyiz. Yoksa hüsrana uğrayanlardan oluruz.
Ayette “Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle ve salihlerle beraberdir” (Nisa, 69) buyrulmuştur. Kurtuluş, sahih itikat ve salih amel üzeredir, yokluk vehimlerine kapılmakta değil.
“Ben yokum o var” söylemi, “Ben olarak görünen odur” anlamına gelir. Bu düşünce sapık bir düşünce olup şirktir. Çünkü bu söz “Hulûl” ve “İttihad” inancına kapı aralar. Oysa Ehl-i Sünnet çizgisi açıktır: Allah yaratandır, kul yaratılmıştır. Arada benzerlik yoktur. Bu sınır kalktığında şirk kapısı açılır.
Oysaki sen, sen olarak var edilip yaratılmışsın ve mesulsun. Burası çok önemli bir noktadır. İnsanın şerefi, Allah’ın ona şahsiyet ve sorumluluk vermesindedir. Hz. Ali (radiyallahu anh) buyurur: “Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, hâlbuki âlem-i kebir sende dürülmüştür.” İşte bu büyük potansiyel, mesuliyetle kıymet kazanır.
Yani insan Allah değildir. İnsan, Allahın yarattığı bir mahluktur. Kendisine benlik verilmiştir ve sonsuza kadar da var olacaktır. Hadis-i şerifte bildirildiği üzere: “Cennetlikler cennete, cehennemlikler cehenneme girdiklerinde ölüm getirilip bir koç suretinde aralarına getirilir ve boğazlanır. Sonra ‘Ey cennet ehli! Artık ölüm yoktur. Ey cehennem ehli! Artık ölüm yoktur’ denilir.” (Buhârî, Rikak, 51). Bu da gösteriyor ki, benliğimizle sonsuza dek varlığımız devam edecektir.
Bazısı der ki, ben olmasaydım Allah açığa çıkmazdı. Hem Allahın esmalar ve sıfatları vücud bulmazdı. Bu söz büyük bir sapmadır. Çünkü Allah’ın esma ve sıfatlarının tecellîsi insanla sınırlı değildir. Ayet der ki: “Göklerde ve yerde olan herkes O’ndan ister. O, her an yeni bir iştedir” (Rahman, 29). Demek ki Allah, insana muhtaç olmadan da tecellîlerini açığa çıkarır.
Hayır, Allahın esma ve sıfatlarının vücud bulması için hiçte insana muhtaç değildir. Allah, Samed’dir; hiçbir şeye muhtaç olmayan, herkesin kendisine muhtaç olduğu. (İhlâs, 2). Dolayısıyla mahlûkata ihtiyaç izafe etmek, Samed sıfatını inkâr olur.
O esma ve sıfatlarını seyir ederken, orada istediği karışımı yapıp istediği seyri kendisine oluşturur. Bu, “kün feyekûn” sırrıdır. Yani “Ol der ve olur” (Yasin, 82). Allah’ın seyri, mahlûkatın varlığına bağlı değil, kendi kudretine ve iradesine bağlıdır.
Bu seyir sonucu malum ilme tabi olduğu için, aslolan ilmin mahsulu olan malumun kendilerine göre oluşturulan değişik perspektiflerin seyirler şeklinde birbirine göre temaşa edilmesidir. Yani Allah’ın ilmi her şeyi kuşatır; mahlûkat ise bu ilimden sadece kendi kapasitesi kadar pay alır. Kur’an’da “O’nun ilminden, dilediğinden başka hiçbir şeyi kavrayamazlar” (Bakara, 255) buyurulmuştur.
Burada seyr, Allahın kendi ilmini ilmiyle ilmi suretlerle bir birine nazar ettirmesidir. Bu, İbn Arabî’nin “ilim aynasında ilmin seyri” diye işaret ettiği derin sırdır. Ama dikkat: bu sır, kul için bir tefekkür kapısıdır, itikat kapısı değildir.
İşte buradan olaya nazar edildiğinde, malum ilme tabi olup, Allah’ın maluma bir mecburiyeti söz konusu değildir. Çünkü mecburiyet yaratılmışlara mahsustur. Allah’ın kudreti ve iradesi mutlak özgürdür. “O, dilediğini yaratır” (Şûra, 49).
Öyle olmasaydı, Allah mahlukata mecbur olurdu. Bu ise Allah için kayıtlılıktır. Oysa ki Allah için hiçbir kayıt mevzubahis değildir. İmam Maturidî der ki: “Allah’ın kudreti sonsuzdur, hiçbir kayıt altında değildir. Eğer kayıt kabul edilseydi, artık ilah olamazdı.”
Bu noktada ilmi maluma tabi edenler, büyük bir yanlışlık içindedirler. Böylece Allahı malumla kayıt altına alırlar. İşte bu sapık görüş; “Vahdet-i Vücud” anlayışının yanlış yorumlanmasıdır. Aslında ehl-i sünnet çizgisi nettir: Allah vardır, mahlûkat vardır. Mahlûkat Allah’ın ilminde var edilmiştir, ama Allah onlara bağımlı değildir.
Oysa Allah, ne malumla ne de başka bir kayıtla sınırlanamaz. Bu düşünce kesinlikle fasittir. “Gözler O’nu idrak edemez, O ise gözleri idrak eder” (En’am, 103). Allah hiçbir kayıtla sınırlanmaz, hiçbir göz onu kuşatamaz.
Allah hiçbir yaratılmışa muhtaç değildir. Dilediğini dilediği şekilde seyreder. Tüm yaratılmışlar ona muhtaçtır. Ayet açıkça bildirir: “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise Ganî’dir (hiçbir şeye muhtaç değildir), Hamîd’dir” (Fatır, 15).
Allah yarattıklarıyla kendi seyrini oluşturduğu mahlukatın seyriyle gerçekleştirdi. Yaratmasaydı gene de hiçbirine muhtaç olamazdı. Yani yaratılış Allah’ın ihtiyacından değil, iradesinden doğar. “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, mahlûkatı yarattım” kudsî hadisindeki incelik, muhtaçlık değil tecellîdir.
Örneğin İnsan olmasaydı, insanın gözünden değerlendiren olmazdı. Allah istedi ki, bir de insan gözünden kendi ilmiyeti seyir edilsin. İnsanı yarattı. İnsan bu yüzden halifedir.
Ayet der ki: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” (Bakara, 30). Halifelik, Allah’a vekâlet değil, Allah’ın kudretini şahitlik makamında idrak etmektir.
Hatta hatta sadece insan değil, her bir varlıkta öyle, onun terkibi ve gözüyle ilmi nazariyesinin seyrini diledi. Kuş uçarken, taş sabit dururken, deniz dalgalanırken, hepsi Allah’ın kudretini farklı bir bakışla temaşa ettirir. Kur’an: “Yedi gök, yer ve içindekiler O’nu tesbih eder” (İsra, 44).
Öylece on sekiz bin alemin seyrinden oluşan varlık alemlerini oluşturdu. “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun” (Fatiha, 2). Âlem çoktur, ama Rabb birdir. Hepsini kuşatan tek rububiyet vardır.
Örneğin kedi yaratılmasaydı, kedinin gözünden ilmi seyir eden olmazdı. Diledi ki kedinin gözüyle ilmine temaşa etsin. Bu örnek bize şunu öğretir: Allah’ın kudreti her varlıkta farklı bir isimle tecellî eder. Kedide Rahîm, aslanda Kahhâr, insanda Alîm… Hepsi aynı kaynaktan yansır.
Tavşan yaratılmasaydı, tavşanın gözünden Allah’ın ilmini seyir eden olmazdı. Yani her varlık, ilahî isimlerin aynasıdır. Biz görsek de görmesek de, her canlı Allah’ın esmalarının tecellîsidir.
Horoz yaratılmasaydı, horozun gözünden Allah’ın ilmini seyir eden olmazdı. Horozun sabah ötüşü bile “haydi zikre kalk” diye işaret eder. Tasavvuf ehli horoz sesinde bile “Allah” zikrini işitir.
Tilki yaratılmasaydı, tilkinin gözünden seyir eden olmazdı. Bu her varlık için aynıdır. Demek ki hiçbir yaratılış boşuna değil. Kur’an: “Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık” (Enbiya, 16).
Bir ara not belirtelim. İnsan kendisine yansıyan ilimde değişim yapma kuvvesine haizdir. İşte insanın sorumluluğu buradan gelir. Melekler değişemez, cinler kısmen serbesttir; ama insan, yönelişiyle kaderini şekillendirir.
Yaptığı çalışmalarla, kendisinde ortaya çıkan ilmin mahiyetini değiştirip durumunu değiştirebilir. İmam Rabbânî der ki: “İnsan, zikirle kaderini değiştirmez; fakat zikriyle kaderde kendisine yazılan hayrı celb eder.”
Onun için de mesuldur. Dolayısıyla kendisine tebliğ yapılıp gerekli emir ve yasaklar bildirilmiştir. Ayet: “Biz bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edici değiliz” (İsra, 15). Yani tebliğ ulaşınca mesuliyet başlar.
Öylece yaşamını değiştirip nimetlerin yolculuğunu veya azaba düçar olanların yolunu seçme hürriyetine haizdir. İnsan özgür bırakılmıştır. Ayet: “Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin” (Kehf, 29). Seçim insana ait, sonuç ise Allah’ın takdiridir.
Olayı az açalım ki tam anlaşılsın. Malum ilme tabi olunca, yani İnsan malum, ilim ise Allahın sonsuz bir sıfatıdır. Buradaki incelik şudur: Biz Allah’ın ilminde bir suretiz, ilmî varlığız. Ama bu ilmî varlık bize mesuliyet yükler. Allahın hükmü dahilinde insan, yaptığı çalışmalarla kendisinde değişimi yapar ve kendisine yansıyan ilme tabi olur. Yani insan iradesiyle yönünü belirler, Allah ise o yönelişe göre fiilleri yaratır. Bu denge kader ile irade ilişkisinin özüdür.
Yani kendisine yansıyan ilmin açısını değiştirmek suretiyle yapısında değişik oluşturur. Böylece kendisine yansıyan ilmin mahiyetini değiştirir. Bu yüzden zikir, tefekkür ve şükür insanı dönüştürür. Çünkü ilahi ilmin açısını, insanın yönelişiyle değiştirir.
Kişiye kendisine ulaşan ilmin mahiyeti, genetik kalıntılar, çevresel yönelimler, şeytani vesveseler gibi birçok unsurla içsel özelliklerimiz yöneldiği vecihte şekil alarak, kendisine yansıyan Allah ilminin içeriğinin mahiyeti kalıplaştırır.
Bu yüzden iman, sabır ve salih arkadaş çok önemlidir. Çünkü insanın “iç âlemini” en çok bunlar şekillendirir. Ayet: “Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve sadıklarla beraber olun” (Tevbe, 119).
Yaptığımız çalışmalar ile içsel mahiyetimizin genel perspektifi değişir. Öylece kişinin bakış açısı ile istek ve arzuları yön değiştirir. Nefs tezkiye oldukça, bakış açısı değişir. Eskiden günaha meyleden kalp, zikrullahla hayra yönelir.
İşte bu mahiyet yapılan farz ve amellerle daha geniş bir kapsama ulaşır. Haram amellerle de daha batak halde ilmi kendisiyle buluşturur. Bu yüzden hadiste buyurulur: “Kul günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta oluşur. Tövbe ederse silinir. Günah işlemeye devam ederse o siyahlık artar ve kalbini kaplar.” (Tirmizî, Tefsir).
Yani iyi ve kötü amellerle insanın içsel mahiyeti değişir. Onunla da nimet veya azaba düçar olur. Buradan anlaşılıyor ki cehennem de cennet de aslında insanın kendi ruhunun yansımasıdır.
Dünya amelleri, ahiret manzarasıdır. Çünkü Allah’ın ilmiyetinin dışında bir şey yoktur. Çünkü Allah’ın ilmi her şeyi kuşatmıştır. Ayet: “Hiçbir şey O’nun ilminden gizli kalmaz” (Ali İmran, 5).
İyi veya kötü sonuçlar bizle buluşur. Çünkü ilme göre iyi veya kötü yoktur. Allah katında her şey kader planında hikmetle yerini bulur. İyi ve kötü bizim nispi bakışımızla oluşur.
Ama insana yansıyan kısmıyla kendisini mutlu edene ödül, kendisini rahatsız edene ise azap denmiştir. Cennetin tarifi: “Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin hoşlandığı her şey vardır” (Zuhruf, 71). Azabın tarifi ise: “Orada nefislerin hoşlanmadığı vardır” (Ahzab, 66).
Allahın ilminde ise, sadece yarattıkları vardır. İşte onun için deriz ki, Allahım faydasız ilimden sana sığınırız. Nitekim Rasulullah (s.a.v) şöyle dua etmiştir: “Allah’ım faydasız ilimden, huşû duymayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul olunmayan duadan Sana sığınırım.” (Müslim, Zikir, 73).
Allahın yaratmış olduğu hiçbir varlığın hiçbir şeyine ihtiyacı yoktur. Sadece seyir edip seyir edilmek istemiş, ve öylece yaratmıştır. Ayet: “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir, hamde layıktır.” (Fâtır, 15). Allah’ın yaratışı, ihtiyaçtan değil, kudretinin ve lütfun tecellisindendir.
Düşünsenize yaratan var. Hiç yaratmadığında da gene kendi var. Zati sıfatlardan “beka” tam da bunu anlatır: Allah sonsuzdur, yaratmasa da vardır. Bizim varlığımız ise O’nun dilemesiyle zuhur eder.
İşte az tefekkür edelim. Yaratan yarattığına muhtaç olur mu? Allah’ın İlmi maluma tabi olabilir mi? Bu sorular kalbi uyarır. Eğer mahlûka muhtaç denseydi, Allah sınırlı olurdu. Hâlbuki ayet açık: “Allah her şeyden müstağnidir.” (Ankebut, 6).
Muhtaç diye düşünenler günaha girerler. Çünkü ilmin varlığını malumla sınırlarlar. Bu da Allahın ilmine ihanettir. Yani “Allah ilmini mahlûkun varlığına borçludur” demek, uluhiyeti sınırlandırmaktır. Bu ise şirk kokar.
Allahın ilmi sonsuz iken, malum diye bilinen varlık alemi, sınırlı olup Allahın tüm ilmini kuşatmamıştır. Aksine Allahın ilmi her şeyi kuşatmıştır. Ayet: “O’nun ilmi dışında hiçbir yaprak düşmez” (En’am, 59). Yaratılmış sınırlıdır, Allah’ın ilmi ise sınırsızdır.
Bu bağlamda ilmi maluma tabi edenler, istedikleri kadar kendilerini Vahdet ehli sansınlar. Öldüklerinde, büyük sukuti hayale uğrayacaklardır. Çünkü sahih itikattan sapmak, amelden daha tehlikelidir. Nitekim Rasulullah (s.a.v): “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, biri hariç hepsi ateştedir.” (Ebu Davud, Sünnet, 1).
Çünkü itikat ve iman çok çok önemlidir. Yanlış amel dinden etmez. Ama yanlış itikat dinden eder. Bu yüzden ehl-i sünnet uleması ameli değil, imanı temel ölçü kabul etmişlerdir.
İtikat konusu çok önemlidir. Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin öğrettiği gibi bir itikatla iman etmek zorundayız. Yoksa kaybederiz. Ayet: “Kim İslam’dan başka bir din ararsa ondan asla kabul olunmaz, o ahirette de hüsrana uğrayanlardandır.” (Ali İmran, 85).
Aman ha hiçbir yanlış itikat kalmasın hiçbir kalpte. Bu, Rabbimizin şu uyarısını hatırlatır: “Kalplerinde eğrilik olanlar fitne aramak için müteşabih ayetlerin peşine düşerler.” (Ali İmran, 7).
Zaten derince düşününce ilmi maluma tabi etmek çok saçma gelir. Allah bize ve diğer yarattığı şeylere neden muhtaç olsun ki? Muhtaçlık mahlûkun özelliğidir. “Allah, hiçbir şeye muhtaç olmayandır.” (İhlas, 2).
Hiç bir şey yaratılmadan önce de kendisi yine vardı. Beka sıfatının sahibi olarak dilemiş ve lutfetmiş yaratmıştır tüm mahlukları. Ayet: “O, evveldir ve ahirdir, zahirdir ve batındır. O, her şeyi bilendir.” (Hadid, 3). Yani Allah zamandan ve mekândan münezzehtir.
Burada malumdan kasıt yaratılanlardır. Yoksa Allah değildir. Sen malum olarak Allah’ı alırsan, bu hatadır. Çünkü Allah’ın zatı için ilim ve malum gibi kavramlar düşer. Zat makamında hiçbir kavram, hiçbir kayıt söz konusu olamaz. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şura, 11). Yaratılmış kavramlarla Allah’ı tanımlamaya çalışmak, kaçınılmaz olarak yanlışa götürür.
Bu tümüyle bizim âlemimizle ilgili yani kesret alemindeki ef’al âlemiyle ilgili teferruatlardır. Yoksa haşa Allah’ın malum olarak alıp ilme tabi ediyor anlamında değildir. Efal alemi derken, bunu bizim açımızdan bir değerlendirme ile değerlendimeğe alırız.
Zira kesret alemindeki fiiller âlemi bizim iş ve fiillerimizin alanıdır. Allah’ın zatı ise bu kayıtların çok ötesindedir. İmam Rabbani’nin dediği gibi: “Efal âleminde görülen Allah’ın fiilleridir, zatına kayıt düşmez.” Zira tüm kesret, onun fiilerinin sonuncu bizim nazargahımıza sunulan ve bizimle olunan tüm eylemlerdir.
Zaten bu şekilde düşünmek ayrı bir sakatlıktır. Biz Allah’ın zatı derken tüm kavramların düştüğünü ve sadece zati sıfatlarla, esmalarla ve ef’alle onu yad ettiğimizi biliriz.
Zat hakkında konuşulduğunda, sadece “vücud, kıdem, beka, vahdaniyet, muhalefetün lil havadis, kıyam bi nefsihi” zikredilir. Bunların dışındaki bütün sıfatlar, ancak mahlûkat için bir aynadır. Zatı için ise de gene de münezzehtir.
Bazısı der ki, ef’al, esma ve sıfatlarını açığa çıkarmak için beni yarattı. Allah’ın böyle bir şeye ihtiyacı olamaz o zaten kendi sıfat, esma ve ef’alinin farkındaydı. Bu bakış, Allah’ı mahlûka muhtaç kılmaktır ki yanlıştır. “Allah hiçbir şeye muhtaç değildir.” (Fâtır, 15). Esmaların açılması Allah’ın kendine olan seyri içindir, mahlûka ihtiyaç duyduğu için değil.
Kendindeki hazineyi biliyordu. Yani yaratılmış olmak tamamen sonsuz bir lütuftur. İmam Rabbani Mektubat’ta şöyle der: “Yaratılış, Allah’ın kullarına ihsanıdır, Allah’ın zatına bir kazanç değildir.” Bizim varlığımız O’nun fazlından ve lütfundandır.
Zati sıfatlar şunlardır. Vücud, kıdem, beka, vahdaniyet, muhalefetün lil havadis, kıyam bi nefsihi. Bu altı sıfat, Allah’ın zatının kayıt kabul etmezliğini ilan eder. İtikadın temeli de buradan başlar.
Zati sıfatlara bakın; kıdem, kadim değil kıdem, baki değil beka. İşte bu iki zati sıfat, onun zatının hakkındaki tüm zaman evhamları yok eder. Kıdem, Allah’ın başlangıcının olmamasıdır. Beka ise, sonunun olmamasıdır. Böylece Allah’ın zaman üstü olduğu anlaşılır.
Kıdem öncelliksiz demek, beka ise sonsuzsuzluk demektir. Yani “başlangıçsız” ve “bitimsiz.” Bu sıfatlar mahlûkata asla verilmez.
Kadim ise evvel, baki ise sonsuza dek var olmak demektir. Kadim ve baki, mahlûkat için kullanılan sıfatlardır. Ama kıdem ve beka, yalnız Allah’a aittir.
Dikkat ederseniz, evvel ve ahir esmadırlar. Yani kendi gizli hazinesindeki özelliklerdir. Subuti sıfatlarla kendisinde seyr ettiği kendi özelliklerdir. Ama zati özellik değillerdir. “Evvel” ve “Ahir” isimleri, Allah’ın ezelde ve ebedde var oluşunu bildirir. Fakat bunlar zatî sıfat değil, esma tecellileridir. Zatî sıfatların mutlaklığına nispetle, esma sadece kulun idrakine açılan yönlerdir. Nitekim ayette: “O Evvel’dir, Ahir’dir, Zahir’dir, Batın’dır.” (Hadid, 3).
İşte zati özelliklerle Allaha iman etmek temel prensiptir. Yoksa Mekke müşrikleri de Allaha inanırdı. Ama ona ortak yaparak inanırdı. Mekke müşrikleri “Allah vardır” diyordu ama putlarını Allah’a ortak koşuyorlardı. Bu yüzden imanları geçerli olmadı. Hakiki iman, yalnız Allah’a, zatî sıfatlarıyla teslim olmaktır.
Hristiyanlarda Allaha inanır. Ama İsa Allahın yeryüzündeki simülasyonudur ve Allahın oğludur derler. Onlar da iman ettiklerini sanırlar, ama tevhidi bozarak uluhiyeti mahlûkata taşırlar. Kur’an onların bu yanlışını açıkça reddeder: “O doğurmamıştır ve doğurulmamıştır.” (İhlâs, 3).
İşte esas kurtuluş, Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin öğrettiği gibi esah bir imanla iman etmektir. Çünkü nübüvvetin son halkası olan Rasul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’ın zatî sıfatlarını ve uluhiyetini en sahih biçimde tebliğ etmiştir. O’nun öğrettiği iman dışında kalan yolların hepsi sapmadır.
Yok bilmem Allah insanla zuhur eder. Yok bilmem insan olmazsa o olmaz. Gibi saçmalıklar, itikattaki bozukluklardır ki, affı olmayan saplantılardır. Bu tür iddialar, hulûl ve ittihad bataklığına düşmektir. Allah Teâlâ hiçbir varlığa hulûl etmez, hiçbir mahlûkla birleşmez. Ayet nettir: “Hiçbir şey O’nun dengi değildir.” (Şûrâ, 11). Böyle söylemler kişiyi şirke sürükler.
Ancak tövbe ile, geri dönüş olursa, affedilir. Allah Teâlâ Tevvâb’dır; hatadan döneni kabul eder. “Ey kendi nefislerine zulmeden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar.” (Zümer, 53). Ama özellikle yanlış itikattan hemen dönmek gerekir, çünkü iman sahih olmadıkça amel fayda vermez.
Bilelim ki bizim varoluşumuz tamamen bize bahşedilen bir lütuftur. Allah bize muhtaç değildir. Varlığımız O’nun kudretiyle ve dilemesiyle oldu. Bu, kul için başlı başına bir ikramdır. Nitekim ayette: “Allah âlemlerden müstağnidir.” (Âl-i İmrân, 97). Yani O hiçbir şeye muhtaç değildir; muhtaç olan sadece kuldur.
Başlangıcı ve sonu olmayan Allah doğmadı ve doğurmadı. Hiçbir mahlûka da muhtaç değildir. Bu, İhlâs sûresinin özüdür: “O doğurmamış ve doğurulmamıştır.” (İhlâs, 3). Allah’ın ezelî ve ebedî oluşu, mahlûkatın sınırlılığına kıyas kabul etmez.
Biz sadece onun kulu ve onun ilmiyle ilminde yarattığı mahlûkatlar olarak O’na muhtacız. İnsan, varlığının her nefesinde Allah’a muhtaçtır. Nefes alması da, kalbinin atışı da, düşüncesi de, fiilleri de O’nun takdiriyle var olur. “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise Ganî (hiçbir şeye muhtaç olmayan) ve Hamîd (her türlü övgüye layık olandır).” (Fâtır, 15).
Zati sıfatlardan muhalefetün lil havadis, kıyam bi nefsihi sıfatlarıyla Allah, yaratılmış hiçbir şeye benzemez. Muhalefetün lil havadis (yaratılmışlara benzememek) sıfatı, Allah’ın hiçbir mahlûkun sıfatına benzemediğini ifade eder. Bu, “Hiçbir şey O’nun benzeri değildir” (Şûrâ, 11) ayetinde açıkça beyan edilmiştir. Kıyam bi nefsihi ise, Allah’ın varlığının kendi zâtıyla kaim olduğunu, var olmak için hiçbir şeye muhtaç olmadığını bildirir. O, kendi varlığıyla vardır, mahlûkat gibi dış bir sebebe ihtiyaç duymaz.
Aklımıza gelen şey mahluktur. Allah zâtı olarak hiçbirine benzemez. Çünkü tüm düşündüklerimiz yaratılanlardır. İmam Mâlik’e Allah’ın “Arş’a istivâ”sı sorulduğunda “İstivâ malûmdur, keyfiyeti meçhuldür, ona iman vaciptir, hakkında soru bid’attir.” buyurmuştur. Yani insanın aklına gelen her şekil, her tahayyül, mahlûka aittir. Allah, aklın tasavvur edebileceğinin ötesindedir.
Hayallerimiz bile yaratılanlardır. İstediğimiz hayali oluşturalım, o hayal dahi ruhumuz ve şuurumuz tarafından meydana gelir. Ruhumuz, şuurumuz dahi yaratılmıştır. Bu, Allah’ın kudretinin ne kadar kuşatıcı olduğunu gösterir.
İnsanın zihninde beliren bir düşünce, bir hayal, hatta rüya bile mahlûkattandır; Allah’ın yaratmasıyladır. Bu yüzden Allah’ı hayal etmeye çalışmak beyhudedir. Çünkü hayal edilen şey, mutlaka mahlûka benzer. Allah ise “Leys kemislihi şey’” yani hiçbir şeye benzemez (Şûrâ, 11).
Dolayısıyla ruhumuz ve şuurumuzun tahayyül ettiği her şey mahluktur. Allah zâtı olarak hiçbirine benzemez. Burada iman ehlinin en temel düsturu ortaya çıkar:
Allah’ın zatını idrak mümkün değildir. Ancak sıfatları ve fiilleriyle tanınır. İmam Rabbânî de Mektûbât’ında bu hakikati defalarca hatırlatır: “Allah, mahlûkatın hayaline gelen şeylerden münezzehtir.”
Ve Allah, kıyam bi nefsihi olarak kendi kendine kaimdir. Herhangi bir muhtaciyeti söz konusu değildir. O’nun varlığı, ne zamana ne mekâna ne de bir sebebe bağlıdır. O, her şeyden müstağnidir.
Bu yüzden Kur’an’da sık sık “Allah Ganîdir” ifadesi geçer (Bakara, 263). Kıyam bi nefsihi sıfatı, Allah’ın varlığının mutlak bağımsızlığını ifade eder.