334) KUR’ANDA METAFOR VAR MI?

Kur’an bir mecaz (benzetme) yahut metafor kitabı değildir; lafzî (kelimenin dış yüzü), kavlî (sözü), zahirî (görünen anlam) ve batınî (derin anlam) yönleriyle bütünüyle hakikattir. Çünkü Hak kelamı mecaza sığınmaz.

Hak konuşur, hakikat olur; hakikat konuşur, gönülde bir sır çözümlenir. İnsan mecaza kaçtıkça hakikatten uzaklaşır; hakikate yaklaştıkça mecaz kendiliğinden çözülür. Mana ehlinin söylediği gibi: “Gölgeye tutunan soğuk kalır; ışığa yürüyen hem ısınır hem aydınlanır.”

İsrâ 89 tam da bu noktada Kur’an’ın kendisini nasıl tanıttığını gösterir: “Andolsun Biz, bu Kur’an’da insanlar için her türlü konuyu (meseleyi) açıkladık; fakat insanların çoğu nankörlükte direndi.”

Buradaki “mesele” kelimesi Arapça’da konu demektir; Türkçe’deki “mesela/örneğin” değildir. Ayetin anlamı şudur: “İnsanı ilgilendiren her konuda gerekli açıklamayı yaptık.”

Ne var ki birçok kişi bu ayeti “her şeyi misallerle anlattık” diye meallendirerek Kur’an’ı mecazlarla dolu bir semboller kitabı gibi gösterdi. O zaman da Kur’an’ın hakikati, mecaz sisinin altında görünmez hâle geldi; uçuk ve asılsız yorumlar ilmin yerine geçti, böylece Kur’an’ın mesajı hakikatten uzaklaştırıldı.

Oysa Kur’an insanın yolunu hem zahiren hem batınen aydınlatır. “Bu Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” buyurulması da bu yüzdendir. Eksik bırakmamak, insanın hidayetine dair hiçbir konunun karanlıkta kalmaması demektir.

Kur’an’ın amacı insanı karanlıktan nura çıkarmaktır. Bu Nur’a işaret eden bir ayet vardır: “Allah dilediğini nura iletir.” Bu ifade bize şunu fısıldar: Nur, hakikatin kendisidir; mecaz ise gölgedir. Nur’a talip olan mecaza takılmaz.

Ayetleri mecazlaştıran, aslında kendi nefsini aklamaya çalışır; hakikat ağır gelir, mecaz hafif gelir. Hakikat sorumluluk ister; mecaz oyalanmayı. O yüzden kim Kur’an’ı mecaza indirgerse, aslında kendini hafifletmek için ayeti hafifletmiştir.

Nefsî teviller insanı gerçek yoldan uzaklaştırır. Bu hâl Kur’an’ın başka bir ikazını hatırlatır: “Kalpleri vardır ama onunla anlamazlar.” Çünkü mecaza sarılan kalp, hakikatin yükünü taşıyamaz.

Kur’an’ın hakikati açıktır. “Bu Kur’an en doğru yola iletir” buyurulması, mecaz değil hakikat üzere bir rehberlik olduğunu bildirir.

Eğer bir kitap mecaz ağırlıklı olsaydı açık yol göstermez, yoruma muhtaç hâle gelirdi. Oysa Kur’an, “apaçık” diye tarif edilmiştir. Apaçıklık mecazla değil, hakikatle mümkündür. Çünkü mecaz sis oluşturur, hakikat ise berraklık.

“Muhakkak Biz bu Kur’an’da insan için açıkladık bu tüm meselelerden her şeyi…” ifadesi, insanın fıtratına dair ihtiyacı olan her konunun açıklanmış olduğunu bildirir.

Bunu anlamak, Kur’an ile insan arasındaki bağı güçlendirir. Kur’an insana kendini anlatır; çünkü insan kendini tanıdığında Rabb’ine doğru yürür. Nitekim “Kendini bilen Rabb’ini bilir” sözü de bu hakikatin bir başka yüzüdür.

Burada önem verilmesi gereken nokta, “mesele” kelimesinin Arapça’daki hakiki kullanımıdır. Bir kelimenin kökünü doğru bilmek, ayetin kapısını doğru anahtarla açmaktır.

Yanlış kelime, yanlış kapı; yanlış kapı, yanlış yol demektir. “Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ki anlayasınız” ayeti, kelime köklerinin önemini açıkça ortaya koyar.

Nitekim biz Türkçe’de de bazen aynı anlamı kullanırız: “Bu meselede ne düşünüyorsun?” deriz.
Yani: “Bu konuda fikrin nedir?” Bu bile gösterir ki ayetin ruhu, Türkçe’nin derinlerinde bile yankı bulmuştur.

Dil hakikatin elbisesidir; elbise doğru biçildiyse hakikat kendini gösterir. Söz ehli şöyle der: “Dilin doğruluğu gönlün doğruluğundan gelir; gönül doğruysa söz de doğru çıkar.”

Hakikate yönelen ayeti mecaza çevirmez; mecaza kaçan ayeti anlayamaz. Kelimenin kökü doğru anlaşılırsa, hakikat meyve verir.

Kur’an apaçıktır; apaçık olanı mecazlaştırmak, gönlü perdelemektir. Hakikat ağırdır; mecaz hafiftir. Ağır olan insanı taşır, hafif olan uçurur. Meseleyi doğru anlamak, ayetin kapısını doğru anahtarla açmaktır.