Her ne kadar içeriği hakkında derin malumat verilmemişse de, Aşk sadece ulûhiyet tabanlı bir sezgiye dayalı vehmin oluşturduğu bir yönelimdir. O yüzden bu meşreptekiler uzun soluğa kavuşamazlar.
Ama El Vedud esma tecellisinin getirisi ise, rububiyetiyle, melikiyetiyle ve ulûhiyetiyle topyekûn Allah’a götüren marifet yoludur. İşte buna haşyet ve getirisine huşu denir.
Nasıl ki, sadece Allah demişiz ve gayrı tasarruf sahiplerini reddetmişiz, aynen öyle de aşkı sonsuz marifete tebdil etmek için ve sonsuz nura geçmek için tüm yollara hayır deyip mutlak muhabbete ulaşmayı seçmişiz.
Burada kalemin ucunu ince bir çizgiye çekiyorum: Aşk dediğimiz hâlin, çoğu zaman ulûhiyet tabanlı bir “sezgi vehmi” olduğunu söylüyorum. Yani kalp bir şey hissediyor, bu hissi Allah’a nispet ediyor; ama bu nispet, çoğu kez sağlam marifet temeline dayanmıyor.
Bir sezgi var, bir yönelim var; fakat o yönelim çoğu zaman bilgiyle, idrakle, haşyetle beslenmediği için uzun soluklu bir nefese dönüşemiyor. İşte bu yüzden “Bu meşreptekiler uzun soluğa kavuşamazlar.” diyorum. Çünkü vehim üzerine kurulmuş yönelim, ilk rüzgârda savrulur; marifet üzerine kurulmuş muhabbet ise, kök salar.
El Vedûd esma tecellisini öne çıkarırken, aşkın sezgisel, bulanık, sisli hâline karşılık; Vedûd’un rububiyet, melikiyet ve ulûhiyeti birlikte taşıyan, topyekûn bir marifet yolu olduğunu hatırlatıyorum. Aşk, çoğu kez ulûhiyet hissi üzerinden yürür: “Yüce, aşkın, ulaşılmaz bir Zat’a yöneliş…”
Fakat El Vedûd’un tecellisi, sadece “ulûhî bir heybet” değil; aynı zamanda Rabb oluşun ince terbiyesini ve Melik oluşun düzen kurucu dengesini de kalbe indirir. Yani sadece yanmak yoktur; aynı anda terbiye olmak, düzen bulmak, yerini bilmek de vardır.
İşte bu birleşimin adı haşyettir; kalpteki sarsıntının, idrakle birleşmiş hâli… Haşyetin meyvesi de huşudur; yani huzur dolu bir saygıyla, dolu dolu bir yakınlık hissiyle ayakta duruştur.
“Nasıl ki sadece Allah demişiz ve gayrı tasarruf sahiplerini reddetmişiz…” derken, tevhid kelimesinin içini aynı mantıkla aşk-muhabbet ayrımına taşıyorum. Nasıl ki rububiyeti, melikiyeti ve ulûhiyeti paylaştırmıyoruz; sevgi alanını da paylaştırmamalıyız.
Aşkı, marifetin yerine koyduğumuzda, sevginin hakikî kaynağı olan El Vedûd’u perdelemiş oluyoruz. Benim teklifim şu: Aşk diye isimlendirdiğimiz sezgisel yönelimi, El Vedûd’un marifetine tebdil edelim.
Yani “Ben yanıyorum.” demeyi bırakıp “Ben biliyorum ki O Rab’dir, Melik’tir, İlah’tır ve sevgi O’ndandır.” diyelim. Böyle dediğimiz anda aşk, kendi ilkel vehmî hâlinden çıkıp muhabbetullahın içine erir.
“Aşkı sonsuz marifete tebdil etmek için ve sonsuz nura geçmek için tüm yollara hayır deyip mutlak muhabbete ulaşmayı seçmişiz.” cümlesi, benim kendi meşrebimin nihaî tercihidir. Yani diyorum ki: Ben aşkın sisli yolundan değil, muhabbetullahın açık ve berrak yolundan gitmek istiyorum.
Sonsuz marifete giden yol, sadece duygunun yoğunluğundan değil, bilginin, idrakin, teslimiyetin, haşyetin yoğunluğundan geçer. Aşkı bu yüzden “ilk sezgi” olarak tutuyor; ama yola asıl adını verenin muhabbetullah olduğunu söylüyorum.
Vehmi hakikat zannetme. İçinde bir çekim oluştu diye hemen ona ‘aşk’ demeye kalkma. O çekimi al, El Vedûd’un kapısına götür, ‘Bunu Sen’den bilerek seviyorum.’ de. Aşkın sisini, marifetin güneşiyle dağıt. Haşyeti iste, huşuyu dile. Sonsuz nura geçmek için yoluna döşenen her eksik kavrama hayır de ve mutlak muhabbete talip ol. Çünkü bizim yolumuzda sevgiyi taşıyan, kelimenin gürültüsü değil; El Vedûd’un marifetle yoğrulmuş rahmet akışıdır.
Pek çok insan, aşkın başka bir ötesi olan huşu ve huzur ile varılacak mukaddes makamları bilmez. Hatta başka makamların olabileceğini tasavvur bile edemez. İşte bu noktada kişiyi kilitleyen aşkın, kişiyi çok daha başka güzelliklerden mahrum ettiği gerçeğini anlayamaz. Olayı anlatanlara da kulak asamaz. Çünkü kalpteki kilit, tasavvur âlemini tarumar etmiştir.
Burada diyorum ki: İnsanların çoğu, aşkı son durak zannediyor. Hâlbuki aşk sadece bir eşiğin adıdır; ötesinde huşu var, huzur var, haşyetle seyredilen mukaddes makamlar var.
Aşkı zirve sanan, huşuyu hiç tanımaz. Huzurun tadını bilmez. Kalbindeki sızıyı, sürekli yanmayı, sürekli kavrulmayı “en yüksek hâl” zanneder. Hâlbuki o yanış, kapının eşiğidir; içeri girse, yangının nura dönüştüğünü görecek.
Ama aşk kilit olur kalpte; tasavvur âlemini, yani gönlün ihtimaller ufkunu daraltır. “Bundan ötesi yok.” dedirtir.
İşte bu yüzden, aşkın ötesini anlatanlara kulak tıkayanlar, kendi içlerindeki kilidi fark edemez. Ben de bu kilidi gösteriyorum: Aşk seni huşuya taşımıyorsa, huzura indirmiyorsa, bil ki orada takılı kalmışsın. Aşk, eşiği açmak içindi; sen eşiğe oturup kapının adını ilah yaptın.