19) ALLAH VE ABDULLAH İSİMLERİNİN İŞARETİ

Unutmayalım ki bütün ilimlerin başı, Allah’ı bilmektir. Allah bilinmeden hiçbir bilim dalında mutlak başarı elde edilemez. Öylece kitabın bir ucundan okur ama mutlak olarak olayın künhünde var olan mutlak ilme muttali olamaz.

“HU”, yani zâtî boyutun kavranışı işin öz esasıdır. “Hu” dediğimizde zâta işaret ederiz. Zât dediğimizde ise bilmemiz gereken en önemli konu şudur: Onun için sağ-sol, ön-arka, alt-üst olamaz. Dolayısıyla onun için yer ve mekân da düşünülemez.

Bunları göz önüne alarak devam edelim. Mutlak hüviyette, yani “HU” ismiyle işaret ettiğimiz mutlak benlikte, tüm sübûtî sıfatlar ve Esmâü’l-Hüsnâ diye işaret edilen mânâlar kendi zâtında “gizli” idi. Ama bu gizlilik, “yokluk” anlamına gelmez. Zira “O, her şeyi hakkıyla bilendir.” (En‘âm, 6/59) “Ben gizli bir hazineydim; bilinmek istedim, mahlûkâtı yarattım.” (Kudsî hadis, Keşfü’l-Hafâ)

Gizli hazinenin açılması ve ilmin zuhuru ile yaratım planını başlattı. Konu daha iyi anlaşılsın diye bir örnek verelim, fakat lütfen mânâyı alın; örneği çöpe atın. Bir ressam, zihninde tüm detaylarıyla bir resim tasavvur eder. Renkleriyle, kompozisyonuyla… Bu resim onun hafızasında gizlidir. Ne zaman ki kâğıda döker, işte o zaman gizli proje açığa çıkar.

İşte bu örnekle mutlak hüviyete dönelim: Tüm mânâlar onun zâtında gizliydi; yani vardı ama Muhammedi nur diye isimlenen bir tutam nurunda etkileşime girmemişti.

Mutlak hüviyet, öz mânâlarını sayısız nur taneciklerine bir tane daha ekleyerek, gizli hazinesini diğer nur zerreciklerinde oluşmayan bir çehreyle, yeni kelâm ile seyretmek istedi. Bu istek oluştuğu anda, “Allah” ismini bu nur katresinde kendisini tanımlamak için kendisine uygun isim olarak gördü ve “Nur-i Muhammedi” içeriğinde Allah ismini zâtına ayna yaptı.

Mutlak benlik, “Allah” ismiyle isim alıp gizli hazinesini seyredince; önce ilim sıfatıyla kendisindeki tüm mânâlara nazar etti. Daha önceki katrelerinde tecellî eylemediği mânâlarını yeni katrede tecellî eyledi. Ve bu katreye de “Nur-i Muhammedi” denildi.

İlim sıfatı ve sübûtî sıfatların hayat bulması ile bu “Nur-i Muhammedi” şekillendi. Allah’ın en büyük sıfatı, tüm mânâlara hayat veren ilim sıfatıdır. Diğer sübûtî sıfatlar; irâde, kudret, kelâm, semi’, basar ve tekvîn hep bu ilim ile hayat bulur.

Yani mutlak hüviyet, diğer tüm katreler gibi bu katre nuru da gene kendi ilminde seyretmeye başladı. Bu seyrin içinde var edilenlerin onu tanıma ismi ise, “Allah” ismi altında gerçekleşti.

“Allah” isminin derin işaretine de bir göz atalım… “Allah” ismi, zâtın kendi seyir âlemine verdiği en büyük ve özel isimdir. Bir hayalî tanrı ismi değildir. Çünkü kelime-i tevhid, “Lâ ilâhe…” diyerek başlar.

İlâh, Allah’ın Esmâü’l-Hüsnâ’da geçen isimlerinden bir isim değildir. Çünkü sadece ilâh kelimesinin başında “lâ” (hayır) gelir; ama diğer hiçbir esmâ bu şekilde nefyedilmez. Örneğin; “Lâ hakîme illellah” şeklinde bir tabir kullanılamaz. Zira insanlardan da birçok hekim vardır ve birilerinin derdine derman olmaktadır, biiznillah.

“Allah” ismi şu şekilde okunur:


• Elif (ا): Mutlak zâta işaret eder.


• Birinci Lâm (ل): Zâtın kendi içinden açığa çıkardığı sıfatlara işaret eder.


• İkinci Lâm (ل): Bu sıfatların açılımı olan ve Esmâü’l-Hüsnâ şeklinde bizlere sunulan mânâlara işaret eder.


• Hâ (ه): Melekût âlemiyle başlayan ve etkileşimle Ef’âl âlemine işaret eder.

Demek ki “Allah” ismi, zâtın kendi içinde bir katre nur olan “Nur-i Muhammedi” bünyesinde tanıtımını yaptığı seyrin anahtarıdır. “En güzel isimler Allah’ındır. O hâlde O’na bu isimlerle dua edin.” (A’râf, 7/180)

Allah ve halifesi, yani Abdullah konusuna gelince; bunu da şöyle izah edebiliriz… İnsan, “Allah’ın halifesi”dir. Yani “Allah” isminin başına “abd” (kul) kelimesi getirilerek oluşan “Abdullah” ismiyle düşünülmelidir.

• Tıpkı Elif (ا) gibi, insanın görünmeyen bir hüviyeti vardır. Bu, asıl benliğin hükmü altındaki sanal benliktir.


• Birinci Lâm (ل), insanın sıfatlarını tarif eder; ama bu sıfatlar, Allah’ın sıfatlarının hükmü altındadır.


• İkinci Lâm (ل) gibi, düşüncemizde oluşan mânâlar sınırlı olarak fiile dönüşür; bunlar da Allah’a bağlıdır.


• Hâ (ه) ise, fiillerimizin dünyada sınırlı ve dönüşümlü olarak zuhûr ettiğini gösterir.

Allah’ın seyir âleminde insan, “Nur-i Muhammedi” katresinde var edilen en şerefli mahlûktur. İnsan, HU ismiyle işaret edilen mutlak hüviyetin açılımının bir benzeridir.

Peki bu insan nerede var olmuştur?
Mutlak benliğin ilk kendisine tecellî ettiği ilmin içinde, nurandan alınan bir katre nurun içeriğinden… Ve yaratımı da bir ölçüye göre şekillenmiştir. Zira:
“Allah, her şeyi bir ölçüye göre yaratmıştır.” (Kamer, 54/49) Demek ki gördüğümüz her şey, Allah’ın ilmî seyri içinde zuhûr etmiştir.

Şunu kesinlikle unutmayalım ki, “Allah” ismi hiçbir dile tercüme edilemez ve hiçbir lügatte bunun birebir karşılığı olamaz. Tek isimdir ve o da Allah’tır. “Allah” ismi, mutlak zâtın gizli hazinesini açtığı ilk andaki özel ismidir. Hiçbir dile, hiçbir varlığa tercüme edilemez. Çünkü bu isim zâtîdir, mahlûkât diliyle ifade edilemez.

İşte sonra da yaratım planı olan Rahmân ve Rahîm’in bir katre nurda zuhûru oluşur. Özellikle Rahmân gelir: Tüm esmânın seyri açılır. Ardından Rahîm gelir: Bu esmâlar terkip hâlinde bir katre nurun içeriğinden oluşan sayısız katrelerde melekleri ve diğer varlıkları oluşturur. Rahmân ise: “O Rahmân’dır; Arş’a istivâ etmiştir.” (Tâhâ, 20/5) “Rahmân, Kur’ân’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.” (Rahmân, 55/1-4)

Velhâsıl; insanın hakikati Allah’ın ilmindedir… İnsan, esmâdan nasip almış; Allah’ın zâtına doğru, kendi rubûbiyet gücüne göre seyreden bir katre nurdan oluşan bir yansımadır. “Abdullah” ismi, bu yansımanın bilinçle secdeye kapanmasıdır. Zira kulluğun en yüce mertebesi, Allah’ın zâtına yönelmiş bilinçli bir teslimiyettir. Zira Allah: “Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) diye ferman eylemiştir.

Yorum yapın