İman hiçbir zaman kalkmaz. Her zaman belirleyici temel faktördür. Bu, sonsuza kadar da öyle kalacaktır.
İman, varlığın mayasıdır. Allah dilerse evreni yok eder, ama iman nurunu yok etmez; çünkü o nur, “Ol” emrinin yankısıdır. İman, hem yaratımın sebebi hem de dönüşün kapısıdır. Her nefeste diri kalan tek hakikat imandır. “Allah, iman edenlerin dostudur; onları karanlıklardan nura çıkarır.” (Bakara 257) İman, kalpte yanmadan sönmeyen bir kandildir.
Zira Bakara Suresi’nin son ayetlerinde Âmenerrasûlü diyerek, Resûlün dahi iman ettiğini söyler. Bu ayet, imanın hiçbir beşerin değil, bütün mahlukatın temel hâli olduğunu gösterir.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz dahi imanı beyan ederek bize şunu öğretmiştir: İman, sonu olmayan bir seyirdir; çünkü Allah’ın zatı sonsuzdur. “Resûl, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de.” (Bakara 285) Peygamberin imanı bile, sonsuz bir arayıştır.
Çünkü karşında bir hudutsuz nur var, nurun yansıdığı vech var ve asla zatına muttali olamayacağın mutlak zat var.
İmanın gayesi görmek değil, yönelmek; anlamak değil, teslim olmaktır. Hudutsuz nurun kaynağı bilinemez, ama nuru hissedilir. Bu yüzden iman, idrakle değil, teslimiyetle yürür. Zat’a ulaşmak imkânsızdır; ama O’na yönelmek mümkündür. “Gözler O’nu idrak edemez; O, bütün gözleri idrak eder.” (En‘âm 103) Nur görünmez; ama her şeyi görünür kılar.
Dolayısıyla iman, sonsuza kadar devam eder ve asla sonu gelmez. Çünkü iman, Allah’ın cemaline yönelmiş bir ebediyet yürüyüşüdür. Cennette bile iman bitmez; çünkü orada da tecelli sürer. Her an yeni bir cemal seyri, yeni bir iman derinliğidir. “O, her gün bir iştedir.” (Rahman 29) İman, kalbin sonsuzlukla attığı ritimdir.
İman ederken delil arama, kayıtsız şartsız imanda daim ol ve imanın yolunda yürü. Delil aramak aklın gereğidir; ama iman aklın sınırlarını aşar. Delil bulunca inanmak bilgi olur, delilsiz inanmak teslimiyet olur. Hakikat, aklın değil, kalbin huzurunda açılır. “Onlar gayba iman ederler.” (Bakara 3) Delil arayan görür; iman eden bulur.
Sakın ha sakın imanını delile bağlı eyleme. İman, kayıtsız şartsız gayba iman etmektir. Gayba iman, görmeden sevmektir. Görmeden sevmenin karşılığı vuslattır. Allah’a iman, bilinmeyeni sevmektir; çünkü bilinen zaten sınırdır. İman, sınırsıza yönelmenin adıdır. “Görmedikleri halde Rahman’a saygı duyarlar.” (Mülk 12) İman, bilinmeyenin kapısına teslim olmaktır.
Yoksa şeytan aldatır. Zira şeytanî kuvve, donelerden yola çıkarak zihinsel oyunlar ortaya çıkarır ve kişiyi özüne ulaşmaktan mahrum eder.
Şeytan, delilleri kullanarak inkârı süsler. Akla dayalı iman, şüpheye karşı savunmasızdır. Kalp iman ettiğinde, şeytanın delili boşa düşer. Çünkü şeytan aklı kandırır ama kalbe dokunamaz. “O, size Allah hakkında vesvese verir.” (Nâs 4) Şeytanın en sevdiği iman, delille kurulandır; çünkü delil kırılınca iman da kırılır.
İmanda derinleşmek için de en iyisi enfustaki kitabı okumaktır. Enfüs (iç) kitabı, insanın kalbinde yazılı olan ilahî sırdır. Kâinat bir sayfa, insan bir kitaptır. İmanda derinleşmek isteyen, kendi iç kitabını okumalıdır. Çünkü Allah’a giden yollar, insandan geçer. “Biz onlara kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz.” (Fussilet 53) Dışını okuyan bilgi bulur, içini okuyan iman bulur.
İşte o zaman kişi uyanır ki, bu da ancak zikirle olur. Zikir, kalpteki iman kıvılcığını alevlendirir. İman zikirle canlı kalır; zikir kesilirse, iman uykuya dalar. Zikir, ilmin değil, aşkın diliyle konuşur. “Beni zikredin ki Ben de sizi anayım.” (Bakara 152) Zikir, imanın nefesidir; kesilirse kalp boğulur.
Ama satırlar okuna okuna hayal dünyasında dolaşıma devam ederse, bir yere varılmaz. Bilgi, zikirle birleşmezse hayal olur. Kitaplar ancak kalbe indiğinde diriltir. Sadece okumak yetmez; okunanla yaşamak gerekir. İlim eylemsizse, kalbi doyurmaz. “Onların kitapları var; ama ondan fayda görmezler.” (Cuma 5) Bilmek yetmez; hissetmek iman doğurur.
Sen, zikirler özüne doğru yol alarak, sadrındaki satırı oku ve yükselerek huzura er. Sadr, kalbin yazı tahtasıdır. Her zikir, o tahtadaki yazıyı parlatır. Özünü okuyan kişi, kendini değil, kendindeki Rabbin eserini görür. Huzur, okunan satırda değil, o satırı yazanda bulunur. “Biz sana göğsünü açmadık mı?” (İnşirah 1) Kalbini okuyabilen, Rabbini dinlemeye başlar.
Eğer okuduğun satır sadrındansa, hemen hissini bizzat yaşarsın. Yoksa bir TV dizisi seyreder gibi, hayalini kurup hayalen yaşarsın ve sonra da eski yaşama devam edersin.
Gerçek bilgi, hisle yaşanandır. Kalpten gelen söz kalbi ısıtır; kulaktan gelen unutulur. Hakikat seyir değil, haldir. Onu dışarıda değil, kendi içinde bulursun. “Onlar işitmezler, çünkü kalpleri mühürlenmiştir.” (Bakara 7) Hakikat seyredilmez, yaşanır.
Bir TV dizisini seyreder gibi hayıflanıp heyecanlanmadan, kendi varlığını seyretmeye daldığında, işte o zaman uyanmaya başlarsın.
Varlığını seyretmek, nefsin değil, ruhun aynasına bakmaktır. Bu seyir, faniden bakîye geçiştir. Kendine dışarıdan değil, içeriden baktığında, benliğinin ardındaki hakikati görürsün. “Kendini bilen, Rabbini bilir.” Benliği seyreden, perdeyi deler.
Uyanmayla beraber yaratılışı seyreder ve mutlak yaratıcıya uzanırsın. Uyanmak, görmek değil, tanımaktır. Yaratılışı temaşa eden, Yaratan’ın eserindeki kudreti hisseder. O zaman ilim, marifete; marifet, muhabbete dönüşür. “Göklerde ve yerde nice ayetler vardır; yanlarından geçerler de yüz çevirirler.” (Yusuf 105) Uyanan göz, kâinatta Allah’ın imzasını görür.
Hakikate doğru seyrin sonucunda, Mutlak Var olan Allah’ın cemaline dönersin ve vechi (yüzü, yönü) önünde secdeye dalarsın.
Hakikate ulaşmak, yolculuğun sonu değil, başlangıcın farkına varmaktır. Cemal seyri, gözle değil kalple olur. Secde, alnın yere değil, benliğin hiçliğe kapandığı andır. Hakikat yolcusu, sonunda susar; çünkü artık “Ben” kalmaz, yalnız O vardır. “Secde et ve yaklaş.” (Alak 19) Cemal’e varan, kelimeleri bırakır; çünkü söz, o nurun yanında gölgedir.
Ve artık anlarsın ki, var edilen tüm varlıklar, O’nun sıfatlarının veya esmâsının yahut ef’âlinin (fiillerinin) asla ve asla tezahürü değildir. Böyle olsaydı, hulûl olurdu.
Varlıklar, Allah’ın aynasıdır ama kendisi değildir. Esmâ’nın işareti vardır, zatın payı yoktur. Tecellî, hulûl (Allah’ın bir şeye girmesi) değildir; çünkü Allah hiçbir şeye girmez, her şeyi kuşatır. Hakikati idrak eden, ayrılığı değil, bağlılığı görür. “O, hiçbir şeye benzemez; O, her şeyi işiten, her şeyi görendir.” (Şûrâ 11) Aynada görünen yüz, aynanın içinde değildir.
Tüm yaratılmışlar, Allah’ın fiilinin sonucu var ettiği mahlûklardır. Hiçbirini asla ve asla esmânın zuhûriyeti (yansıması) olarak isimlendiremeyiz.
Fiil, esmânın değil, kudretin eseridir. Allah, esmâsıyla bildirir, fiiliyle yaratır. Esmâ’yı mahlûka bağlamak, kudreti mahlûklaştırmaktır. Varlık, sadece kudretin sonucudur, bizzat kudret değildir. “O, dilediğini yaratır.” (Âl-i İmrân 47) Yaratılan fiil, Yaratıcı’dan bir parça değil, O’nun iradesinin eseridir.
Ama Allah, yarattığı varlıklarını sıfat, esmâ ve ef’âliyle yaratmış olduğu levhasının üzerinde istediği şekilde dokuma yaparak var eylemiştir.
Levh-i Mahfûz, kudretin yazı tahtasıdır. Allah, kalemiyle o levhaya dilediğini yazar. Bu yazı, kaderin ilmidir. Levh üstündeki her nakış, O’nun takdirinin izidir. Bu dokuma, ilahî sanatın nefesidir. “Biz her şeyi apaçık bir kitapta yazdık.” (Yâsîn 12) Levh, kaderin dili; kalem, kudretin elidir.
Örneğin ressamın levhasının üzerine çizdiği resimle asla hulûl söz konusu değildir. Ama ressam, levhasının üzerinde sıfatıyla ve kuvveleriyle fiillerde bulunarak, zihnindeki eserinin bir kısmını resmetmiştir.
Yaratıcı ile yaratılmış arasındaki ilişki, ressam ile tablo gibidir: tablo ressamın içindedir denemez, ama izinde ressam vardır. Allah da varlığa hulûl etmez; fakat varlığın her zerresinde O’nun “kün” (ol) emrinin izleri vardır. “Yeryüzünde ve nefislerinizde nice ayetler vardır.” (Zâriyât 20–21) Ressam, çizgilerde görünmez; ama her çizgi ondan haber verir.
İşte kâinatta da aynı böyledir. Allah’ın ilmiyetinin bir noktasının levha üzerinde dokuma yapmasıdır. Kâinat, ilahî ilmin tezahürüdür. İlmin bir noktasından doğan bu evren, sonsuzun küçük bir yankısıdır. Kudret, her an o levhayı diri tutar. Bu yüzden varlık, durmaz; her an yeniden yaratılır. “O, her an bir yaratmadadır.” (Rahmân 29) Kâinat bir nakıştır; her an yeniden dokunur.
Ve levhanın üzerindeki bu bir nokta ilimle, Allah’ın ilmiyeti sınırlanmadığı gibi, bu bir nokta ilmiyetini yansıtıp âlemleri dokudu diye de O’nun ilmiyetinden bir şey eksilmedi.
İlahi ilim, paylaşıldıkça azalmaz. Aksine, tecellî ettikçe varlıklar çoğalır ama kaynak tükenmez. Bu, “Ol” emrinin kesintisizliğidir. Her yaratım, ilmin bir yansımasıdır; ama ilmin kendisi değildir. “De ki: Rabbimin sözleri için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden deniz tükenirdi.” (Kehf 109) İlim güneş gibidir; ışığını verir ama kendinden eksilmez.
Mutlak Var ile varlıkları sakın ha birbirine karıştırma. En büyük sır, “Varlık” ile “Varlığın Sahibi”ni ayırt edebilmektir. Allah’ın varlığı zatîdir; bizimki emanet. Mutlak olan O’dur; biz O’nun “ol” deyişiyle varlık bulmuş gölgeleriz. “Allah, her şeyden müstağnidir.” (Ankebût 6) Mutlak var, sahip değil; sahip olunan değildir.
Varlık tek değildir. Mutlak Var ise tektir. Eğer varlık tek olsaydı, somut ortamda ayrı bilinçler olamazdı. Çokluk, birliğin tecellîsidir. Allah tektir, ama o teklik, farklı bilinçlerde görünür. Çokluk vehimdir, ama hikmetlidir. Çünkü birlik, çoklukla bilinir; çokluk, birliğe döner. “Allah bir’dir.” (İhlâs 1) Birlik, çoklukla görünür; çokluk, birliğe secde eder.
Oysaki her bir yaratılan, ayrı bir bilinçle yaratılmıştır. Bunu her bir yaratılmış için düşünebiliriz. Her varlık, Allah’ın farklı bir ismine ayna olur. Her bilincin yönü farklı olsa da, kaynağı birdir. İnsan, taş, melek veya yıldız… Her biri aynı kudretin farklı tınısıdır. “Her şey O’nu tesbih eder, fakat siz onların tesbihini anlamazsınız.” (İsrâ 44) Her varlık, kendi lisanınca secde eder.
Ama Mutlak Var olan Yaratıcı tektir ve yaratılanı var ederek, yaratılanın gözünden yaratılana ait seyir oluşturarak bilinmek istemiştir. “Bilinmek istedim” sırrı, yaratımın özüdür. Allah, kulun gözünden kendini temaşa eder. Bu, varlığın gayesidir: kulun içinde Rabbin tecellîsiyle bilmek. Her bilinç, o bilginin aynasında parlayan bir damladır. “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim; mahlûku yarattım.” (Kudsî hadîs) Allah, kuluyla kendini seyreder; kul, Allah’la kendini tanır.
İman, varlıkla başlayan ama Mutlak Varlığa yönelen bir sonsuzluk yolculuğudur. Hakikatin farkı, hulûl ile tecellî arasındaki çizgide saklıdır. Hulûl sapmadır; tecellî, nizamdır. Her şey Allah’tandır ama hiçbir şey Allah değildir. Bu dengeyi kuramayan, hakikati mecaza karıştırır. Zat’a ulaşılmaz; fakat Zat’a yönelmek mümkündür. O yönelişin adı imandır.
İman, delille değil teslimle yürür. Aklını bırak, kalbinle gör. Zikir, kalbin nefesidir. Nefesin kesilirse iman uyur. Kudret dokumasını seyret, ressamı değil resmi oku. Mutlak Var, tektir; çokluk O’nun ilminde gölgedir. Yaratılış, bilginin değil, bilmenin yansımasıdır.