272) DÖRT MAKAMDA ENSEYE TOKAT HİKÂYESİ

Şeriat, tarikat, hakikat ve marifet… Nedir bu kavramalar? Önce halk içinde meşhur olan bir hikâye var. Onu aktarayım. Ki olayla yakından uzaktan ilgisi yok. Enseye tokat hikâyesi…

[“Enseye tokat’ menkıbelerinden belki de en bilineni “şeriat, tarikat, hakikat, marifet” mertebelerini anlamaya çalışan talebenin bir mürşidi kamile konuyu sormasıyla başlar. “Bunu en kısa yoldan anlayabilmen için evladım var git, şu karşı caminin avlusunda abdest alan dört kişi vardır, enselerine birer tokat at, sonra gel sana izah edeyim” der usta. Talebe söyleneni yapar, saha araştırması başlar. Tokadı yiyen deneklerin ilki arkasını döner ve aynen tokadı bizimkine iade eder. İkincisi ise arkasını döner lakin nefsine hâkim olup karşılık vermez, ‘uğraşma benle, var git işine” diye bizimkini başından savar. Üçüncüsü ise tokadı yer ama karşılık vermek bir yana dönüp arkasına bile bakmaz. Tokadı yiyen dördüncü ise döner, bizim araştırmacı talebenin elini öper ve “şükür Ya Rabbi” der. Ustanın yanına dönen talebemiz bu farklı tepkilerin hikmetini sorar; “Birinci kişi şeriat mertebesinde idi, onun için sana hakkı olan kısas ile muamele etti. İkincisi tarikat kapısında idi ve nefis mücadelesini hatırlayıp, işin içine nefsi karıştığından sana karşılık vermedi. Üçüncüsü hakikat bilgisini içselleştirme yolunda, her şeyin Hak’tan geldiği zikriyle, kendisine vuranın kim olduğunu dahi merak etmedi, tevekkül etti. Dördüncüsü marifet sahibi imiş ki her şeyin Hak’tan geldiğini bilmekle birlikte şükrünü göstermeyi de ihmal etmedi. Zaten sende Hak’tan gayrisi varsa, vicdanın gereği karşısında utanıp pişman gelmen kısasın en latifi olup, bu dahi irşat ediciydi. Velhasıl hepsi de senin yanlışından dönüp doğruya yönelmen için Hak tealanın kişilerin manevi derecelerine göre, yerli yerince müsaade verdiği tutum ve davranışlardır… Kişi kendini bilmek gerekir!”] Hikâye böyle ve bu hikâyenin birçok versiyonu vardır.

Şimdi olayı deşelim…

Aziz kardeşim, ne şeriat dönüp tokat vurmaktı. Ne tarikat sinirlenip bakıp tokat atmaktan vazgeçmekti. Ne de hakikat dönüp tanımak için bakmak, ne de marifet gidip tokat atanın elini öpmekti.

Bu ve benzeri tüm hikâyeler gerçeği yansıttırmadığı gibi, gerçeğin peşinde at koşturanları bambaşka adrese göndermektir. Çünkü şeriat, tarikat, hakikat ve marifet ayrı ayrı tepki merkezleri olmayıp, her biri aynı olayın başka görünen yönleridir.

Bu dört kavramı birbirinden ayıranlar, farkında olmadan uçurumun kenarında düşüp kendilerine yazık ettiler. Bu olayı iyice fark etmek için, asrı saadete bakmamız gerekir. Hiçbir sahabe bu dört kavramı ayırmamış ve her biri kendi çalışmasına yoğunlaşarak rabbiyle ünsiyet elde etmiştir.

Allah bize bir din sunmuştur. Bu din, bizim içinde olduğumuz yaratım planımız ve bizimle bu yaratım planının ilişkisini sunar. Bu ilişki bize sunulurken, bizim işlemeyi gerektiren bazı hususlar mevzubahistir. Bu işlenecek eylemler, bize bir ruhi duygu yaşatır.

İşte eylemlerin şekli ahvaline şeriat denilirken, bu ahval işlenilirken, yürüdüğün yola tarikat denilmiştir. Zaten “tarik” Arapça bir kelime olup, yol anlamına gelir. İşte yolda yürürken hissedilen ruhi zevklere hakikat denilirken, bu ruhi zevklerin kişide oluşturduğu bütünleştirme hissine de marifet denilir. Yoksa bu dört kavram ayrı ayrı meşguliyetler olmayıp, kişiyi böyle anlam kargaşasına sürüklemek de, akıl mantık kârı değildir.

Hele hele bazı cemaatler bu hikâyeyi ayrı bir versiyonla anlatarak, bilmem gidip vaaz veren hocaya tokat vurmuş, hoca da kızıp karşı tokat vurmuş, ee işte hoca şeriatta yaşıyor. Siz ondan uzaklaşın, ondan bir şey alamazsınız diye masonların uydurdukları hikâyelerle avunmak kadar da garipsenecek bir hal oluşmamıştır.

Bilelim ki, İslam bir bütündür ve asla ayrı ayrı tanımlarla içeriği bölünemeyecek kadar asildir. Kim ki bölerse veya İslami içeriklere ayrı manalar yükleyip bizleri, ehlisünnet yolundan ayırırsa, bilelim ki o, dostumuz değil, düşmanımızdır.

Ya cahillikten bu yola başvurmuş öylece müritlerini motive etmiştir. Veya ikiyüzlü davranarak bizleri dini İslami mübinden uzaklaştırmak istiyor. Uyanık olalım ve İslam’ı iyice öğrenelim…

Şeriat, tarikat, hakikat ve marifet; bir nehrin kaynağı, akışı, derinliği ve denize kavuşması gibidir. Ayrı ayrı gibi görünseler de aynı hakikatin farklı katmanlarıdır. Şeriat, ilahi emrin dışta tezahür eden disiplinidir; tarikat, bu disiplini kalbe taşımaktır; hakikat, kalpte tecelli eden nurun farkına varmaktır; marifet ise o nurla “Bilen”in bilgisiyle bakabilmektir.

Bu dörtlü yolun tamamı, “İslam’ın özü” olan tevhidin farklı yansımalarıdır. Parçalamak, hakikati bölmek olur. Kişi bu basamakları ayrı değil, birbirini tamamlayan hâller olarak yaşamalıdır; aksi hâlde “ilim” onu birleştirmez, böler. Tasavvuf ehli der ki: “Şeriatsız hakikat zındıklıktır; hakikatsiz şeriat da şekilciliktir.”

“Bu din, Allah katında İslam’dır.” (Âl-i İmrân, 19) “Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın, bölünüp parçalanmayın.” (Âl-i İmrân, 103) “O sizi seçti ve dinde üzerinize bir zorluk kılmadı; atanız İbrahim’in dinine uyun.” (Hac, 78) “Rabbimiz! Bizi Sana teslim olmuş kimseler kıl.” (Bakara, 128)

“Din nasihattir.” (Müslim, İman 95) “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhârî, İlim 11) “Ümmetim dalalet üzerinde birleşmez.” (İbn Mâce, Fiten 8)

Hakikat, şeriatın içindedir; marifet, tarikatın kalbindedir. Yol, senin yürüyüşündür; mürşid, senin kalbindeki ışığı fark ettirendir. İslam bir bütündür; parçalayan, tevhidi yıkar. Gerçek mürid, dört kapıyı birden geçendir: dışta edep, içte sevgi, gönülde tefekkür, ruhta teslimiyet. Uyanık ol! Zira dinini bölen, seni senden böler.

Şeriat: Emre uymaktır. Tarikat: Nefsi arıtmaktır. Hakikat: Hakk’ı her şeyde görmektir. Marifet: Görülen her şeyde Hakk’ı sevmektir. Bu dört makam, bir zincirin halkalarıdır; biri koptuğunda diğerleri de dağılır. Tevhid ehli, bu zinciri kalbinde taşır, dilinde değil. İslam bir bütündür; bütünlüğü koruyan, hakikatin nuruyla yaşar.