90) KÂLÛ BELÂ (ELEST BEZMI)’Yİ HATIRLAMA

Bir örnek vererek konuya başlayalım; dünyaya yeni gelen bebek, annesinden süt emmek için kimseden talim almaz. Zaten talim almak için gerekli bir düzeye gelmemiştir. Annesinin sütünü doğrudan emmeye başlar. Yani yaratılışı onu o şekilde yönlendirir. Onun bünyesine emme melekesi yerleştirilmiş bir şekilde annesinin sütünü emmeye başlar.

Bebeğin annesinin sütünü içebilecek halde içsel bir meleke ile geldiği gibi, her insan dünyaya geldiğinde Rabbini bilecek şekilde bir bünye onun içsel dünyasına yerleştirilmiştir. Nitekim Kur’an’da “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat” (Rûm, 30/30) ifadesiyle bu hakikat açıklanmıştır.

Her insanda, hangi toplumda dünyaya gelirse gelsin, onda aşkın bir güce yönelimi ve Rab terbiyesi mevcuttur. Dünya üzerinde yaşayan insanların ekserisi, bu aşkın gücün esas sahibini tanımadığı için ve bunun hakikatini bilmediği için, bu aşkın güce yönelme olayını yanlış kullanır.

İnsanların çoğu, kendisinde mahfuz olan aşkın gücün kaynağından uzaklaşarak içsel yönelimini, kendisinde olağanüstü güç olduğunu vehmettiği mahlûkata yönlendirir. Dünya tarihine baktığımızda, bunu ineğe, şeytana, yıldıza, aya, güneşe veya güçlü gördüğü insanlara yönlendirenler hep olmuştur. Yahut Allah’ın sıfat ve esmâsını yanlış bir itikatla öğrenip, O’na eş, çocuk veya baba olarak bakanlar olmuştur. Veya Allah’ı insana hulûl etmiş, insan bedenine girmiş diye vehmeden insanlar da olagelmiştir.

Nasıl bir itikada bürünürse bürünsün, sürekli aşkın güçten bir şeyler bekleme inancı hep var olmuştur. Çünkü bu yönelim olayı insanın bünyesine yerleştirilmiş bir haslettir.

İşte bunun içindir ki Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “Her doğan çocuk İslam fıtratı üzerine doğar; sonra anne-babası onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusî yapar.” (Buhârî, Cenâiz, 80).

İşte her insan İslam fıtratı üzere doğar. Annesi, babası veya çevresi onu Yahudi veya Hıristiyan yahut başka bir inanışa sürükler. İçinde bulunduğu toplum onun rububiyet alanının nakşını değiştirir. Aslında vehminde istediği şekilde değiştirirse değiştirsin, tüm rububiyet alanını oluşturan Allah’ın doksan dokuz isminden başka değildir.

İşte ayette anlatılan bu rububiyet olayı, sanki Allah ile insana üflenip kişide benlik alanı oluşturan ruh arasında bir diyalog şeklinde sembolize edilmiş gibi anlatılmıştır. Kur’an’da buyurulur: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlar da ‘Evet, şahit olduk’ dediler.” (A’râf, 7/172). Her insan Rabbine boyun eğmiş şekilde dünyaya gelir. Elest bezmideki ilk yaratılışına sadıktır. Taki anne, baba ve çevreyle buluşana kadar…

Ezel dediğimizde her an ezeldir. Ebed dediğimizde de her an ebettir. Ezeli ve ebedi kişiye göredir. Allah’a göre ezel ve ebed olamaz. Zaman kavramı bizim için vardır ve varlık aldığımız anda bizim için oluşuyordur. Her insanın ezeli, ilk yaratıldığı andır.

Her birimizin yaratımının sınav alanındaki başlangıcı anne karnında anne-baba maddelerinin bir araya gelmesiyle başlar. O maddelerin gelişip kıvama gelmesi sonucu yüz yirminci günde ona ruh üflenir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: “Birinizin yaratılışı annesinin karnında kırk gün nutfe olarak, sonra kırk gün alaka, sonra kırk gün mudğa olarak toplanır. Sonra Allah bir melek gönderir ve ona ruh üfler.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 6; Müslim, Kader, 1).

Yüz yirminci günden önce kişiye hayat ve gelişim sunan hayvanî ruhtur. Hayvanî ruh her canlıda olduğu gibi o ceninde de vardır. Ama insânî ruh yüz yirminci günde verilmiştir. İşte o an, rububiyet merkezine şahitlik başlar.

Bebeğe yüz yirminci günde insânî ruh üflenir. Hayvanî ruh dediğimiz tüm canlıları canlı tutan ruh, bırak yüz yirmi günlük gelişim zaman dilimini, daha babasının belinde ve annenin göğsünde iken de insanın oluşumunu oluşturan hammaddelerde mevcuttur. Eğer tüm varlığı kuşatan bu ruh o maddelerde de olmasaydı, nasıl birleşip bir arada tutunabilirlerdi ki? Her şey canlıdır, cansız diye bir şey yoktur. Hatta taş ve toprak bile canlıdır.

Her varlığın nerede nasıl oluşacağı elbette Allah’ın ezelî ilminde bellidir. Ama yaratılmadan varlıklar kesret âleminde zuhur etmez. Allah, kıvama gelen insan bedenine kendi ruhundan üflüyor. Burada yaratılan bir ruh yoktur. Ceninde yüz yirminci gün, zuhur edebileceği terkibine göre cenine üflenen ruh şekillenmeye başlar. Rabbine boyun eğmiş halde üflenen ruh şekil alır.

Rabbine yani sahip olduğu esmâ terkibine sanal benliği boyun bükmüş ve “Sen benim Rabbimsin; yani sen nasıl bir şekil alırsan ben de o şekilde bir kıvam alacağım” diye sözleşiyor.

Her insan, bilaistisna kendi rububiyet merkezine boyun eğmiştir. İşte rububiyet merkezi, onun sahip olduğu esmâ kompozisyonudur. Nefis yani kişideki sanal benlik buna şahit olmuştur. Yani kendi esmâ kuvvelerinin onun Rabbi olduğunu bizzat görmüştür.

İşte biz esmâ kuvvelerimizin potansiyelini yükseltirsek, üflenen ruh yani biz, yani sanal benliğimiz, ona göre daha güzel bir bakışa ulaşır. Çünkü Rabbine boyun eğmiş ve Rabbin kendisinde zuhur ettiğinden başka bir şeye ulaşması mümkün değildir. Zaten onun için de denmiştir ki: “İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır.”(Necm, 53/39).

Lahûtîden üflenen ruh şeffaftır ve kalıbın renginde renklenir. Bu beden içinde gözünü açtığı için kendisini bu beden zannetmiştir. Onca olayı anlatan peygamberler, veliler ve âlimler, “Bak sen bu beden değilsin; Allah’ın üflenmiş ruhundan varlığını almışsın, bu bedenle kayıtlanma!” diye uyarmışlardır. İşte bu hakikati fark edebilmek için Kur’an der ki: “Sabîğatallâh Allah’ın boyasıyla boyanın.” (Bakara, 2/138).

İşte beden kaydından kurtulmak ve et-kemik bedenin hükmünde kayıtlanmamak için oruç tutuyoruz, ibadet ediyoruz ve zikirler ile benliğimiz üzerinde işlemlerde bulunuyoruz. Varlığımızı oluşturan doksan dokuz esmânın her birisinin ayrı bir işlevi vardır.

Câmi’ esmâsı bünyeyi oluşturan tüm esmâları bir arada tutar. Musavvir şekillendirir. Rezzâk rızkını hâsıl eder. Bunun gibi her isim ayrı bir özellikle rububiyet alanımızı oluşturur. Biz de Rabbimize boyun eğmiş bir şekilde her oluşturulan rububiyet şekline tabiiyetimize şahit oluyoruz.

Doksan dokuz esmânın tümü insanda mevcuttur. Ama diğer varlıklarda tümü yoktur. Zaten onun için insan, bu rububiyet alanına kavuşarak Allah’a halife olmuştur. Tüm varlıklar rububiyet alanlarını elbette Allah’tan alırlar. Ama doksan dokuz esmânın tümü bütün varlıklarda yer almaz.

Mesela Câmi’ esmâsı tüm yaratılmışlarda vardır. Hayvanda, insanda, meleklerde, yıldızda, dağda, taşta… Musavvir esmâsı tüm varlıklarda vardır; bu esmâ ile her birim ayrı bir şekil alır.

İşte bu hakikati bilen, rububiyet alanını genişleten ve rabbine boyun eğdiğinin farkında olan insan, “Elest bezmi” denilen o ezelî sözleşmeye sadık kalır. Böylece kul, dünyada yaptığı her işin aslında o sözleşmeye bir şahitlik olduğunu idrak eder.

Ey insanoğlu! Unutma ki “Elestü bi Rabbikum” hitabı senin özünde gizli bir ahittir. Bu ahde vefa göstermeyen, dünyada bedenini ve nefsini Rab edinir. Oysa hakiki Rab, seni yaratan ve sana ruhundan üfleyendir. Dünyanın cazibesi, seni o ezelî sözleşmeden uzaklaştırmasın. Her amelini, o büyük şahitliğe sadakat göstermek için yap.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurmuştur: “Benimle sizin misaliniz, ateş yakıp etrafını aydınlatan bir adamın misali gibidir. Ateşe kelebekler ve böcekler düşmeye başlar, adam da onları engellemeye çalışır. İşte ben de ateşe düşmemeniz için sizi elbiselerinizden tutuyorum, ama siz elimden sıyrılıp ateşe atılıyorsunuz.” (Buhârî, Rikak, 26).

Sen o ateşe atılanlardan değil, Elest sözleşmesine sadakat gösterenlerden ol. Çünkü kurtuluşun sırrı, ruhuna üflenen emaneti, Rabbinin muradı doğrultusunda taşımaktır.

Yorum yapın