Diyelim ki tüm insani değerleri içeren bir tablo sana sunuldu. Sen de tümüne teslim olup uyguladın. Dolayısıyla erdemli oldun. Ama imani konuda bir tek bozuntu itikadında varsa, Allah’ın tüm o erdemli hareketlerinin karşılığını ve kazandığın tüm değerlerini sıfırlayacağını unutma.
İman bir ağacın kökü gibidir, ameller ise dallarıdır. Kök çürürse, dallar da meyve vermez. Hakiki erdem, sahih imanın meyvesidir.
Unutma ki, şeytanın iman ehline en güçlü silahı sağdan yaklaşmasıdır. Zaten doğrudan soldan yaklaşsa, hemen tanınır. O yüzden sağdan yaklaşıp bazı farz amellerden alıkoyan bid’at olan amelleri, şirin gözüken itikatları ve süslü gösterilen amelleri güzel gösterip doğru yoldan uzaklaştırır.
Şeytan, insanı günahlarla değil, ibadet zannıyla yanlışa sürüklediğinde en tehlikeli tuzağını kurmuş olur. Bu yüzden feraset, hak yolcusu için en büyük hazinedir.
İşte sen, feraset sahibi olan iman ehli, şeytanın sağdan yaklaşmasını iyice tahlil et. Bil ki bu dünyaya hiçbir isim altında asla geri dönmeyeceksin. Gününü kurtarmanın derdine düşme, sonsuzluğunu kurmaya odaklan ve o vecihle yaşantını düzenle. Dünya bir gölgedir, ahiret ise hakikattir. Akıllı olan, gölgenin peşine değil, hakikatin izine düşer.
Şeytanın en son kullandığı ve hiç sevmediği tekniği damara inip dolaşmasıdır. Bu onun en son başvurduğu saldırıdır.
Zira bu onun son başvurduğu yoldur. Çünkü iman ehlinin kalbi zikirle meşgul olduğunda, içte duramaz ve oradan uzaklaşmak zorunda kalır. Kalp zikrin nuruyla doldu mu, şeytan orada barınamaz. Zikir, kalbin kalesidir; kaleyi nurla dolduranı şeytan istila edemez.
Önceden önlem alıp kulun aklını hak yolundan çelmesi, onun için çok daha sevecendir. Şeytan, insanın nefsindeki boşluklardan içeri girer. O boşlukları ilim, zikir ve takva ile doldurmazsak, şeytan vesveseleriyle doldurur.
Ayette Rabbimiz der ki: “Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni ayartmaya çalışırsa, hemen Allah’a sığın.” (Fussilet, 41/36). İstiâze, yani “Eûzü billahi mineş-şeytânirracîm” demek, kalbe bir nur perdedir. Bu perdeyi çeken kul, vesveseyi hakikate dönüştürür.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurdu: “Muhakkak ki şeytan, insanın vücudunda kanın dolaştığı gibi dolaşır.” (Müslim, Selâm, 24). Bu yakınlık, şeytanın sürekli tetikte olduğunu gösterir. Ama zikrin nuru, kalbi öyle bir aydınlatır ki, şeytanın dolaştığı damar dahi bir nur nehri olur.
İşte şeytanın şerrinden uzaklaşmak için farzlara ehemmiyetle önem verelim. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin öğrettiği ve önerdiği nafile ibadetlerle Hakk’a yaklaştıkça yaklaşalım.
Farzlar iman kalesi, nafileler surlarıdır. Kul, bu kaleyi hem korur hem süslerse, Rahman’ın dostluğunu kazanır. Öylece şeytani kuvveyi kendimizden def edip kulluğumuzu yaşayıp dünyayı öylece noktalayalım. Yoksa yazık ederiz. Şeytanın tuzaklarına düşmeyen kul, Allah’ın dostluğunu kazanır. Asıl mesele şeytanı değil, nefsi mağlup etmektir.
Kalbini sürekli zikirle besle; şeytan zikirsiz kalpte yuva kurar. Farzları muhafaza et, nafilelerle kaleni güçlendir. Bid’atten uzak dur, sünnete sıkı sarıl. İstiâzeyi dilinden düşürme; “Eûzü billahi mineş-şeytânirracîm” kalbin kalkanıdır.
Dünyayı geçici, ahireti baki bil; gününü kurtarma derdine değil, sonsuzluğu kazanma gayretine düş. Şeytanı yenmek için nefsi yen; çünkü en büyük cephe, kulun kendi içindedir.
İşte ey nefsim! Şeytanın hileleri bitmez, ama Allah’ın rahmeti sonsuzdur. Farzlarda sebat eden, zikrini çoğaltan, sünnetten ayrılmayan bir kul, şeytana pabuç bırakmaz. Asıl kazanç, dünyayı değil, ahireti kazanmak; asıl kurtuluş, şeytandan değil Rahman’a yönelmektir.