Bilelim ki… Hakikati talep, bilmekle başlar; “bilmek” yönü tayin eder, kalbi istikamete sokar. Bireyi ve bireyin her bir bölümünü oluşturan şeyler, Allah’ın esmâsı değildir. Varlık, esmânın bizzat kendisi değil; esmânın kudretinden tecellî gören birer “eser”dir. Zât ile eser karıştırılmaz.
Allah, nurundan bir tutamıyla var eylediği Nuri Muhammedî ile, arştan ferşe tüm her bir varlığı dizayn etmiştir. Nuri Muhammedî, ilk mazhar ve ilk aynadır; yaratılışın düzeni o aynadan varlığa yansır (Nur, 35’e işaret).
Bu dizaynın içeriğindeki her bir varlığı, bir ferş eylemiştir. Her mahlûk, ilahî planda bir “yüzey/ferş”tir; üzerine hikmet dokuması işlenmiştir.
Mutlak Zat, kendisini bize Allah ismiyle tanıtmış, Rahmân sıfatıyla inzivâ ettiği Arş’ından, ferş olarak yaratım yüzeyini var eylediği her bir mahlûkata kadar, her bir yaratım yüzeyi üzerine istediği şekilde dokumalar yapmıştır. “Allah” ismi, Zât’ın câmi ismidir; “Rahmân” yaratılışın nefesidir. Arş’tan ferşe bütün dokumalar rahmet sırlarıdır (Tâhâ, 5).
En kapsamlı dokumayı da insan üzerine yapmış ve kendisine ruhundan nefhederek sonsuzluk nazariyesini kazandırmıştır. “Ona ruhumdan üfledim.” (Hicr, 29) İnsan, esmânın en geniş aynasıdır; bu yüzden ebedîlik şuuruna kabiliyetlidir.
Onun için bilelim ki… Vurgunun tekrarı, kalbi uyarır: Bilgi amele çağrıdır.
Varlık, Allah esmâsının zuhûru falan değildir. Tecellî vardır; fakat “zuhûr = bizzat esmâ” değildir. Hulûl ve ittihâda kapı aralanmamalıdır.
Ama her bir varlık, Allah’ın esmâsının özellikleriyle üzerlerine cilvelerini dokuduğu ferşidir. Her varlık bir “cilve yüzeyi”dir; Rahmân, Rezzâk, Hakîm… isimlerinden pay alır; fakat isimlerin kendisi olmaz.
Yoksa hulûl veya sarınmak olurdu ki, bu da Allah için muhâldir. Allah hiçbir şeye girmez, hiçbir şeyle sarılmaz; “Leysse kemislihî şey’” (Şûrâ, 11).
Allah böyle tabirlerle kayıt altına alınamaz. Zât, tanım ve teşbihten münezzehtir; kelam sınırlı, Zât sınırsızdır.
Allah’ı herhangi bir birimle kayıt altına almak ise, zaten muhteşem bir günahı üstlenmek demektir. Zât’ı mahlûka benzetmek, tevhidin zıddıdır; şirk kokusu taşır (İhlâs, 1-4’in mânâsına işaret).
Elbette Allah istediği kulu ile istediği kulunu dener, sınar ve istediği kulunu istediği başka kulları için imtihan vesilesi eder. İmtihan, ilahî sünnettir (Bakara, 155). Vesileler mahlûktur; fail tektir.
İşte bir birine imtihan için eylediği vesile, asla Allah olmayıp, Allah’ın ferşinden üzerine istediği şekilde dokuma yapıp diğerinin imtihanına vesile eylediği mahlûkudur. Kullar, kullar ile sınanır. Perde arkasında ilahî hikmet işler; vesileye ilahlık payesi verilmez.
Kalpte veya beyinde ve her bir var olduğunun farkındalığını fark ettiğimiz şeyler, Allah’ın dokumalarını ne şekilde, nasıl yarattığına dair anlatımlardır. Şuur ve idrak, yaratılışın dilini okumak içindir; “ayetler” hem afâkta hem enfüste okunur (Fussilet, 53).
Asla ve asla Allah değildir. İdrak edilen her şey mahlûktur; Allah ise münezzeh ve muhâlefetün li’l-havâdistir.
Zira varlığını hissettiklerimiz veya hissetmediklerimizin tümü ortadan kalkıp İsrafil’in sûruyla helâk olsa, Allah gene de var olacaktır. “Yeryüzündeki her şey yok olacak; sadece Rabbinin Zât’ı bâkî kalacaktır.” (Rahmân, 26-27)
Zira bir şeyin yokluğu Allah için bir eksilme veya varlığı Allah’a bir şey katma değer değildir. Allah kemâl üzere kemâldir; mümkinatın var/yok oluşu Zât’ı etkilemez.
Örneğin Allah Alîm’dir. “Alîm” her şeyi bilendir; ezelî ve kuşatıcı ilim yalnız O’na mahsustur.
Sende de o özellik var demek değildir. Kulun ilmi sınırlıdır; “Size ilimden az bir şey verilmiştir.” (İsrâ, 85)
Eğer öyle olsaydı, Allah’ın Alîm özelliği senle hulûl olmuş olacaktı. Hulûl kabulü batıldır; sıfatların aynen mahlûka geçmesi düşüncesi tevhidi bozar.
Oysaki Allah’ın Zâtı için hulûl olmadığı gibi, özellikleri için de hulûl veya sarınmak söz konusu değildir. Sıfatların tecellîsi vardır; fakat ne hulûl ne de ittihâd söz konusudur.
Kişideki âlim özelliği ise, Allah’ın Alîm esmâsının dokumasıyla, kişinin muhakeme yeteneğine sahip kılınması ve kişiyi anlama ve idrak etme yeteneğiyle var etmesidir. Kuldaki bilgi, “verilmiş” bir kabiliyettir; kaynak değil, talebedir.
Öylece insan farkındalık elde ederek Allah namına seyrine dalar. Marifet, farkındalığın ibadete dönüşmesidir; seyr u sülûk böyle başlar.
İşte bu seyr zâtî seyr zevk hâlidir ki, kesinlikle kişiyi ilgilendirir. Dışarıya sunumu ise, yasaktır. Yasağı çiğneyeni ise, Allah onu ötelere gitmesine engel oluşturur. Ledünnî sırlar “emanet”tir; ifşa, perdedir. Sırra ihanet, manevî terakkîyi durdurur.
Öylece seyrinde mahpus kalır da, ötelerdeki hudutsuzluğa eremez olur. Nefsani pay karışan seyr, menzili kapatır; hudutsuzluk, ihlâsla açılır.
Yoksa Allah’ın Alîm olması gibi kişide kendindeki donanıma sahip bir donanımla var kılmış demek değildir. Zaten böyle bir itikat, İslâm itikatından çıkmaktır. Zâtî sıfatı kendinde iddia, itikadı bozar; tevhid, sınırı bilmektir.
Kişi istediği zevki yaşasın, eğer ki Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in adını duymuşsa ve ne olduğunu araştırıp soruşturmuşsa, ama… Peygamber’in daveti ulaşınca sorumluluk başlar; “Âlemlere rahmet”e kulak vermek gerekir (Enbiyâ, 107).
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in öğrettiği gibi bir itikada sahip değilse, işte o zaman ölüm ötesinde nasipsiz kalacaktır. “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, asla kabul olunmaz.” (Âl-i İmrân, 85) Sahih itikat, kurtuluş yoludur.
Başka bir örnek verelim…. Misal, manayı somutlar; kalbe inen köprü kurar. Allah Kuddûs’tür yani tüm noksanlıklardan münezzehtir, yani paktır. “Melik, Kuddûs, Selâm…” (Haşr, 23) Kuddûs ismi, arınmanın menbaıdır.
Sen onun bu özelliği ile kendinde bir hulûl veya sarınmak elde edemezsin. Pâklık, kulda tecellî eder; Zâtî pâklık yalnız Allah’a aittir.
Zira sen demek değilsin ki Kuddûs ismi sende esmâ olarak var ve sen Kuddûs’sun. Kul, ismin aynısı değil; o ismin etkisini taşıyan bir aynadır.
Oysaki sen bu ismin dokumasıyla kendindeki kirleri temizlersin. Zikir ve murâkabe, kalbin pasını siler; Kuddûs ismine yöneliş arındırır.
Ama desen ki, ben zikirleri çekersem bende bu isimler aktive olur ve ben de Allah gibi olurum veya Allah olduğumu fark ederim gibi düşüncelere dalarsan, işte o zaman hata edersin. Zikir, “Allah olmak” için değil; “Allah’a kul olmak” içindir. Haddini bilmek marifetin şartıdır.
İşte o zaman kişinin akıl ve ruh sağlığı bozulur ve dengesizleşmeye başlar. Haddi aşan tefekkür, iç dengeyi bozar; ilim ve edep, seyrin emniyet kemeridir.
Zira Allah, Allah’lığını kimseye vermez. Allah yaratıcılığını kimseye vermez. “Allah dilediğini yaratır.” (Âl-i İmrân, 47) Halk (yaratma) yalnız O’na mahsustur.
Sadece zikirlerle, zikrin kişideki dokumaları güçlendirir ve kişiyi bulaşan olumsuzlukları yani Allah’ın sevmediği kirleri ismin işaret kapsamı dâhilinde yok eder. Zikir, kalpteki kirleri söker; sevmediği huyları tasfiye eder (Ra’d, 28’in mânâsı).
Allah’ın muhabbetini donanımsal ilminde bilinç olarak üst düzeye çıkararak ulaşırız. Bilgi, muhabbete; muhabbet, itaate taşımalıdır. “Allah bilgin kulları yüceltir.” (Mücâdele, 11)
Bunun yanında şeriat-ı garrâya dikkat ederek yaşarız. Şeriatsız bâtın kurur; şeriat, hakikatin zahirdeki elbisesidir. İslâmî ahkâmlara bâtınî manalar yükleyerek zâhirî amelden uzaklaşan ise, et-kemik bedenin ölümüyle, kendisindeki tüm sezgiler de kaybolup gidecektir. Zahirsiz bâtın sönüktür; amel terk edilirse sezgi de uçar. Denge farzdır.
İşte evliyâlık da bilgelik de böyle olur. Velâyet, zâhir-bâtın bütünlüğüdür; hikmet, bu bütünlüğün meyvesidir (Yûnus, 62’ye işaret).
Sadece zikir okumakla iş bitmez… Zikir, ahlâk doğurmalı; dilde kalan zikir, kalbe inmeyince meyve vermez.
Zikir SALÂT’IN dâhilindeyken, salât geçen ayetlerde ZEKÂT da geçmektedir. Kur’an’da “salât ve zekât” çoğu kez birlikte anılır; kulluk, Allah’a yöneliş ve mahlûka hizmeti beraber ister.
İşte zekât, sosyal alanda kendi için istediğini Müslüman kardeşi için de sevmektir. Hadis: “Kendisi için sevdiğini kardeşi için sevmedikçe iman etmiş olmaz.” (Buhârî, Îmân 7)
Kırk eve kadar komşularına iyilik de arınmak için şarttır. “Cebrâil bana komşu hakkını o kadar tavsiye etti ki, onu mirasçı kılacak sandım.” (Buhârî) Yakın ve uzak akrabalarına iyilik yapmak da şarttır. “Akrabaya hakkını ver.” (İsrâ, 26) Sıla-i rahim, rahmet kapısıdır.
Din ve vatan için kötülüğün def’i için can verilmek gerekiyorsa, canını vermek de şarttır. “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin.” (Bakara, 154) Fedakârlık, imanın zirvesidir.
İşte sen o zaman Allah’ı seviyor olacaksın. “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmrân, 31) Sevgi, itaate dönüşürse hakikidir.
Nuri Muhammedî, Zât’ın değil, nurunun ilk aynasıdır; tecellîdir, hulûl değildir. Esmâ, mahlûkta cilve verir; mahlûk, esmânın bizzat kendisi olamaz. Ledünnî sır, emanettir; ifşa, seyrin önünü kapatır. Zikir, şeriatla birleştiğinde marifet doğurur; amel terk edilirse bâtın söner.
Sevgi; zikir, salât, zekât ve sosyal adaletle ispat edilir. Zât’ı teşbihten sakın; tecellîyi tanı, hulûlden kaç. Zikri günlük yap; ama ahlâkla besle. Salât, Allah’a yöneliş; Zekât, kula hizmet: ikisini birlikte yaşa. Komşu, akraba, ümmet: iyiliği “kırk eve” taşır. Sevgi iddiadan ibaret olmasın; Sünnet ile ispat et.