“Ölmeden önce ölünüz.” hadisi şerif… kişinin kalbine mutlak inancı koyan aslında burada bahsedilen ölümdür. Zira kişi nefsânî vehimlerini yok ettiği yani öldürdüğü kadar, içsel fonksiyonları dirilmeye başlar.
“Ölmeden önce ölmek”, nefsin kendine ait varlığını terk etmesidir. Kişi, nefsin “ben” diyen sesini susturdukça, Hak’tan gelen dirilişi duyar. Gerçek ölüm, bedenden değil benlikten geçer. “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân 185) “Kişi ölmeden evvel ölürse, kıyameti kopmadan dirilmiş olur.” (Hadis-i kudsî mânâsı)
Dolayısıyla bu hadisi şerif çok yönlü değerlendirilebilir. Zira her hadisi şerif, birçok makamdan insanlığa hitap eder. Hadis-i şerifler, ilahî sırların anahtarıdır. Her kelimesi, anlayış mertebesine göre başka bir kapı açar. Bu hadiste de “ölmeden önce ölmek” hem şerîat, hem tarikat, hem hakikat, hem marifet boyutlarında ayrı ayrı mânalar taşır. “Biz her bir sözü mertebelere göre indiririz.” (İsrâ 106)
Bu hadisi şeriften “Ölüm gelip çatmadan evvel, harama dönük olan şehevî arzularınızı ve günaha götürücü nefsânî hislerinizi terk etmek suretiyle bir nevi ölünüz.” içeriğini anlayabildiğimiz gibi, ölmeden önce bedensel (ZAN) veya (ZEN)’sel varlığınızın ölümlüğünü idrak ediniz şeklinde de düşünülebilir.
“Zan”a dayalı varlık, geçici bir gölgedir; “Zât”a dayalı varlık ise bâkîdir. Ölmeden önce ölmek, vehim perdesini kaldırıp hakikati görmektir. Kişi, bedensel arzularından soyundukça ruhen dirilir. “Kim nefsini arındırırsa kurtuluşa erer.” (Şems 9)
İşte ey kul, sen öldükten sonra yazmaya ve anlatmaya başladın ki, daha önce hep isyandaydın. Ki bu hâlin dahi uyanıklık değil, sekr hâlidir. Gerçek uyanış, benliğin ölümüdür. Sekr (vecd sarhoşluğu) hâlinde kişi zanneder ki Hakk’a ermiştir; hâlbuki hâl sarhoşluğu uyanış değildir. Uyanış, bilincin Hakk’a teslim olduğu sükûnettir. “Allah’ın zikriyle kalpler tatmin olur.” (Ra’d 28)
Nedir bu ya… Ölmemiş kişilere ölmüşlerin hâlini anlatıp durursun. Sen en iyisi ölümün yolunu anlat, ölülerin hâlini anlatma. Yoksa senin kâr bırak bir tarafa, zerre kadar faydan olmayacaktır.
Hakikati tatmadan anlatmak, susuzun suyu tarif etmesine benzer. Evvela ölümü yaşa ki dirilişi anlatabilesin. Söz, hâlden doğmadıkça fayda vermez. “İlim amel ile, amel ihlâs ile olur.” (Hikmet sözü) “Söz, kalpten çıkarsa kalbe varır.” (Hadisi şerif)
Ey nefsim; inançla dolu olman yetmez, inancın Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ile uyumlu olması gerekir ki ölümün marifeti içine doğsun.
İnanç, yalnızca sözle değil, Resûlullah’ın ahlâkıyla yaşandığında kemâle erer. “Ölmeden önce ölmek” demek, O’nun nuruna teslim olmak demektir. Zira O, ölmeden evvel ölüp dirilmenin en mükemmel örneğidir. “Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için en güzel örnek vardır.” (Ahzâb 21) Yoksa dünyada güçlü olabilirsin ama dünya ötesinde kurtulamazsın. Yani bedensel dürtüler uğrunda güç elde edersin de, ruhsal fonksiyonlarını diriltemezsin.
Dünya gücü, ahiret yoksulluğu doğurabilir. Gerçek kudret, nefsin boyunduruğundan kurtulmaktır. Bedenle dirilmek, ruhta ölümdür; ruhla dirilmek, bedene nurdur. “O gün ne mal, ne evlat fayda verir; ancak Allah’a selîm bir kalp ile gelen fayda görür.” (Şuarâ 88-89)
İnançsız bir insan yoktur. En ilkelinden en gelişmişine… En ateistinden en dinlisine… Her biri ayrı bir tür inanır ve inancından kuvvet alır. Öylece içsel dünyasını, dışsal dünyada inşa eder. İnanç, insanın yaratılış kodudur. Her insan bir şeye inanır; çünkü inanç, varoluşun nefesidir. Kimi maddeye, kimi Hakk’a inanır. Fakat hakikî inanç, Hakk’a yönelendir. “Her insan fıtrat üzere doğar.” (Hadis, Müslim)
İnançsız, ölmeden kendisini kabre gömme inancıyla dolandır. O dahi bir inançtır. Az tefekkür et, inancını sağlam et. Öylece yaşam alanını kendine cennet eyle. İnkâr da bir tür inançtır, fakat yanlış yöne sarf edilen enerjidir. Kişi neye inanırsa, onunla yaşar. İnancını Hakk’a çeviren, dünyada da cenneti yaşar. “Kalplerin huzuru, Allah’ı zikretmekledir.” (Ra’d 28)
Kişiyi hedefine ulaştıran inancıdır. Hak veya bâtıl… İkisi de inançla şekillenir. İnanç, kaderi belirleyen kudrettir. Hak inanç cennete, bâtıl inanç zulmete götürür. Niyet neye yönelirse, kader o yöne akar. “Kim Allah’a inanır ve salih amel işlerse, onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokarız.” (Nisâ 57)
İnanç kişiliktir. İnanç yaşamdır. İnanç varlığın ta kendisidir. Kendine inanmayan kişi zaten yoktur. Varsa inanç ehli olduğu için vardır. İman, varoluşun özüdür. Kişi “varım” diyorsa, bu sözün kökü inançtadır. Çünkü varlığı hissettiren, Hakk’ın insana üflediği ruhtur. “Ona ruhumdan üfledim.” (Sâd 72)
Akli inançla yaşayanın sonu kesik iken, gayb’a inanarak yaşayanlar sonsuz deryaları üzerine akıtır. Akıl, imanın yolcusu olmalı; rehberi değil. Gayb’a iman eden, sınırdan kurtulur. Çünkü görünmeyene güvenmek, sonsuzluğa açılmaktır. “Onlar gayba inanırlar.” (Bakara 3)
İşte tümü, ölmeden önce ölmekle gerçekleşir. Tüm diriliş, bu hadisin sırrında gizlidir. Kişi nefsini öldürüp ruhunu dirilttiğinde, “ölmeden önce ölünüz” hükmü onda tecellî eder. Bu, Hak’ta fânî, Hak’la bâkî olmaktır. “Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın; bilakis onlar diridir.” (Âl-i İmrân 169) “Ölmeden önce ölünüz.” (Hadis, İmam Gazâlî rivayeti)
Ölmeden önce ölmek, nefsin “ben” perdesini kaldırmaktır. Gerçek diriliş, kalbin Allah’la yaşadığı farkındalıktır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, miraçta benliğini terk edip Hak’ta var oluşun en üst noktasını temsil etmiştir. Sekr, hakikatin sarhoşluğudur; sahv, o hakikatte uyanıklıktır. Ölmeden önce ölmek, sekrden sahva geçmektir. Her kim bu hâle ererse, artık onun için ölüm yoktur; çünkü o, ölmeden dirilmişlerdendir.
Nefsinin sesini kısmadıkça, ruhunun sesini duyamazsın. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yoluna uymak, ölmeden önce ölmenin ilk adımıdır. İnancını sadece bilginle değil, halinle yaşa; çünkü iman kalpte doğar, amelde görünür. Her gün biraz daha nefsini terk et, biraz daha Allah’a yönel. Ölmeden önce öl ki, öldüğünde zaten dirilmiş olasın.
Ölmeden önce ölmek, yok olmak değil; varlığın kaynağına dönmektir. Kim benliğini Hakk’a teslim ettiyse, o artık ölü değil, ebedî diridir.
Ölüm, bir son değil, bir geçiştir. İnsan, bedensel varlığından sıyrılıp asıl yurduna dönüş yaptığında, geride bıraktığı değil, hakikatine kavuştuğu âleme geçer. Ölüm, perdedir; perde kalkınca gerçek görünür. Kişi sandığı “ben”den kurtulup, Hakk’ın “Ben”ine kavuşur. Hakikat, ölümü başlangıç olarak gösterir; çünkü hayat, sadece bedende değildir. “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân 185)
Ölümün hakikati, benliğin çözülmesidir. İnsan, bedeninden ayrıldığında aslında kendinden ayrılmaz; sadece kayıtlı suretlerinden soyunur. Beden elbise, ruh cevherdir. Elbise yıpranır, fakat cevher bâkî kalır. Ölüm, bu elbiseyi çıkarma eylemidir. Beden toprağa döner, ruh ise kendi menşeine, yani nuruna rücû eder. “O sizi yarattı, sonra öldürür, sonra diriltir.” (Rûm 40)
Ölümle birlikte insanın benlik sandığı ses susar; ama öz varlığındaki ilahî nefes konuşmaya başlar. “Ben” diyen nefis susunca, “HU” diyen ruh dirilir. Ölmeden önce ölmek bu hâle hazırlıktır. Zira ölmeden önce nefsi susturabilen, ölümle geldiğinde şaşırmaz. O zaten ölmeden evvel ölüp dirilmiştir. “Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın.” (Âl-i İmrân 169)
Gerçek ölüm, benlik ölümüdür. Nefis varlığını kaybettiğinde, Hakk varlığı ile dirilir. Bu yüzden ölmeden önce ölmek, dirilişin ön provasıdır. Kim benliğini terk ederse, Allah ona kendi nurundan dirilik verir. Bu dirilik, “hayy” isminin tecellîsidir. “O diridir, O’ndan başka ilâh yoktur.” (Gafir 65)
Diriliş, bir başlangıç değildir; dairenin tamamlanışıdır. Ruh, geldiği menşeine döner. Bu döngü, ezelî sevginin kendi kaynağını seyretmesidir. Ruh, Allah’ın “El-Vedûd” (çok seven) isminin tecellîsiyle yaratılmıştır. Her ölüm, bu sevginin vuslata dönüş hâlidir. “Biz Allah’a aitiz ve O’na döneceğiz.” (Bakara 156)
Kişi öldüğünde, sandığı dünya kaybolmaz; sadece perde aralanır. Her insan kendi bilincinin şekillendirdiği dünyayı orada bulur. Ahiret, bilincin dışa vurumudur. Nasıl yaşadıysan, öyle dirilirsin. Kalbin sevgiyle doluysa cennetini, kinle doluysa cehennemini kendi eliyle hazırlarsın. “O gün, herkesin yaptığı iyilik kendi lehine, kötülük de kendi aleyhinedir.” (Bakara 286)
Dirilişin marifeti, ölümde Hakk’ı görebilmektir. Korku duyan ölümden değil, kendi gölgesinden korkar. Ölüm, hakikati örten perdelerin kalkmasıdır. Arif, ölümü “sevgilinin daveti” bilir. O anda nur çağırır, gönül cevap verir. Ölüm korkusu, benliğe aittir; ruhsa vuslata sevinir. “Ölümü istemeyin; çünkü ölüm, mümin için bir rahmettir.” (Hadis, Ahmed b. Hanbel)
Ölüm anı, insanın dünyada tattığı son halin yansımasıdır. Kimi huzurla teslim olur, kimi öfkeyle. Çünkü herkes ölümünü kendi hayatının rengiyle boyar. Yaşamın son nefesi, tüm ömrün özetidir. Kalbinde neyi taşıyorsan, ölüm o hâli açığa çıkarır. Onun için nefesini zikre çevir ki, son nefesin “HU” olsun. “Kimin son sözü ‘Lâ ilâhe illallah’ olursa, cennete girer.” (Hadis, Ebû Dâvud)
Ölüm bir bitiş değildir, zamanın durduğu yerdir. Orada ne dün vardır ne yarın. Sadece Hak vardır. Zaman, ölümlülere mahsustur. Ezelde başlayan nur, ölümle zamansızlığa karışır. Orada an, sonsuzluğun aynasıdır. “O, evveldir, âhirdir, zâhirdir, bâtındır.” (Hadid 3)
Dirilişin marifeti, ölümdeki sırra vakıf olmaktır. Kim ölmeden önce ölürse, ölüm anında dirilişin tadını alır. Çünkü artık ölüm yoktur, sadece değişim vardır. “Ölümden korkma” denmez; “ölümü tanı” denir. Ölüm tanındıkça, dost olur. İnsan dostunu bekler, düşmanından kaçmaz. “Müminin ölümü, bir giysiyi çıkarıp yenisini giymesi gibidir.” (Hadis, Beyhakî)
Ölüm, yokluk değil, varlığın aslına dönüşüdür. Gerçek ölüm, bedenin değil, benliğin çözülmesidir. Ölümle açılan kapı, Hakk’a dönüş kapısıdır. Her nefes bir mini ölümdür; uyku bile ölümün kardeşidir. Ölümden kaçan, aslında hayatın hakikatinden kaçar. Ölümün yüzü, korkana karanlık, âşık olana nurdur. Ölmeden önce ölmek, ölüm anında uyanık kalabilmenin tek yoludur. Dirilişin marifeti, “ölümün ardında yaşamı görebilmek”tir.
Ölümden korkma; ölüm, Allah’ın “el-Hayy” isminin tecellîsidir. Her gün biraz öl; nefsinden, benliğinden, kibrinden. Ölümün farkındalığı, hayatın kıymetini öğretir. Her gece uyumadan önce, gününü ölüm gibi muhasebe et. Ölüm, bir son değil; yeni bir doğuştur. Her doğan ölür, her ölen yeniden doğar. Kalbini temiz tut ki, ölüm sana karanlık değil, nur getirsin. Her an “HU” diyerek ölümü dost bil; çünkü o, seni Rabbin’e götürecek en emin elçidir.
Ölüm, Hakk’ın kula “Gel, seni özledim.” deyişidir. Diriliş ise, kulun “Lebbeyk yâ Rab!” diye cevap verişidir. Kim ölmeden evvel ölürse, o çağrıya uyanlardan olur.