Ruhen hissedilen beraberlik yetmez mi? İki dostun buluşmasında mekân önemsiz değil mi? Yani ruhen var olan beraberlikler kişi için yeterli değil mi? Neden illa mekân değiştirmek ve bizzat gitmek, bedenen yanına gerek? Bu dünyadan bedenen ölmüş kişiler için de geçerli mi? Yani iletişim için illaki kabrine mi gitmek gerekir?
Dostluk, yalnızca gönüllerin birbirine yönelmesi değildir; o yönelişin bedende de iz düşmesi gerekir. Ruh, bedende tezahür eder; bu yüzden sevgi, sözle kalmaz, eylemle tamamlanır. Hakikat ehli der ki: “Ruhun hissi sevgidir, bedenin hissi ziyarettir.” Çünkü birinin mevcudiyeti diğerini tamamlar. “O, sizi bir nefisten yarattı; kendisiyle sükûn bulsun diye ona eşini de yarattı.” (A’râf 7/189) Ayetindeki denge, ruh ile bedenin bütünlüğünü anlatır.
Öncelikle bilelim ki et, kemik, beden bizde olduğu müddetçe bizim şuuru dünyamız dikey geçişler yaşar. Et kemik beden bizden alındıktan sonra ise yatay gelişme söz konusu iken dikey geçişler kapanır. Yani iman etmeyen kişi, et kemik beden kendisinden alındıktan sonra artı dereceler arası dikey yükselme kapanır.
Beden, ruhun mihrap noktasıdır. Ruh, bedende seyrini sürdürdükçe “dikey geçişler” (manevî yükseliş mertebeleri) mümkündür. Beden ortadan kalktığında, artık gelişim sabitleşir; çünkü beden, bu dünyadaki tecrübenin kapısıdır. Ruhun kabiliyeti orada belirlenir. “Bugün amel yoktur, hesap vardır.” (Hadis) ifadesi, ölümden sonra yükselmenin değil, sonucunun yaşandığını bildirir.
Ama içinde bulunduğu derece itibarıyla sürekli gelişim kendisinden zuhûr etmeye devam eder. Bu ise kıyamete kadar devam eder. Kıyametle birlikte Hakk’ın teslimiyeti gerçekleşir. Ve sonrasında ise artık mutlak zamansızlık başlayıp, amelin getirisi üzerindeki hayat cennet veya cehennemde başlayıp sonsuzluk serüveni başlayacaktır.
Ruh, kıyamete dek kendi hâlinde devinmeye devam eder. O, zamanın içinde değil, kendi amellerinin yankısında yaşar. Bu yankı, kıyametle birlikte ezelî zamansızlığa dönüşür. O andan itibaren artık eylem yoktur, sonuç vardır. “Her nefis kazandığına karşılık bir rehindir.” (Müddessir 74/38)
Dünyadan ölmüş biri için kendi kabir yeri onun için bağlantı noktasıdır. Ayette Rabbimiz şöyle der: “Onlardan ölen hiçbirine ebediyen namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resûlünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler.” (Tevbe, 9/84)
Ayet, ölümden sonra bile bedenin bulunduğu yerin bir “bağlantı noktası” olduğuna işaret eder. Çünkü kabir, ruhun bedene değdiği son menzildir. Allah Resûlü’nün kabrinde durma yasağı kâfirler içindir; çünkü o nokta artık rahmet akışına kapalıdır. Müminin kabri ise rahmetin indiği yerdir. “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (Hadis)
İşte ayette der ki; kâfirin kabrinde oturma. Demek ki çok önemli bir konudur. Ölmüş kişiyle bağlantı noktası orasıdır. Yoksa ayette niye desin ki kabrinin başında durma? Demek kalbî bir bağ ve akıntı noktası, kişinin bedeninin defnedildiği mahaldir.
Her insanın dünyayla olan bağı, nefesinin kesildiği yerde kalır. Kabir bu yüzden bir “enerji merkezi” gibidir; çünkü as’as (insanın varlık tohumu) orada muhafaza edilir. Ruh, kendi kaynağından gelenlere o tohum aracılığıyla temas eder. Bu sebeple kabir ziyaretleri, ölüyle konuşmak değil, hakikatle buluşmaktır.
Bu bağlantı hissini kişi birçok defa kabirde dururken hisseder. Kalbe bir esintinin doğduğunu hayretle temaşa eder. İşte insan kabirde buna şahit oluyor.
Kalbe doğan o esinti, ruhlar arasındaki ince akıştır. Kişi kabir başında hissettiği o derinliği, aslında kendi içinde duyar. Çünkü o anda dünya ile berzah (ara âlem) arası perde incelir. “Ölülerinizin mezarlarını ziyaret edin; çünkü o, size âhireti hatırlatır.” (Hadis) buyruğu, bu hissin hikmetini açıklar.
Sorulabilir ki; Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) sevdası ve muhabbeti hem ruhaniyetinin huzuru her an her yerde değil mi? Hadis-i şeriflere bakın: “Kabrimi ziyaret eden, hayatta iken ziyaret etmiş gibi olur.” der.
Evet, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) nuru her yerdedir; çünkü O’nun nuru yaratılışın özüdür. Fakat kabrini ziyaret etmek, o nurun dünyaya bağlandığı merkeze yönelmektir. O’nu her yerde sevebiliriz, ama Medine’de, Ravza-i Mutahhara’da o sevgi, bedenden bedene geçer. O yüzden O’nu gören sahabe bir defa görse de sahabe olmuştur; çünkü o nur bedeniyle de temasa geçmiştir.
Aziz kardeşim bil ki, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz her yerdedir evet, ama sünnetiyle, ama adı geçince okunan salâvat ile… Ama Allah Resûlü’nün kabrini ziyaret etmek, onu görmek gibidir. Düşünün ki hacca gidiyorsunuz, onu ziyaret etmeden dönüyorsunuz; ya da “Lâ ilâhe illallah” deyip “Muhammeden Resûlullah” demiyorsunuz. Evet, Muhammed her yerdedir; çünkü Allah adı ilk anılınca yanına ilk Rahman sıfatı gelir. Rahm (rahmet/sevgi) sevmektir. Muhammed de muhabbet (sevgi) demektir. Onu seven de Allah’ı sever. O her yerdedir, çünkü âlemlerin yaratılış temeli sevgidir, rahmettir. Kalbe o sevgi yerleşmişse, her yerde gördüğü de O’dur.
Muhabbet (sevgi) Rahman’ın nefesidir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, bu nefesin yeryüzündeki aynasıdır. Bu yüzden O’nu seven aslında Allah’ı sevmiş olur. Sevgi, görünmeyeni görünür kılan ışıktır. Resûl’ün (sallallahu aleyhi ve sellem) kabrine yönelen, o nurun kaynağına yönelir. “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmrân 3/31) ayeti bu bağın özüdür.
Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), Medine’deki Bakīu’l-Garkad kabristanını sık sık ziyaret etmiş, ilâhî izne nâil olduktan sonra da annesinin kabrini ziyaret edip ağlamış, onun bu hâli yanındaki sahâbîleri de ağlatmıştır (Müslim, “Cenâʾiz”, 105; Nesâî, “Cenâʾiz”, 101). “Ben öldükten sonra kabrimi ziyaret eden, beni hayatta iken ziyaret etmiş gibidir.” (Dârekutnî, III, 334; Beyhakî, VI, 47); “Ümmetimden kabrimi ziyaret edenlere mutlaka şefaat ederim.” (Dârekutnî, III, 334; Beyhakî, VI, 51).
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in kabrine giden, onunla manen buluşur. Bu buluşma bir tür ruhsal yankıdır. Çünkü O’nun nuru ölümsüzdür. O’nu seven, ziyaret eden, aslında kendi kalbindeki Muhammedî nuru canlandırır. Ziyaret, görünmeyen bir hatırlayıştır: “Onu hatırlayın ki o da sizi şefaatle hatırlasın.”
Peki bu durumda kişi sanki kabrinde hapis gibi anlaşılmıyor mu? Hayır. Bu olay öyle dünyevî bakışla anlaşılmaz. Bu irtibat noktası bizim içindir; ölmüş olan için değil. O kendi dünyasında fetih ehli ise özgürdür. Ama o mezar yerinde, onun “as’as” isimli bedensel ve ruhsal yapıyı birleştiren ve ruh ile bedeninin birbirine geçirgenliğini sağlayan insani tohumu vardır.
Kabir, ölü için bir zindan değil, bir menzildir. Bizim içinse bir geçit noktasıdır. Çünkü orada “as’as” adı verilen İlâhî tohum (insanın varlık çekirdeği) bulunur. Ruh o çekirdek üzerinden bedenle irtibat kurar. Bu yüzden ölenin mezarı, yaşayan için bir duâ kapısıdır. “Ölülerinize selâm verin; onlar size cevap verirler.” (Hadis) buyruğu, bu sırra işarettir.
As’as isimli yapı iki yönlü çalışan bir tohumdur. İnsanın kuyruk sokumunda yer alır. Maddî gözle görülemeyecek derecededir. Asla yok olmaz. Allah onu korumaya almıştır. Beden ateşte eritilse bile as’as yok olmaz. Kıyamet günü ruh onunla buluşup yepyeni bir bedenle kıyamete kalkacaktır.
As’as, insanın yaratılışındaki “Bezm-i Elest” (Rabbine “Evet, Sen bizim Rabbimizsin” dediği ilk sözleşme) hatırasını taşır. Bu tohum, İlâhî kayıt noktasıdır. Ruh, kıyamet günü yeniden o tohumla buluşarak dirilir. “İnsan, kemiklerinin bir araya getirilemeyeceğini mi sanır? Evet, onun parmak uçlarını bile düzenlemeye gücümüz yeter.” (Kıyâme 75/3-4) Bu ayet, as’as sırrına işaret eden bir hakikat taşır.
İşte kabir ortamında o as’as olduğu için, kişi ölmüş birinin kabrine gittiğinde, o noktadan açılan bir iletişim ile dünyadan göçen kişi, bizimle iletişime geçer ve biz ondan etkileniriz. Tıpkı dünyada birbirimizden etkilendiğimiz gibi.
Ruhlar arası iletişim, aynı frekansta titreşen iki kalbin temasına benzer. Kabir başında hissedilen o huzur ya da ürperti, aslında bu temasın yankısıdır. Orada bir hatırlayış gerçekleşir: Biz unuttuğumuzu hatırlarız, o da hatırlayanı hisseder. “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Hayır, onlar diridirler, ancak siz bilemezsiniz.” (Bakara 2/154)
Elbette kişinin ruhaniyeti her yerde hissedilir. Ama dünya ile bağlantı yeri orasıdır. Biri bedenin bağlantısı, diğeri ise ruhun bağlantısıdır. Beden ile bağlantı için türbeye gitmek önemlidir. Veliyle ruhen bağlanabilir ama bedenin bağı apayrıdır.
Ruh her yeri dolaşır ama beden yeryüzüne mıhlanmıştır. Bu yüzden bedenle yapılan ziyaret, dünyadaki bağın yeniden kurulmasıdır. Türbeye gitmek, taşa değil, orada saklı olan İlâhî hatıraya yönelmektir. “Salihlerin yanında olun ki kalbiniz dirilsin.” (Hadis) Bedeni yakınlaştıran, ruhu da hizaya getirir.
Bedensel buluşma çok önemlidir. Örneğin Veysel Karânî ruh bağı vardı. Ama bedenen görmedi. Derecesi sahabeye yetişmedi. En alt mertebede olan Hz. Vahşi (radıyallahu anh) yetişemedi. İmam Rabbânî der ki; “Veysel Karânî bunu bilseydi, her hâl ve şartta Peygamberimizi görmeden dönmezdi.” İşte maddî bağlantı noktası onun için önemlidir. Çünkü mukaddes bir makam vardı.
Ruh bağı insanı manen yakınlaştırır ama bedensel buluşma, nurun nurla temasını sağlar. Veysel Karânî’nin sevgisi gökleri aşmıştı, fakat bedenle temas olmadığından o sevgi nur hâline dönüşemedi. Görmek, dokunmak, yanında bulunmak; tüm bunlar nurun birbirine akması içindir. Çünkü Allah, sevgiyi ruhta yaratır ama kemâlini bedende gösterir. “Onunla beraber olanlar, kâfirlere karşı şiddetli, birbirlerine karşı merhametlidirler.” (Fetih 48/29)
O zaman uzaktan mürşid de yakından gibi olmaz yani. Et, kemik bedenlerin yan yana olması şart. Bedensel buluşma en az bir defa gördü mü, artık nurun birlikteliği olmuştur. Her nasıl ki bir kere gören sahabe oldu, öylece bağ oluştu.
Göz göze gelmek, hakikatte kalp kalbe gelmektir. Mürşid ile müridin bedensel buluşması, gönüllerin birbirine temas etmesidir. Bir kere görmek, bin ders okumaktan üstündür; çünkü orada kelime değil hâl aktarılır. Sahabe, bir anlık bakışla asırlarca ışık oldu. “Onlara baktığınızda Allah’ı hatırlarsınız.” (Hadis) cümlesi, bu hâlin özüdür.
Konu bağlamı açısından hem de elinizde olan “UYANIŞ YOLUNDA” eserimize bereket katması umuduyla burada gençlik yıllarımızda gördüğümüz bir rüyayı aktaralım. Peygamberimizi (sallallahu aleyhi ve sellem) ilk defa rüyada gördüğümde, rüyada yeşil kubbenin dibine gittim ve orada görmek nasip oldu. Rüya şöyleydi: Epey yol gidiyordum. Bir de baktım ki önüme sınırları belirlenmiş parseller çıktı. Tümünü geçtim. Kapılar geldi ardı ardına kapılar. Geçtim geçtim, geçtim ki gül kokusu gelmeye başladı. Gittikçe koku yoğunlaştı ve baktım ki yeşil kubbenin önündeyim. Kapıyı açtım, üç kişi oturmuştu. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile iki kişi… Sohbet ediyorlardı. Biri içimden yüksek sesle “Selam ver.” dedi. “Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.” dedim. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bana baktı, tebessüm etti, yarı kalktı ve selamımı aldı ki uyandım. Oturmuştum ve su gibi terlemiştim.
Yani rüyada yeşil kubbeye gitmek nasip oldu. Rüyamı şunun için yazdım… Demek ki bağlantı noktası olan yer, rüya dahi olsa, kişinin bulunduğu yerde olması bakımından çok önemli. Evet; beden önemlidir, çünkü ruh bedenle yücelir. Beden ise nefisle bütünleşiktir. İşte ruh, bedeni binek yapınca yükselir. Yoksa sadece yatay zevk alır. Dikey yükselme olmaz. Dikey yükselme için beden şarttır. Yatay zevklenme için ise beden gerekmez. İşte ruhsal sevgiyle oluşan bütünleşiklik ile bedensel yakınlaşma arasındaki fark budur.
Rüyalar, ruhun uyanıklığıdır. Özellikle bu tür “peygamberî rüyalar” (rüya-i sâliha), kalbin saf hâline açılmış pencerelerdir. Yeşil kubbe, rahmetin ve huzurun sembolüdür. Gül kokusu ise Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) nuruna işarettir. Bu tür rüyalar, bir çağrıdır: Ruh, O’nun huzuruna yönelmiş, O da karşılık vermiştir. “Kim beni rüyasında görürse, gerçekten beni görmüştür; çünkü şeytan benim suretime giremez.” (Buhârî, Ta’bîr, 10)
Ruh, bedene binerse miraç başlar. Nefis dizginlenirse beden artık engel değil, merdiven olur. Tasavvufta buna “seyri enfüsî” denir; yani iç âlemde yükseliş. Ruh tek başına dolaşırsa yatay olur, ama bedenle bütünleşirse dikey olur; çünkü dünya, Hakk’ın tecellî sahnesidir. “Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmazlar mı?” (Rûm 30/9) Ayeti, bu seyrin bedensel yönünü işaret eder.
Yatay sahip oldukların, dikey sahip olmadıklarının içinde açılım olur. İşte dikeyde, yeni yeni derecelere yükselir. Yatayda ise, aynı derecede zevk alır.
İnsan ruhen sahip olduğu şeylerle sevinir ama onları aşmak istiyorsa dikey yükselmelidir. Dikey yükselme, benliği terk etmektir. Ruh, yatayda hâller yaşar; dikeyde hâlden hâle geçer. O yüzden her mertebe yeni bir doğuştur. “Her gün O, bir iştedir.” (Rahmân 55/29) ayeti, bu sürekli dönüşümün İlâhî ritmidir.
Örneğin et kemik beden varken iman edilir. Et kemik beden öldükten sonra iman edemez. Yeni veri alamaz. Çünkü dikey geçişler kapanır. Alıcı kapanması demek beden yokluğudur. Sadece sahip olduğu veriyi keskinleştirir. İnşallah farkı anlaşılmıştır.
Dünya, iman tohumunun ekildiği tarladır. Ölümle birlikte o tohum artık filizlenmez, sadece meyve verir. İman bedende açar, çünkü beden ruha sınav sahasıdır. Ruhun yükselmesi için bedenin varlığı şarttır; aksi hâlde ruh, sadece mevcut hâlini yansıtır. “Rabbinin emri geldiği zaman artık iman etmek onlara fayda vermez.” (Mü’min 40/85)
Onun için de anne babanın mezarına gidin denilmiş. Anneden rahim (merhamet bağı) alsın ve babadan kayyum (ayakta tutan) alsın diye. Dikey yükselme için. Yaşarlarken dahi ziyaret etmek ve ihtiyaçlarını gidermek gerekir ki istifade edilsin.
Anne ve baba, insanın bu dünyaya açılan iki kapısıdır. Onların ziyareti, köke dönüş demektir. Rahim, sevgiyi; kayyum, direnci temsil eder. Kişi anne ve babasının kabri başında durduğunda, kendi varlığının menşeini ziyaret eder. Bu sebeple Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Anne babasının mezarını sık ziyaret edenin kalbi yumuşar.” (Hadis) buyurmuştur.
Evliyaların türbesine de onun için gidilir. Yoksa ne diye gidelim? Bir sürü masraf ve yol eziyeti… Demek ki gerekiyordur.
Evliya kabirleri, İlâhî rahmetin yeryüzüne indiği menzillerdir. Ziyaret, taşla toprakla konuşmak değil; o toprakta saklı olan nura yönelmektir. O nurla buluşan kalp, kendi iç nurunu hatırlar. “Şüphesiz Allah’ın velîleri için korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.” (Yûnus 10/62) Ayeti, bu ziyaretlerin ruhsal hikmetini açıklar.
Bir sefer giden de kâfî olur, nurun istikametini kendisine çevirmek için. Hani tabiri caizse hac bir defa farzdır; sonrası müstehaptır. Örneğin dese Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’ne yirmi sene önce gitmişse, şimdi olduğu yerden dua etse de onunla paralel olarak istifade eder.
Hakikatte bir kere görülen veli, kalpte ebedî bir iz bırakır. O nur, zamanla solsa bile kalpte yaşamaya devam eder. Hac gibi, hakikî niyetle yapılan ziyaret bir defa yeterlidir; çünkü nurun teması kalıcıdır. Fakat insan her defasında aynı yöne dönerse, o nur tazelenir. “Bir defa Hakk’ı bulan, her nefeste yeniden bulur.” (Hikmet)
Ama şu da var: Kişi sürekli gelişir. Geliştikçe, her gittiğinde farklı olarak istifade eder. Ama yirmi yıl önce gitmişse, o zamanki açılımı oranında istifade etmiş ve artık her ruhen yöneldiğinde, o günkü açılım oranında istifade eder.
Ruhun kemâli sürekli yenilenir. İnsan, aynı yere her gidişinde farklı tecellîler alır; çünkü aynı kişi olarak gitmez. Her gidişinde bir öncekinden daha çok bilir, daha derin hisseder. Allah, her an yeni bir zuhur üzeredir. (Rahmân 55/29) Ziyaret, sadece mekân değil, zamanın da iç yolculuğudur.
Ama şimdi biraz daha gelişmiş ya, işte şimdi gittiğinde, şimdiki gelişimi istikametinde yeni tecellîlerle istifade eder. Bu, vefat edeni ziyaret ile ilgilidir. Ama hayattaki Allah yolunun erenleri de sürekli takviye ederler. İşte on yıl önceki derecesi ile şimdiki derecesi sürekli değişken olduğundan, belli zaman dilimlerinde buluşması, açılan yeni açılımlarına da nefisine aynalama yapar. O yüzden Allah için ziyaretlerin olması hep dilenilmiştir.
Ruhsal ziyaretler, hem geçmişle hem şimdiyle temas hâlidir. Vefat edenlerin nurları sabittir ama bizim kabımız genişledikçe daha fazla yansıma alırız. Yaşayan erenler ise hâl aktarır; onların nefesi, ziyaretçinin kalbine aynadır. Bu yüzden “Ziyaret eden de kazanır, edilen de.” derler. “Sırf Allah için birbirini ziyaret edenler, arşın gölgesinde gölgeleneceklerdir.” (Hadis)
İşte yıllar yıl önce etki almış ise, daha sonra da ziyaretine giderse, soluklaşan renklerini keskin eder. Bir defa hacca gider. Sonra hacca ikinci defa gittiğinde şuuru yeniden canlanır. Bu öyle.
Her ziyarette kalp yeniden dirilir. İlk ziyaret hatırlamayı öğretir, sonraki ziyaret derinliği artırır. Bu tıpkı namaz gibidir; her rekâtta aynı sûreler okunur ama her seferinde farklı bir ruhla yaşanır. Ziyaret de kalbin hatırlama ibadetidir. “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d 13/28)
Örneğin Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her perşembe günü Hz. Hamza’nın mezarına gidermiş ve dua eder dönermiş. Mekke’ye gidince çadırını Hz. Hatice’nin kabrinin yanına kurmuş; zahirî bağı da devam ettirmek için. Bedenine yakın olsa daha net bağlantı olur. İzah ettiğimiz gibi kabir, zahirî bağlantı noktasıdır. İşte her şeye batınî anlam vermek çok büyük bir hatadır. Çünkü bedenlerimiz ruhlarımız, ruhlarımız bedenlerimizdir. Yani bütünleşik bir durum söz konusudur. İç içedir; şekerli çay gibi…
Ruh ve beden, biri diğerinden ayrı düşünülemez. Şeker ve çay nasıl birbirine karışınca tat bulursa, ruh ve beden de öylece anlam bulur. Zahir ve batın (dış ve iç) iki zıt değil, bir bütündür. Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Hatice’ye yakın olma isteği, bu sevgi bütünlüğünün en güzel örneğidir. “O sizi bir nefisten yarattı ve onunla huzur bulasınız diye eşini yarattı.” (A’râf 7/189)
Bunlar önemli konulardır. O yüzden de Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) der ki: “Sırf Allah için birbirini ziyaret edenler, arşın gölgesinde gölgelenir.” Yani Allah için olan ziyaret, ruhların beden üzerinden tekâmül eder. Yoksa zaten birbirini severler, neden ziyaret edin desin ki? Evet, demek ki hikmeti vardır. Mesele, et kemik bedenden istifade etmek ve dikey yükselme sağlamaktır.
Gerçek sevgi sadece hisle değil, fiille tamamlanır. Allah için ziyaret, sevgiyi eyleme dökmektir. Bu yüzden ziyaret, hem ruhsal hem bedensel bir ibadettir. “Bir kimse kardeşini Allah için ziyaret ederse, bir melek ‘Ne güzel! Cenneti sana vacip kıldı.’ der.” (Hadis) Demek ki her buluşma, semada yankılanan bir dua gibidir.
Kişi bir yakınını ziyarete gittiğinde, onun kalbinde sevinç melekeleri dirilir. O melekeler bize yönelir ve ruh dünyamızın yükselmesine neden olur. Bunun gibi anne babamızın vefatlarından sonra onların dostlarını ziyaret etmek de müstehaptır. Onların ruhlarının sevinmesini ve bizi güzellik yolunda kodlamasını sağlar.
Her güzel niyet, âlemde yankı bulur. Sevgiyle yapılan ziyaretler, ruhlar âleminde yankı oluşturur; çünkü sevinç bir enerjidir. Anne babanın dostlarını ziyaret eden, onların nuruna saygı gösterir ve bu saygı kendi ruhunu genişletir. “Bir iyiliğe vesile olan, onu yapan gibidir.” (Nisâ 4/85)
Bir de bazen kişi akraba ziyaretine gider ama onların ruhu sıkılır ve bizim bir an önce kalkmamızı ister, durumda zaten olayı sezeriz.
Ruh, samimiyetsizliği sezmekte çok hassastır. Ziyaret niyetinde riya varsa, melekler oradan çekilir. Gerçek ziyaret, huzur ve bereket verir. Eğer sıkıntı hissedilirse bu, o ortamda enerjilerin uyumsuzluğunu gösterir. “Ameller niyetlere göredir.” (Hadis) Ziyaret, kalple başlar, kalpte biter.
Bu durumda ise, gene gideceğiz ama ziyareti kısa keseceğiz. Olan ise sonra olur. Ziyaretin kısa kesilmesini isteyen, biz ayrıldıktan sonra kalbine hasret çöker. Bu da onun manen gelişmesini sağlar.
Bazen uzaklık da öğreticidir. Kalpler, özlemle olgunlaşır. Hasret, sevginin çilesidir. Allah, ayrılığı bile rahmete çevirir. “Ayrılık acısı, vuslatın lezzetini artırır.” (Hikmet) Ziyareti kısa tutmak bile bazen uzun bir duadan fazladır; çünkü niyet berraktır.
Yani her hâl ve şartta sıla-i rahim (akraba bağı) iyidir ve farzdır. Gücü dâhilinde ziyaret etmelidir.
Sıla-i rahim, Rahman’ın isminin yeryüzündeki yansımasıdır. Çünkü Rahman rahmet eder, kul da ziyaretle rahmet taşır. Bu yüzden sıla-i rahim yalnızca toplumsal değil, ruhsal bir ibadettir. “Akrabalık bağlarını koparan cennete giremez.” (Hadis)
Ayrıca günümüz teknolojisi sayesinde canlı yayında da aktif akıntı oluşur.
Niyetle yapılan her yöneliş, mesafeleri aşar. Kalpten çıkan dua, ekrandan geçen ışıktan daha hızlıdır. Mühim olan bedeni değil, samimiyeti taşımaktır. Ruh, niyetin frekansında buluşur. “Kullarım bana dua ettiğinde, ben onlara çok yakınım.” (Bakara 2/186)
“Sırf Allah için birbirini ziyaret edenler, arşın gölgesinde gölgelenir.” (Hadis) “Kabirleri ziyaret edin; çünkü o, size ahireti hatırlatır.” (Hadis) “Akrabalık bağlarını koparan cennete giremez.” (Hadis) “Allah’ın velîleri için korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.” (Yûnus 10/62) “Ben öldükten sonra kabrimi ziyaret eden, beni hayatta iken ziyaret etmiş gibidir.” (Hadis)
Ruh ve beden birbirini tamamlayan iki aynadır; biri olmadan diğeri eksik kalır. Ziyaret, sevginin fiile dönüşmesidir. Kalpten yöneliş, bedenden adımla tamamlanır. Her buluşma, bir nur alışverişidir; kim bir gönle dokunursa, kendi kalbini de arındırır. Gerçek dostluk, mesafeleri değil, kalpleri yakınlaştırır.