Konuya Allah’ın (azze ve celle) şu buyruğuyla başlayalım: “Allah, kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları dilediği kimse için bağışlar.” (Nisâ, 4/48). Bu uyarı, insanın zihnini berrak tutması, aklını mâsivâya teslim etmemesi içindir.
Halk ile Hakk’ı aynı görmek; hulûl ve ittihâd veya panenteizm gibi inançlardır ki, bu düşünceler İslâm akaidinde küfürdür. Çünkü Allah, mutlak vücûd olarak yarattıklarından ayrı ve münezzehtir.
Tüm olayların kökeninde, kişinin kendisini aşka kaptırmasıyla kalbi bir hastalık hâline gelir. Bu hastalık, insanın aklını kısıtlar ve içsel olan nârî katmanı zirve yapar. Nârî katmanın zirve yapmasıyla da şeytânî varlıklar kişiye sağdan yaklaşıp onu ulvî hedeften alıkoyar.
Aşkın psikolojik hastalığında kişi kendisini kaybederek hakikatine yabancı kalır; öylece ne yaptığını bilmeden doğru yolda olduğunu zanneder. Kişinin aşkın psikolojik hastalığında kendisini kaybetmesi, onun için en büyük tehlikedir. Çünkü öylece sağlıklı düşünmekten mahrum kalır. Oysa birçok ayet, “Akıl etmez misiniz?” der. Evet, akıl edemez; çünkü aklını âşık olduğunda yitirmiştir.
Bu akıl yitirmesi, sadece kendisini Allah’a âşık sanmasında değil; kendisini içinde yok olacağını zannettiği hangi obje olursa olsun, kişi onu düşünüp aklını askıya alırsa mahrumlardan olur.
Akıl, en büyük hazinemizdir; aklı ziyan edecek veya askıya aldıracak her eylemden uzak durmamız, Allah’ın üzerimizdeki hakkıdır.
Halk ile Hakk’ı birleştirmek, aşk hastalığına yakalananların bu hastalık sonucu akıllarının kendilerinden uzaklaşıp muhakeme gücünü kaybedip öylece delirmelerindendir.
Bunları “meczup” diye nazikçe adlandırırlar; kusurlarına bakılmaz. Ama aklı başında olan o sofraya otursa, küfre sapar. Zira Cenâb-ı Hak, tüm halkı Hak üzere yaratmıştır; Hak olarak değil. Bu farkı fark et ve küfürden arın.
İşte bu saplantı, aşkın kişide oluşturduğu bir hastalıktır. Zira aşk yakmayı ve sadece mâşuku bırakmak ister. Hatta hatta demişlerdir ki: Âşık ve mâşuk diye ikilikte de şirk vardır; ikisini de kaldır. Eee… Tam bir boşluk kişiyi kapsar; neye ve nasıl inanacağını bilmez olur.
Bu aşk illetini, İran’ın fethinden sonra bazı kişiler oradaki aşk kültürünü İslâm’a uyarladılar. Hani ateşperestler kendilerini aşırı aşka kaptırıp ateşte yok ediyorlardı ya; işte bunu İslâm’a uyarladılar ve sünnet-i seniyyede olmayan yeni bir inanç şekli türedi.
Oysaki İslâm’ın temel kaynağı Kur’an’dır ve sünneti Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’dir. Orada der ki: “Onlar Allah’ı sever, Allah da onları sever.” Hem bakın olaya; ortada ikilik vardır ve ikilikte şirk değildir.
Demek ki şirk, insanın ulûhiyette, melikiyette ve rubûbiyette Allah’ın yanı sıra bir söz sahibi tanımasına deniliyormuş. Yoksa şirk, kendi varlığının farkındalığı değilmiş.
Zaten sana varlığının farkındalığını unutturanlar, senin dostun değil; olsa olsa senin düşmanındırlar. Senin hüviyetini kaybettirip düşmana peşkeş çekmek isteyen şeytânî oyunlara âlet olmamak için, kendi varlığını en güçlü şekilde fark edip Rahmân’a boyun eğmek zorundasın.
İslâm’da teveddüd söz konusudur. Teveddüdde karşılıklı muhabbet vardır. Yani esas vahdet, halkın Hakk’ı, Hakk’ın istediği şekilde sevdiği yoldur.
Allah sonsuz, hudutsuz, tektir. Bunu böyle kabul etmek zorundayız. Mutlak zât dediğimizde ise tüm kavramlar düşer ve sadece “HU/O” der, tükeniriz. Çünkü Allah ismi, mutlak zâtın kendisini bize o isimle tanıtmasıdır. Mutlak zâtı Allah olarak bilir ve zâtına “HU/O” isim zamiriyle işaret edebiliriz.
Ama mutlak zâtı kendi anlayışımıza göre şekillendirirsek yanılırız. İşte esas sorun orada başlar. Çünkü asla ve asla mutlak zât tefekkür edilemez. Ancak mutlak zâtın kendisini bize tanıttırdığı kadar onu tanır ve kullukta bulunuruz. Yoksa yanlış düşüncelere dalar, İslâm itikadından uzaklaşmış oluruz.
Çünkü mutlak zâtı olarak “sonsuz, hudutsuz” gibi tabirlerle bile düşünmek hatadır. Çünkü mutlak zâtı asla düşünemeyiz; O’nun zâtını tasvir için hiçbir kelime kullanamayız.
O’nun zâtını tasvir için kullandığımız her kelime, sınırlı olan hulkîyetimizden sâdır olmuştur. Dolayısıyla “sonsuz” ve “sınırsız” kavramları da hulkîyetimizden doğan kavramlardır.
İşte sonlu ve sınırlı anlayışımızdan çıkan tabirlerle O’nu tasvir edip sonra kendimizi onda yok etmeye kalkmamız, çok büyük bir hezeyandır.
İşte “sonsuz, hudutsuz” derken aslında demek istediğimiz; ister şuurumuzun ve idrakimizin, mutlak zâtın kendisini Allah olarak tanıttıktan sonra Allah’ın sıfat ve esmâsının sonsuz ve sınırsızlığı ile ilintilidir.
Yoksa buradaki sonsuzluk ve sınırsızlığın, mutlak zâtı tabir ettiği yönüyle değildir. O’nun zâtı her düşünceden ve kavramdan beridir. Dolayısıyla mutlak zâtı tefekküre düşünce planımız yetmez.
Mutlak zâtın kendisini bize Allah olarak tanıtıp O’nun özelliklerinin ise sonsuz ve sınırsız olması olayı; her şeyimizle O’nun büyüklüğünü ve azametini olduğu gibi kavranamayacağı hakikatidir. Onun için de Allahu ekber deriz.
Esmânın anlamları yapılırken diyorlar ki: “Çok rahimli, çok kerimli” vs. Aslında bu tercüme kabul edilemez. Çünkü bu tabir dahi bizim idrakimize göre bir tanım olup O’na hudut koymuş oluyor.
İşte esmâlar, esmâ âlemini anlatır; sıfatlar O’nun sübûtî sıfatlarını. Zât ise zâtını tanıtmak için de O’na zâtî sıfatlarla işaret edilir.
Bir konuya daha işaret ederek bu söyleşiyi tamamlayalım: Rahmân arşın üstüne istivâ etti, Rahîm arşın altında varlıkları oluşturdu. Rahmân için “baba”, Rahîm için “ana” gibi kavramlar kullanmak; asla ve asla İslâm itikadında mevzu bahis olamaz.
Çünkü anne ve baba iki ayrı cins arasında gerçekleşir. Ortaya onlar gibi başka bir cins meydana gelir. Oysaki Rahmân olan Allah, her varlığı belli başlı esmâ kuvveleri ile ve tüm içerikleri ile birlikte “kün” emriyle yaratım alanına koyar.
Yaratım alanı ise arşın altı olarak Rahîm esmâsının tecellîsine mazhar olarak oluşur. Yaratılan her varlık ise Abdurrahmân olarak oluşur; İbnurrahmân olarak değil. İbnurrahmân olarak varlıklara bakanlar, hak yolundan sapmışlardır.
Hristiyanlar sadece “İsa Allah’ın oğludur.” dediler. Birçok sözde tasavvufçular ise herkesi O’na oğul yaptılar. Bu, resmen sapkın bir inanış ve şirktir.
Allah her günahı istediğine affeder ama şirki asla affetmez.
Bize düşen, Kur’an ve sünnetin ışığında yürümektir. Allah’ın emirlerini yaşamak, nefsimizi disipline etmek ve aklımızı kaybetmeden sevgiye yönelmek kulluğumuzun temelidir.
Zikir, kalbi diri tutar; amel, imanı kuvvetlendirir; sabır ve teslimiyet, yolu aydınlatır. Şirkten sakınmak için her an kalbimizi yoklamalı, sevgimizi Allah için kılmalı ve O’nun rızasını merkeze alarak yaşamayı kendimize şiar edinmeliyiz.