184) DERİN UYANIŞA DOĞRU ADIM ADIM

Allah ile bir olmak, birleşmek ve Allah’a yaklaşmak gibi tabirler hep duymaktayız. Bunların aslı var mıdır? Ayetlerde bunun için hangi tanımlamalar yapılmıştır? İnsanlar bu tanımlamaları nasıl anlamıştır? Bu konuya az değinelim. Öncellikle bu konudaki bir ayete ve bir hadise göz atalım. Sonra da inşallah konunun izahına geçelim. Ayette rabbimiz şöyle der; “Her kim Allah’a kavuşmayı umarsa (yercû likâa(A)llâhi), Allah’ın süresi gelmektedir. O işitici ve bilicidir.” (Ankebût Suresi 5. Ayet).

Burada “likâullah” yani Allah’a kavuşmak, asla zatıyla birleşmek değildir; bilakis Allah’ın huzuruna çıkmayı, O’nunla buluşma şuuruna ermeyi işaret eder. “Kavuşmak” kelimesinin zahirî anlamıyla bir birleşme değil, “O’na rücu” etmek, yani emrine boyun eğmek olduğunu hatırlatıyor. Hakikatte kavuşma, kulun Allah’ın vaadine iman ederek O’nun huzuruna hazırlanmasıdır. Ayet, sürecin zamana bağlı bir seyir olduğunu, acele değil teslimiyet gerektiğini öğretiyor.

Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah Teâlâ Hazretleri şöyle ferman buyurdu:” “Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mümin kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüde düşmedim: O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem.” (Buhârî, Rikak 38.)

Bu hadiste geçen “yaklaşmak” ifadesi, aslında “Allah’a ait olan niteliklerle ahlaklanmak” anlamındadır; Allah’ın zatıyla birleşmek değil, O’nun razı olduğu şekilde varlığımızı işletmektir. “Ben onun işittiği kulağı olurum” cümlesi, kulun fiillerinin, bakışının, işleyişinin ilahi ölçüyle şekillenmesidir. Buradaki yakınlık, sevgi ve rızaya mazhar olmaktır. Allah’ın kuluna olan sevgisi, kulun bütün varlığını O’nun iradesiyle görür hale gelmesiyle gerçekleşir.

Bu iki ulvi kelamdan sonra bilelim ki, “Allah ile insanın” literatürde kullanıldığı manasıyla birleşmeleri veya kavuşmaları mevzubahis olamaz. Böyle bir düşünce daha işin başında rotayı yanlış yere diktirir. İnsan mantıken bir birinin devamı olan kavramları mantık oyunlarıyla birleştirip gerçekmiş gibi sunabilir veya öylece doğruymuş gibi kabul edebilir. Oysaki aklın zekâ ile birleşerek insanın başına çektiği çuvalın farkında bile olmaz.

Allah ile birleşme iddiası, nefsin gizli oyunlarından biridir. Hakikatte insan, Allah’ın zatıyla birleşemez; çünkü Allah mutlak tenzih sahibidir. İnsan O’nun nurundan yaratılmıştır, zatından değil. Bu farkı bilmeyen, kolayca sapar. “Aklın imanla buluşması” ifadesi, tasavvuf yolunun mihenk taşıdır. Aklı imanla buluşturmak, aklı iptal etmek değil; akla istikamet kazandırmaktır.

Hakikati hissetmek için öncellikle aklın iman ile buluşması şarttır. Yoksa kısır döngüde kalan akıl patinaj yapıp yerinde sayması mukadderatı olur. Ve bu birleşme veya likasına ulaşma hakikatini asla anlayamaz. Tümüyle aklıyla ürettiği felsefelerin peşine takılır ve öylece yollarda heba olup gider.

Akıl tek başına yetersizdir; imanla birleştiğinde ise hakikatin ışığına kavuşur. Nitekim ayette: “Onlar ayakta iken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler.” (Âl-i İmrân, 191). Burada akıl ve iman beraber işler.

Bu hakikatlerin taalluk ettiği esas mekânı anlamak için Kur’anın belirlediği ana yol, iman ve ameli salihe bürünmektir. Öylece edindiği ilimle amel edip, amelden hâsıl olan nurla ötelere irfan ile ulaşmaktır. Sahabelere baktığımızda, onlar insanlığın yıldızı oldular. Bu yıldız olma prensibi, onların her hangi bir okulda akademisyenin dizinde bir şeyler okumasıyla oluşmadı. Onlar sarsmaz bir imanla Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimizin yoluna baş koymaları ile gerçekleşti. Bu kısa girişten sonra, Allah ile birleşme, Allah ile buluşma veya Allaha kavuşma gibi tanımlamaları, dile döküldüğü kadarıyla izah edelim.
İlim tek başına yetmez; amelin, yani yaşantının nura dönüşeceği gerçeği filhakikattir. Sahabelerin yıldızlığı bu nura teslimiyetlerinden gelir. Sahabeler, iman ve teslimiyetin canlı örnekleridir. Onların yıldızlığı, bilgiden değil teslimiyetten kaynaklanır. “Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz.” hadisi, bu hakikati özetler.

Konuya YAŞAMINDA DERİNLEŞ kitabımızda izah ettiğimiz şu satırlara kulak verelim; “Şimdi az düşünelim; “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”, Allah ismiyle işaret edilen aynada kendindeki sıfatları seyir etti, tabi Allah’ın halifesi olan insanda da seyir etti. Bu seyirle beraber özündeki manalara daldı. Bu manalar doksan dokuz diye özet olarak sunuldu. Mutlak zat; bu doksan dokuz manayı terkipleştirip on sekiz bin âlemi oluşturdu. Öylece ef’al âlemi başladı. Bu seyirlerinde bir sistem oluşturdu. Rastgele bir oluşum yok. Sonra son halka olarak varlık içre varlık olarak insanı var etti. Yani insan, on sekiz bin âlemi ile, doksan dokuz esma manası ile ve sekiz subuti sıfatı ile Allah’ın halifesi oldu. Ama gene de Allah ismiyle işaret edilen zatın sistemine tabi şekilde.”

Burada ana fikir şudur: İnsan “Allah’ın zatının bir parçası” değildir; O’nun ilmi nurundan yaratılmıştır. Bu fark, itikadî olarak çok önemlidir. “HU” zamiri, tanımlanamayana işarettir, aynıdır denilen şey ise “seyir”dir; birleşme değil, yansımadır.

Allah ile birleşme yoktur; “yaklaşmak” ve “likâullah” ifadeleri, “kulun Allah’ın razı olduğu şekilde yaşamaya yaklaşması” demektir. “Fena” kavramı, benliği yok saymak değil; benliği Allah’ın emrine göre yeniden düzenlemektir.

Akıl, imanla birleştiğinde istikamet bulur; iman olmadan akıl patinaj yapar. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yolu, sahabelerin yıldızlığının sırrıdır. “HU” zamirinin anlamını doğru kavrayın: O, tanımlanamayana işarettir. Zikir ve amel olmadan ilim biriktirmek, içi dolmamış kabı süslemek gibidir.

İnsan, halifelik sorumluluğu taşıyan bir varlıktır. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” (Bakara, 30) ayeti, bu hakikati haber verir. Halife olmak, zatla birleşmek değil; isim ve sıfatların tecellisini taşımaktır.

Bu olayın hakikatini çok az kişi bilir. Kendisini manevi ilimlere kaptıran insanlığın geneli ise, bunu Allah ile bir bütünleşme olarak sanır. Oysaki alakası yoktur. “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet” kendi cemalini Allah ismi aynasıyla seyir ettiği gibi, insan ismi aynasında da seyir edebilir. İnsan ayrı bir varlık olarak bu seyri yapar. Allah’ın vekili olarak değil, Allah’ın halifesi olarak bunu yapar. Zira insan Allah’ın zatından değil, Allah’ın ilmi nurundan var edilmiştir. Allah’ın ilmi nurundan var edilip kendisine sanal bir benlik verilmek suretiyle varlık giydirilmiştir. Öylece yaptığı her fiilin karşılığına da ulaşacaktır.

Burada ince bir ayrım vardır: İnsan Allah’ın bir parçası değildir, O’nun nurundan yaratılmış olup onun ilmiyle çepeçevre sarılmıştır. “Halife” oluş, Allah adına yaratmak değil, Allah’ın emanetini taşımaktır. İnsana verilen “benlik” sanaldır; bu, sınavın ve sorumluluğun gereğidir.

Böylece insanın iradesinin ne kadar büyük bir emanet olduğunu fark ederiz. Eğer insan yalnızca kukla olsaydı, sınav da anlamını yitirirdi. Halife olmak, kendi adına tercihler yapabilmektir. Bu tercihler ise ilahi adalet gereği insana yazılır.

Allah’ın nurundan yaratılan insan, O’nun cemalini seyir eden bir ayna gibidir. Aynadaki görüntü, güneşle birleşmez; ama güneşten iz taşır. İnsan da böyledir; Allah’ın nurundan pay alır, fakat O’nun zatıyla birleşmez.

Allah derken bunu da az izah ederek konuya devam edelim. Allah ismi, “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”in kendisine seçtiği ve kendi “havl ve kudretini, ilim ve azametini, celal ve cemalini” bu isimle isimlenerek seyredip kendisini tanımladığı isimdir. Dolaysıyla Allah dediğimizde, mutlak zatın kendisini tanıttığı kadarıyla kendi hüviyetine işaret ederiz. Ama kendisini tanımlamadığına ise, biz herhangi bir isim takamadan, ona “HU” der geçeriz. Arapçada “HU” işaret zamiri olup Türkçe karşılığı “O” demektir. Tanımlanamayana ancak bu zamir ile işaret edilip muhataba orası gösterilir.

“HU” işareti, bilinemez olan Zât’a işarettir. “De ki: O Allah birdir” (İhlâs, 1) ayetindeki “HU”, mutlak varlığın bilinemezliğine işarettir. Bu, insanın kavrayış sınırını aşan ulûhiyet alanını gösterir. “Allah” ismi, mutlak zatın kendi iradesiyle seçtiği bir isimdir. Bu isimle biz O’nu tanırız, ama O’nun özü yine de bizim kavrayışımızın ötesindedir. İşte “HU” burada devreye girer: İnsan idrakinin ötesine işaret eden, tanımlanamayan mutlaklıktır.

Allah ismi ile işaret edilen müsemma tanıtılırken, onun sahip olduğu sıfat ve isimleri de bizlere sunar. Öylece kendisi hakkında malumat verilir. Bu malumat ile de, tüm yarattığı varlıklar arasında seçtiği insanda kendi özelliklerini seyir etmeyi dilemiştir. Bunun için de insana kendi hükmü dâhilinde bir irade vermiş ve bu irade dâhilinde kendisine halife kılmış ve kendi sahip olduğu özelliklerin verdiği güzelliklerle bürünmesini istemiştir. En güzel boyanın kendi boyası olduğunu söylemiş ve insanların da bu boyayla boyalanmasını istemiştir.

Allah, isimlerini insanda görmek istemiştir. İnsan, “Allah’ın boyasıyla boyanmak”la yükümlüdür. Yani merhametiyle, adaletiyle, affediciliğiyle Allah’ın sıfatlarından pay alır. Halifelik, işte bu sıfatlarla yaşamakla gerçekleşir. “Allah’ın boyası! Allah’ın boyasından daha güzel boya kimindir? Biz O’na kulluk edenleriz.” (Bakara, 138). Buradaki boya, insanın esma tecellileriyle giyinmesidir. İnsanın hakikati, Allah’ın boyasıyla boyanarak değer bulur.

Şu ayetlere ve hadisi şerife kulak verelim; “Allah’ın boyası! Allah’ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? Biz O’na kulluk edenleriz.” (Bakara suresi 138) “Biz sizin sadece ve yalnız Allah’ın vechi için doyuruyoruz. Sizden bir karşılık da, bir teşekkür bile istemiyoruz. (İnsan suresi 9) Hz. Cerir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resülullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: “Allah, insanlara merhamet etmeyene rahmette bulunmaz.” (Buhâri, Tevhid 2, Edeb 27; Müslim, Fedail 66, Tirmizi, Birr 16)

Bu ayet ve hadisler, kulun Allah için işlediği amellerin karşılıksız bir ihsan olmasını emreder. Hakiki kulluk, beklentisiz hizmettir. Allah’ın boyasıyla boyanmak, merhameti kuşanmakla mümkündür. Ayetler ve hadisler burada Allah’ın boyasıyla boyanmanın özünü açar: Allah için yapmak, karşılık beklememek, merhamet etmek. Kulluğun en saf hali budur. Öylece sırra uzanan yolun önü bize açılmış olur.

İşte insanda genel bakışı itibariyle nefsi emmare olduğu için, nefsine zulmediyor. Günah işleyerek hakikatinden perdeleniyor. Öylece Allah boyasından uzaklaşıyor. Artık “HU adıyla işaret edilen mutlak hüviyet”, insandan da ideal manada istediği kuvvelerini seyir edemiyor ve burada insan nefsine zulmediyor. Zira insan, o mutlak seyirden mahrum olduğu nispette karanlıkta kalıyor. Çünkü insandan da “HU adıyla işaret edilen mutlak hüviyet” kendi manalarını seyredince, bunu insan kendisine verilen sanal da olsa şahsi benliği ile seyir ettiği için, insan da bundan zevk alıyordur. Zira insan Allah’ın vekili değil, Allah’ın halifesidir.

Nefse zulmetmek, insanın kendi fıtratına zulmüdür. Çünkü insan aslında Allah’ın tecellilerini seyredecek bir aynadır. O ayna paslanınca seyir bozulur. İnsan, Allah’ın halifesi olduğu için, kendi nefsine ettiği zulmün bedelini ağır şekilde öder. Nefsine zulmeden, Allah’ın seyir etmek istediği tecellilerin önünü kapatır. “Nefsine zulmedenler, ancak kendilerine zulmetmiş olurlar.” (Nahl, 33). İnsan, halife olma kıymetini ancak nefsin karanlığını aşarak gösterebilir.

Ama insan kendisine Allah’ı vekil tayin ederse, Allah insanın her işini görür. Bu da insanın hilafetini en mükemmel şekilde izhar etmesini sağlar. Yani insan, Allah’ın halifesi olup kendisini tüm şuuruyla Allah’a havale ederek Allah’ı kendisine vekil tayin ederek dünyadaki çalışmalarını sürdürürse, Allah’ın her zaman yanında olduğu fark edecektir.

Allah’ı vekil tayin etmek, insanın en büyük sığınağıdır. Çünkü halife olan insan iradesiyle seçer; bu seçimi Allah’a vekâlet vermek yönünde olursa, her işinde ilahi kudretin desteğini bulur. Bu, “Hasbiyallahu ve ni’mel vekil” ayetinin hayat bulmuş hâlidir. “Allah vekil olarak yeter.” (Ahzab, 3). İnsan, kendisini O’na havale ettiğinde, hilafet görevini hakkıyla icra eder. Çünkü halifelik, vekilliği doğru kavrayarak gerçekleşir.

İşte insan arındığında, nasıl ki “HU adıyla işaret edilen mutlak hüviyet” Allah ismi aynasında seyir eder, insan ismi aynasından da seyir eder. İşte buna Allah’a kavuşmak denilir. Allah likası olan bu kavuşma, insan ile Allah’ın birleşmesi değil, Allah ile yapılan seyrin insan ile de yapıldığı anlamına gelir. Bu çok önemli bir konudur. Olayı kavrayamayanlar, insan ile Allah’ın birleşebileceğini zannetmektedirler. Bu muhal olup böyle bir itikat, insanı İslam itikadının ötelerine atar.

Allah’a kavuşmak, bir birleşme değil bir seyirdir. Buradaki incelik, “seyrin Allah’la beraber” olmasıdır. Kavuşma, birleşme değildir. Kavuşma, huzura ermek ve ilahi seyri paylaşmaktır. “Her kim Allah’a kavuşmayı umarsa, bilsin ki Allah’ın süresi gelmektedir.” (Ankebut, 5). Bu kavuşma, kulluk bilinciyle olur. İnsan, Allah’ın aynasında tecelli eden manaları, kendisine bahşedilen benlikle seyreder. Bu, insanın Allah ile özdeşleşmesi değil, Allah’ın kulunu seyir malzemesi yapmasıdır.

İşte nefisimizi ölümle eğer temizlersek, hemen seyrimiz başlar. Nefsin ölümü demek, nefsin yok olması anlamında değildir. Nefsin istek ve arzularının boyut değiştirmesi anlamınadır. Yani bedensel isteklerin kalkıp yerine yaratım amacının isteklerinin yer alması anlamınadır.

Ölmeden önce ölmek, nefsin hak ile dirilmesidir. “Ölmeden önce ölünüz” sözü, nefsin hevasını terk edip hakikate yönelmek anlamına gelir. “Ölmeden önce ölünüz” sırrı tam da buradadır. Nefsi öldürmek, onu yok etmek değil, dönüştürmektir. Artık nefis bedensel tatminin değil, hakikatin peşinde koşar. Böylece nefis, Allah’ın emrine uygun hale gelir.

Eğer ölmeden ölmek denilen bu hususu gerçekleştirmeden dünyadan çıkarsak, yani kirliysek işte o zaman ebedi mahrumiyet başlar. Nefsin ölümü nefsin hak ile dirilmesidir. Peygamberimiz arınmıştı ve daha dünyadayken miraç yaptı. Tüm muhteşemliğiyle Cemalullah’ın seyrine ulaştı. Öylece kabı kavseyne kadar yaklaştı. Allah ile konuşacak kadar paklandı ve yükseldi.

Miraç, nefsi tam arındırmanın zirvesidir. “Subhanellezi esra bi abdihi” (İsra, 1) ayetiyle Rabbimiz, Resulünün bu yolculuğunu “abd” oluşuna nispet etti. Yani kullukla miraç mümkün oldu. Burada peygamberî örnek önümüzdedir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in miraçtaki yakınlığı, nefsin tam arınmasının meyvesidir. Nefis arınmadan Allah ile konuşmak bir vehimdir; ama nefis arındığında kul, Allah’ın huzuruna kabul edilir.

İşte bunu bilmeyenler zannederler ki, kişi gider Allah ile birleşir. Hâşâ öyle bir şey yoktur. Kişi arınınca Allah ile beraber seyre başlar. Buna seyri meallah denmiştir. İşte bu makamda “Hu adıyla işaret edilen mutlak hüviyet” Allah ismiyle isimlenerek kendi manalarını seyrettiği gibi, insanı Allah ismiyle tanımladığı kendisine halife edip, onu da kendi mutlak kulu olarak seçerek, insanla da kendi manalarını seyir etmektedir. Burada asla insan onunla birleşmiyor, aksine insan nefisini yani benliğini tanıyıp rabbini tanımış olur. “HU HU” deriz ya işte “HU” demekteki amacımız, seyri mutlak olarak yapan mutlak zata işaret içindir.

Seyri meallah, insanın Allah ile birlikte seyirde olmasıdır. Bu birliktelik, bir birleşme değil, bir beraberliktir. İnsan Rabbini tanıdığında kendi benliğini tanır. Seyri meallah, en derin hakikattir. İnsan Allah’la birleşmez; Allah’ın huzurunda kendi benliğini tanır. “HU” zikrinin özü de buradadır: Tanımlanamayan mutlak zata işaret etmek. Kul, bu işaretle kendi yokluğunu değil, Allah’ın azametini idrak eder.

İşte tüm bu seyirleri yapmak için, çok kitap okuyup bilgi yükü altında ezilmekle gerçekleşmez. Bu seyir ancak, tam bir teslimiyetle Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimize iman edip gösterdiği yolda amel etmekle gerçekleşir. Yoksa bol bol kitap okuyup bu konuda hazırlanan videolar izleyerek mana yoluna heveslenir ve bir yere varamadan günümüzü tüketiriz. Sonra neden olayın hissiyatına eremiyorum deyip psikolojik vaka oluruz.

Bilgi tek başına yetmez. Hakikat yolunun anahtarı teslimiyettir. Evet hakikate açılan kapı, iman ve teslimiyettir. Teslimiyet olmadan bilgi, insanı yorar, şüpheye atar. Teslimiyetle gelen bilgi ise, nur olur. Kitaplar yol gösterir, ama teslimiyet ve amel olmadan ilim bir yükten öteye gitmez. “Kim Resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa, 80).

Evet dostlar; bilelim ki biz hem Allah kuluyuz, hem de Allah halifesiyiz. En büyük özgürlük işte bu kullukta saklıdır. Başka da bir özgürlük düşünen, ancak kula kul olup dünyasında kıvranarak yaşamını mühürler. Varacağı bir yerde olmayacaktır.

Gerçek özgürlük, Allah’a kul olmaktır. Çünkü kula kul olan, aslında köleliğin en ağırını yaşar. Ama Allah’a kul olan, halifeliğin haysiyetini de taşır. Bu yüzden özgürlüğün özü, kulluktadır. Evet hakiki özgürlük, Allah’a kul olmaktır. Kula kul olmak esaret, Allah’a kul olmak izzettir. “Allah’a kul olan aziz olur.” Bu, derin uyanışın en büyük sırrıdır.

Kalbini imanla ve zikirle diri tut, çünkü hakikate ancak arınmış bir kalp açılır. Allah ile birleşme vehmini terk et; O’nun huzuruna kavuşmayı, kulluğunu idrak ederek yaşa. Zikir ve tefekkürle nefsi öldür, ruhu dirilt; “ölmeden önce ölmek” şuurunu hayatına geçir. Resule teslimiyeti esas al; çünkü hakikate giden yol, Resulün sünnetiyle aydınlanır. Hakiki özgürlüğün kula kul olmamak, sadece Allah’a kul olmak olduğunu unutma.

“Her kim Allah’a kavuşmayı umarsa, Allah’ın süresi gelmektedir.” (Ankebût, 5). Bu ayet bize Allah’a kavuşmanın, birleşme değil seyir olduğunu öğretir. Kul, Allah’a kavuşmayı arzularken, aslında kendi benliğini arındırıp Rabbini tanımak için yürüyüşe çıkmalıdır.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurmuştur: “Kul bana nafilelerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum.” (Buhârî, Rikak, 38). Bu hadisin manası, kulun Allah’la birleşmesi değil, Allah’ın kulunu kendi nuruyla desteklemesidir.

Gerçek özgürlük, Allah’a kul olmaktadır. Çünkü Allah’a kul olmayan, kula kul olur. Kula kul olan zillete düşer; Allah’a kul olan ise izzet bulur. “Allah’ın boyası! Allah’ın boyasından daha güzel boya var mıdır?” (Bakara, 138).

Nefsin ölümü, yok olması değildir. Ölmeden önce ölmek, nefsi hak ile diriltmektir. Yani arzularını terk edip, yaratılış amacına yönlendirmektir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyadayken arınarak miraç yaptı. Bu bize örnektir: arınmadan seyrin kapıları açılmaz.

“Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.” (Ra’d, 28). Zikir, aklı kalbe indirir, kalbi selim yapar. Zikirsiz yürüyen, sadece bilgi taşır ama hakikatin tadına varamaz. Bu yüzden zikir, hakikate açılan yoldur.

Hakikate talip olan için en büyük yol, teslimiyettir. Teslimiyet olmadan bilgi dağılır, insanı şüpheye iter. Teslimiyetle gelen bilgi ise irfana dönüşür.

İnsanın hakikatte iki kimliği vardır: Allah’ın kulu ve Allah’ın halifesi olmak. Kul olarak mutlak itaati, halife olarak da irade ve sorumluluğu taşır. İşte bu dengeyi koruyabilen, dünyada da ahirette de izzet bulur.

Yorum yapın