İnsanın ruh dünyası değişir, halden hale geçer. Esas olan, Allah’tan yönünü çevirmemektir. Bu dünyaya davetliyiz; onun için buradayız. Dünya sıkıcıdır, çünkü Allah dünyaya nazar etmemiştir. Ama yine de imtihan tarlasıdır, çalışmak gerekir.
Dünya özü itibariyle değersizdir. Ama imtihan yönüyle kıymetlidir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: “Dünya Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değerli olsaydı, kâfire ondan bir yudum su vermezdi.” (Tirmizî, Zühd, 13). Yani dünyanın kıymeti imtihan sahası olmasıdır. Dünya, fani bir gölgedir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Dünya bir yolcunun gölgelendiği bir ağaç gibidir.” buyurmuştur. Esas maksat, bu gölgede dinlenmek değil, menzile ulaşmaktır.
Allah’a yönelen kişi önce zorluklara uğrar, sonra yükselir; iki aleme bakmaya başlar. Allah’ın bakışı ile halka bakmayı öğrenir. Berzaha ulaşınca, iki bakış ortaya çıkar; herkese onun mertebesine göre bakış nasip olur. Hak yolcusu önce nefisle savaşır, ardından rahmet tecellîleri başlar. Kur’an der ki: “Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan nura çıkarır.” (Bakara, 257). İki bakış; hem Hakk’a hem halka nazardır. Zorluk, nura açılan kapıdır.
Bu yolda şeytan her merhalede insana musallat olur. Ama bazı kişilerin engellenmeleri, kişide bulunan rahmani nurla engellenir; böylece kişiyi Allah korur. İmam Gazali der ki: “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.” Hak yolcusunu Allah korur, sonunda da bir mürşid ile haldaş eder. Mevlana ile Şems bunun en güzel örneğidir. Tasavvufta mürşid, yolun emniyetidir. Şeytanın yanıltmalarına karşı bir kalkan olur. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe, 119) ayeti, mürşid ve salihlerle beraberliğin emridir. İşte bu emir, mürşidsizliğin tehlikesine karşı bir rahmettir.
Onların yazılarını bilmeyenler yanlış anlar, fakat aslında ilahi aşkı mecazi kelimelerle ifade etmişlerdir. Mana denizine dalmayan, bu sırları anlayamaz. İlahi aşk, çoğu zaman mecaz diliyle aktarılmıştır. Yunus Emre der ki: “Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni.” Bu mecazlar, hakikate kapı aralayan perdedir. Yani ilahi aşk çoğu kez mecazla aktarılır, hakikati sezdirir.
Kalpteki aşk ve yanış, insanı arındırır. “Ben layığım” demek kibirdir, “layık değilim” demek de kibirdir. Bu şekilde düşünmemek gerekir; davet varsa icabet edilir. Sade olmak, edep ve huşu ile Allah’a yönelmek gerekir. Tasavvuf büyükleri tevazuyu, “ne kendini üstün görmek, ne de hor görmek” diye tarif etmiştir. Gerçek tevazu, davete icabet edip huşu ile yönelmektir. Yani gerçek tevazu, ne kendini üstün görmek ne de hor görmek; sadece davete edep ile icabet etmektir.
Ruhların buluşması insanı pişirir ve bütünleştirir. Böylece ruhsal derinlik artar ve insan kesafetten arınarak letaife sıçrar. Asıl hedef, ürpermeye kavuşmak ve Allah’a yaklaşmaktır. Letaif, kalpteki manevi merkezlerdir. Zikirle açıldıkça insan “ihsan makamı”na yaklaşır. Hadiste buyurulur: “İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir.” (Buhârî, Îmân, 37).
İnsan kendini saldıkça içindeki derya coşar, sırlara dalar ve hakikati kavrar. Yolun esası; teslimiyet, arınma ve kalbin Allah’a yönelmesidir. “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d, 28). Teslimiyetin özü budur.
İnsan kendini bıraktıkça, içindeki derya coşar. O vakit Rahman’ın minberi görünür, sırr-ı deyyan çözülür ve ezelî sırların gizlendiği derinlik açığa çıkar. Bir dalgıç misali insan, kalbinin derinliklerine daldıkça bulur, kavrar ve özüyle hakikate revan olur. Esas hedef budur: ürpermeye kavuşmak, cismaniden letaife sıçramak, kesafetten arınmak. Kalbin derinliklerine dalmak, “men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu” (nefsini bilen Rabbini bilir) sırrına ermek demektir.
İşte bu ilahi aşk, ruhu besler ve kalbi diri eder. Allah, yolunda daim eylesin; cemalullaha erişmeyi nasip eylesin. Bu aşk nefsani bir kaygı değil, mutlak bir teveddüddür. Mevlânâ’nın dahi altmış yaşında tanıştığı, yakıcı bir aşktır bu. Masivayı yok eder, bakışı tek bir noktada toplar ve vuslata ulaştırır. İlahi aşk, kulun bütün varlığını Hakk’a yöneltmesidir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96) buyurur.
Kişi yolculuğun başında hayatının altüst olduğunu zanneder. Çünkü bazı hallerin günah olduğunu sanır. Oysaki zaten ilahi muhabbet ve rabbani ülfetle kişi yürür. Bu muhabbet, kalbi ve ruhidir. Kalp, ancak haldeşiyle konuşur; özüyle hisseder ve adanır. Böyle bir sevgi, ayrı bir nurdur. Nice insanlar bedensel olarak yanyanda yaşasa da kalben bir olamazlar. Bu sır, çoğu zaman dile getirilemez; utanılır, çekinilir ve öylece hasretle göçülür bu dünyadan. Gerçek dostluk, kalplerin birlikteliğidir. “Kalpler yalnızca Allah’ın izniyle ısınır.” (Enfâl, 63).
Bilgi, kalbi ateşlendirmedikçe ocak yanmaz. Tüp dolu olsa da ateş yoksa ısı vermez. Ancak kalbi muhabbet ateşiyle yanmaya başlayan gönül, yaşamın anlamını keşfeder. Bilgi tek başına yetmez; onu muhabbetle yoğurmak gerekir. İmam Rabbânî: “İlmin meyvesi muhabbetullah’tır” der.
İşte bu noktada satırlardan okunan, sadırdan seyredilmeye başlar. Fakat bu hâle dayanmak zordur; kişi ya bedene kayar ya da ruhbanlığa düşer. Hakiki olan ise, iki yönlü beraberliktir. Bu hal, dünyadaki en büyük lezzetlerden biridir. İslam, ruhbanlığı reddeder. Hem dünya hem ahiret beraber yaşanır. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ben oruç tutarım, iftar da ederim; namaz kılarım, uyurum; kadınlarla evlenirim. Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.” (Buhârî, Nikâh, 1).
Hak yolcularının hikâyeleri benzerdir; sevdaları, teveccühleri hep aynı kaynaktan doğar. Bu sevda, bedensel değil, kalbi bir derinliktir. Zerre kadar bedensel bir zevk işin içine karışsa, ilahi muhabbet doğmaz. Çünkü bu aşk, mutlak teslimiyetle, tam bir güvenle oluşur. İnsan, güven duymadığında adanamaz. Hz. Ebubekir’in Peygamber Efendimize olan teslimiyeti gibi… “O dediyse doğrudur” demesi gibi. İşte bu mutlak güven, kalbi kaydırmaz. Teslimiyetin özü, Hz. Ebubekir’in sadakatinde gizlidir. Güven, aşkı besleyen tohumdur.
Mevlânâ’nın Şems’e olan bağlılığı da böyledir. Bir gece Şems, ondan gidip içki almasını istedi. Oysa dinen haramdı. Ama Mevlânâ kalbine zerre kadar vesvese düşürmeden gidip getirdi. Çünkü mesele, teslimiyetin sırrıydı. İşte bu hâl, kalbi değiştirir, dönüştürür. Buradaki sır, şeriatın dışına çıkmak değil, mürşide teslimiyetle nefsin itirazını kırmaktır. Aşkın gücü teslimiyetle ölçülür.
Aşk, insana hep özlem yükler. Yan yana olunsa bile özlem bitmez. Sıkı sıkı sarılansa bile gene de özlenir. Çünkü bu özlem sonsuzluğadır. İlahi aşkın deryası kapanmaz; bu sevda, dünyevi değil uhrevidir. Seven, sevdiğiyle beraberdir. Bedensel birliktelikler geçicidir; hakiki beraberlik ise kalbi ve ruhidir. Bu özlem, “Likaullah” arzusudur. Kur’an: “Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih amel işlesin.” (Kehf, 110).
Saatlerce göz göze Hakk’a dalmak, bu dünyada cennetten öte bir hâlidir. Mutlak sevdiğiyle iki yönlü yaşamak, en büyük nimettir. Gerçek cennet, kalbin Allah’la buluşmasıdır. Tasavvuf ehli: “Cennet, cemalullahı seyretmektir” der.
Kalbin derinliklerine yolculuk başlar. İnsan, ne zaman kendini bırakıp iç dünyasına yönelse, içinde saklı olan derya coşar. O vakit kalp sırlarını açar, rahmetin minberi görünür. Bu yolculuk, cismaniden letaife sıçramak, yoğunluktan arınmak ve ilahi huzura kavuşmaktır. Kalbin hakikatine yönelmek, Rabb’e yönelmenin en kısa yoludur. “Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 16).
Aşk, ruhu besler, kalbi diri tutar. Fakat bu aşk, nefsani bir kaygı değil, mutlak bir teslimiyettir. Mevlânâ’nın Şems’le tanışması gibi, insanı yakar, dönüştürür, dünyadaki her şeyi silip tek bir noktada toplar. Çünkü hakiki aşk, vuslata çağırır. İlahi aşk, kalbi bütün dağınıklıklardan temizler. “Allah sevgisiyle dolan kalpte başka sevgiler sönük kalır.”
Dünyadaki insanların ekseriyeti birbirine kalben bağlanmaz; beraberlikleri bedenseldir. Kalbi beraberlik ise az kişiye nasip olur. Bu derinlik, sadece güven ve teslimiyet ile mümkündür. Hz. Ebubekir’in Peygamber Efendimize söylediği “O dediyse doğrudur” sözü, bu güvenin en güzel örneğidir. Böyle bir adanmışlık, kalbi kaydırmaz. Kalpte beraberlik, hakiki sadakatle doğar. Zira sadakat, kalbi bağın anahtarıdır.
Bu dünyada cennetten öte bir hâl varsa, o da sevdiğiyle hem dünyevi hem de uhrevi beraberliği yaşamaktır. İşte bu, insana verilen en büyük nimettir. Aşkın en yüksek mertebesi, dünyada da ahirette de “birlikte olma” nimetidir. Hadiste buyurulur: “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî).
“Ruhun Yolculuğu” bir halden diğerine geçiştir. Esas hedef, Allah’tan yönünü çevirmemek, kalbi muhabbet ve teslimiyetle diri tutmaktır. İlahi aşk, mecazlardan hakikate ulaştıran bir nurdur. Teslimiyetle kalp açılır, güvenle sevgi doğar ve ruh, kesafetten letaife sıçrayarak Rabbine yaklaşır. Öylece bu aşk mecazî değil, hakikîdir; masivayı yok eder, kalbi Rabbine yöneltir.