390) AŞKTA FENÂ, EL VEDÛD İLE BEKÂ YOLCULUĞU

Aşkta yok olup yol alırsın fenâya. El Vedûd’la ise, hayat bulursun; “hep” var olursun “Hay”la, yaratılış gayene erersin “var”lıkla. Bil ki yolculuğun hedefi fenâya değil, varoluşun amacı “bekâ”yadır. Çünkü dilemiş ki Biri, O’nun adıyla seyreylesin.

Dikkat edelim ki aşkın ruhunda sömürü yatar; kişiyi sınırlı bir mekânla kayıtlar. Ama El Vedûd esma tecellisinde ise, sevip sevilmek ve varoluş amacına uyumlu “Hay”la hay olup, mutlak yolculuğa uğurlar.

Hep dikkat edelim ki, El Vedûd esma tecellisi olan muhabbet akışını unutup aşka takılanlar ve bir üst seviyeye geçemeyenler, takıldıkları yerde kalmaya mahdutturlar.

Allah’a ermeyi ve mana ilmini getirip sadece aşka sığdıranlar, mana yolculuğunun kabında kalıp sonsuzlukta varlığı müşahede etmekten mahrum olurlar.

Ben aşkta fenâyı, kabuğu kıran ilk darbe olarak görüyorum; ama kabuğu kırmak, meyveyi çöpe atmak değildir. Aşk, nefsi silkeleyip yerinden oynatır; kişi, eski benliğinin dar kalıplarını kırmaya başlar.

“Ben” dediği put sallanır, konfor alanı çatlamaya yüz tutar. Bu hâl, fenânın giriş kapısıdır; ama kapıda kalana “yolcu” denmez. El Vedûd devreye girdiğinde ise sahne değişir:

Artık nefsi yakıp yok etme telaşı değil, Allah ile var olmanın huzuru başlar. “Hayy” adıyla diri olanın önünde, “ben” dediğim varlığın gerçek anlamını fark ederim. İşte bu yüzden, hedefi fenâda durdurmak değil, bekâ ile taçlandırmaktır.

Aşkın ruhunda sömürü yattığını söylerken, duygunun kendisini değil, yanlış kullanımını işaret ediyorum. Aşk, tek noktaya kilitlenmiş yoğun bir çekimdir; kalbi bir kişiye, bir hâle, bir duyguya mıhlayabilir. Bu mıh, bazen maşuka, bazen şeyhe, bazen de kendi içindeki “aşık olma hâli”ne çakılır. Kişi, bunun adına “fena” der ama aslında orada bir mahkûmiyet vardır.

Mekân daralır, bakış daralır, idrak daralır. El Vedûd ise, aynı çekim kuvvetini sonsuza açar; sevip sevilmenin ufkunu bir kişiden alıp, Hakk’ın bütün tecellilerine yayar. Böylece muhabbet, kulun içinden tüm âleme akar.

El Vedûd esma tecellisini, yaratılış gayesiyle uyumlu bir akış olarak okuyorum. O tecelliyle kul, sevmenin de sevilmenin de Allah’tan gelen bir emanet olduğunu kavrar.

Sevdiğini Allah için sever, sevilmeyi Allah’tan bilir. “Ben seviyorum.” cümlesi bile, “Bende sevdiren O’dur.” idrakine dönüşür. İşte o zaman sevgi, kişiyi kendi üstüne kapatmayan; tam aksine, varoluş amacına uygun bir “hayat bulma” hâline gelir. “Hay” ile hay olmak dediğim şey budur: Canlılığını, dünya hevesinden değil, Rabbin nefesinden almak.

Aşka takılıp bir üst seviyeye geçemeyenleri, kapının önünde çadır kurmuş yolculara benzetiyorum. Kapının güzelliğine vurulmuş, içeri girmeyi unutmuşlar.

Aşkla sarhoş olup muhabbeti unutan, fenâyı konuşup bekâyı aklına bile getirmeyen nice salik gördüm; hâli hep aynı: Çok yanmış, az olgunlaşmış… Çok savrulmuş, az yerleşmiş… Ben bunun için “aşk kabında donmak” diyorum.

Oysa mana yolculuğunun lezzeti, sadece yandığın yerde değil; yandığını anlayıp piştiğin, piştiğini bilip bekâya yürüdüğün yerde başlar.

Allah’a ermeyi ve mana ilmini sadece aşka sığdıranlar, aslında Hakk’ın sonsuz tecellilerini dar bir kalıba hapsetmiş olurlar. Oysa mana yolculuğu, El Vedûd’un teneffüs ettirdiği muhabbetle genişler.

Aşk, kabın içindeki ilk kaynama; muhabbet ise, kabı taşıran ve denize döken hâl… Kabın içinde kalan, sadece kendi sesini duyar; denize karışan, dalganın sesini Rahman’ın nefesi olarak işitir. Sonsuzlukta varlığı müşahede etmek dediğim sır, işte bu: Kendi sınırımı bilip, o sınırdan sonsuzluğa bakabilmek.

Son söz olarak nefsime şunu söylüyorum: “Aşkta fenâya kilitlenme, El Vedûd’la bekâya yürü. Kendini yakmakla övünme; Allah ile var olmanın edebiyle süslen. Aşk seni bir noktaya mıhlıyorsa, El Vedûd seni bütün varlığa açacaktır.

Yolculuğun hedefi, kendini silmek değil, kendini Allah ile okumaktır. Aşk seni kapıda sarhoş bıraktıysa, muhabbet seni içeri buyur edecektir.”