“ALLAH VE ABDULLAH”IN İŞARET KAPSAMI

Unutmayalım ki bütün ilimlerin başı, Allah’ı bilmektir. Allah bilinmeden hiçbir bilim dalında mutlak başarı elde edilemez. Belli bir noktaya kadar gidilir ve sonu ebter olur. Öylece kitabın bir ucundan okur ama mutlak olarak olayın künhünde var olan mutlak ilme muttali olunamaz.

“HU”, yani zâtî boyutun kavranışı işin öz esasıdır. “HU” dediğimizde “mutlak zât”a işaret ederiz. “Mutlak zât” dediğimizde ise, bilmemiz gereken en önemli konu şudur: O’nun için sağ-sol, ön-arka, alt-üst olamaz. Dolayısıyla O’nun için yer ve mekân da düşünülemez. Olayın derinliğini fark etmek için öncelikle bunları göz önüne alalım.

Mutlak hüviyette, yani “HU” ismiyle işaret ettiğimiz mutlak benlikte, tüm sübûtî sıfatlar ve Esmâü’l-Hüsnâ diye işaret edilen mânâlar ve yani “içsel bakış perspektifi” kendi zâtında kayıtız şartsız mevcuttur ve hüviyetinde gizlidir. El an da olay aynıdır. Bu hal zamansız ve mekânsız hem de “bizce” tarifsiz bir tarzda her an kendisiyle kaimdir. Dolayısıyla bu gizlilik, “yokluk” anlamına gelmez. Zira “O, her şeyi hakkıyla bilendir.” (En‘âm, 6/59) “Ben gizli bir hazineydim; bilinmek istedim, mahlûkâtı yarattım.” sözü ile bu hakikate “bizce” dem vurulmuştur. Ama “onca” gizli ve açık tabirleri dahi düşer. İşte gizli hazinenin “bizce” açılması için, ilmin zuhuru ile yaratım planını başlattı. Ama “onca” zaten vardı ve “bizce” zuhur eylemeseydi de gene de “onca” mevcuttu.

Konu daha iyi anlaşılsın diye bir örnek verelim; fakat lütfen mânâyı alın, örneği çöpe atın. Çünkü örnek; bu muazzam konuyu net olarak açıklayamaz. Sadece olaya yaklaştırır. Bir ressam, zihninde tüm detaylarıyla bir resim tasavvur eder. Renkleriyle, kompozisyonuyla… Bu resim onun hafızasında gizlidir. Ne zaman ki kâğıda döker, işte o zaman gizli projesi açığa çıkar. Yani içindeki gizli projesi resim tarafından zuhûr eder yani afakınca bilinir olur. Lakin gizli projesi ressam tarafından zaten biliniyordu.

İşte bu örnekle mutlak hüviyete dönelim: Tüm mânâlar O’nun zâtında gizliydi; yani vardı ama Nûr-i Muhammedî diye isimlenen bir tutam nurunda etkileşime girmemişti. Mutlak hüviyet, öz mânâlarını sayısız nur taneciklerine bir tane daha ekleyerek, gizli hazinesini diğer nur zerreciklerinde oluşmayan bir çehreyle, yeni kelâm ile seyretmek istedi. Bu istek oluştuğu anda, “Allah” ismini bu nur katresinde kendisini tanımlamak için kendisine uygun isim olarak gördü ve “Nûr-i Muhammedî” içeriğinde yarattığı tüm mahlûkatına kendisini tanıtmak ve bildirmek için Allah ismini kendi öz zâtına ayna yaptı.

Mutlak benlik, “Allah” ismiyle isim alıp gizli hazinesini seyredince; önce ilim sıfatıyla kendisindeki tüm mânâlara nazar etti. İlmiyle, ilminde, ilminden; mutlak nurundan süzerek ortaya çıkardığı daha önceki nur katrelerinde tecellî eylemediği birçok öz mânâsını; yeni yarattığı katrede ve yeni bir yaratımla dokuyarak tecellî eyledi. Ve bu katreye de “Nûr-i Muhammedî”, yani “seçilmiş nur” denildi. Özellikle ilim sıfatı ve sonrasında da diğer sübûtî sıfatların bu katrede ortaya çıkmasıyla; bu yeni şekil vererek ortaya çıkardığı yeni nur katresi olan ve “Nûr-i Muhammedî” olarak isimlenen, -bizim de içinde varlık bulduğumuz- yaratımın bu öz cevheri şekillendi.

Allah’ın en büyük sıfatı, tüm mânâlara hayat veren ilim sıfatıdır. Diğer sübûtî sıfatlar; irâde, kudret, kelâm, semî’, basar ve tekvîn hep bu ilim ile hayat bulur. Yani mutlak hüviyet, yarattığı diğer tüm katreler gibi bu katre nuru da gene kendi ilminde seyretmeye başladı. İşte bu seyrin içinde var edilenlerin O’nu tanıma ismi ise “Allah” ismi altında gerçekleşti.

Şimdi de “Allah” (الله) isminin lafızsal olarak içsel mânâ döngüsüne bir göz atalım… “Allah” (الله) ismi, zâtın kendi seyir âlemine verdiği en büyük ve özel isimdir. Kelime-i tevhid, “Lâ ilâhe…” diyerek başlar. İlâh ismi, Esmâü’l-Hüsnâ’da geçen isimlerinden bir isim değildir. Çünkü sadece ilâh kelimesinin başında “lâ” (hayır) gelir; ama diğer hiçbir esmâ bu şekilde nefyedilmez. Örneğin, “Lâ hakîme illellah” şeklinde bir tabir kullanılamaz. Zira insanlardan da birçok hekim vardır ve birilerinin derdine derman olmaktadır, biiznillah. Ama ne insanlardan ne de başka mahlûkattan hiç kimse hangi ad altında olursa olsun, ilah/tanrı olamaz. Dolayısıyla bu sıfat mutlak olarak sadece Allah’a aittir. Ve ilah ismi, zikir olarak da okunamaz. Zira doksan dokuz olarak bize bildirilen ve Esma-i Hüsna olarak bilinen Allah’ın güzel isimlerinin içinde olmayan hiçbir isim, günlük rütiel şeklinde, hergün belli adetlerde zikir olarak okunamaz.

“Allah” “(الله)” ismi “mutlak zât”a bakan yönü olarak şöylece anlamlandıra biliriz.

  • Elif (ا): Mutlak zâta işaret eder.
  • Birinci Lâm (ل): Zâtın öz sıfatlarına işaret eder.
  • İkinci Lâm (ل): Bu sıfatların açılımı olan ve Esmâü’l-Hüsnâ şeklinde bizlere sunulan mânâlarına işaret eder.
  • Hâ (ه): Ef’âl âlemine işaret eder.

İşte “Allah” (الله) ismi, mutlak zâtın; “kendi içinde bir katre nur olan Nûr-i Muhammedî bünyesinde” kendi tanıtımını yaptığı seyrin anahtarıdır.

“Allah’ın halifesi”, yani Abdullah konusuna gelince; bunu da şöyle izah edebiliriz… İnsan, “Allah’ın halifesi”dir. Yani “Allah” isminin başına “abd” (kul) kelimesi getirilerek oluşan “Abdullah” ismiyle düşünülmelidir.

  • Tıpkı Elif (ا) gibi, insanın da görünmeyen bir hüviyeti vardır. Bu, asıl benliğin hükmü altındaki sanal benliktir.
  • Birinci Lâm (ل), insanın sıfatlarını tarif eder; ama bu sıfatlar, Allah’ın sıfatlarının hükmü altındadır.
  • İkinci Lâm (ل) gibi, düşüncemizde oluşan mânâlar sınırlı olarak fiile dönüşür; bunlar da Allah’ın yaratımına bağlıdır.
  • Hâ (ه) ise fiillerimizin, Allah’ın yaratım planına bağlı olarak dünyada sınırlı ve dönüşümlü olarak zuhûr ettiğini gösterir.

Allah’ın yaratım planında insan; mevcudiyeti hükmen daha yok iken, kendisine varlık giydirilerek Nûr-i Muhammedî katresinde var edilen en şerefli mahlûktur. İnsan kendi bünyesindeki valık planıyla, HU ismiyle işaret edilen mutlak hüviyetin açılımının bir benzerini yapı dünyasında; O’na kul olmuş bir şekilde ortaya koyar. Bunu da; kendisi için özel olarak yaratılan ruhun kendisine nefhedilmesi ve yeryüzünde halife olarak “ceale” fiili gereği halden hale dönüştürülerek yaratılması sonucu elde etmiştir. Bu da tümüyle Allah’ın yaratım planına bağımlı bir şekilde gerçekleşir.

Peki, birçok özellikle donatılan insan nerede var olmuştur? Mutlak benliğin kendisine tecellî ettiği; vechinden vechine yansıyıp kendisine ayinedarlık yaptığı nurunun; ilmiyle içeriğinin varlığına bilirlilik katmasıyla; seyriyle muttasıf eylediği nurundan aldığı ve adına Nur-i Muammedi dediği bir katre nurunun içeriğinden… Ve yaratımını da bir ölçü ve plan dâhilinde şekillendirerek var eylemiştir. Zira: “Allah, her şeyi bir ölçüye göre yaratmıştır.” (Kamer, 54/49) Demek ki gördüğümüz her şey, Allah’ın ilmî seyri içinde zuhûr etmiştir.

Şunu kesinlikle unutmayalım ki “Allah” ismi hiçbir dile tercüme edilemez ve hiçbir lügatte bunun birebir karşılığı olamaz. Tek isimdir ve o da Allah’tır. “Allah” ismi, mutlak zâtın gizli hazinesini açtığında, Nur-i Muhammedi katresi içeriğine kendisini tanıtması için kendi zatına seçtiği özel ismidir. Hiçbir dile, tercüme edilemez. Çünkü bu isim zâtîdir; mahlûkât diliyle ifade edilemez.

Sonra da yaratım planı olan Rahmân ve Rahîm’in bir katre nurda yaratım zuhûru oluşur. Öncelikle Rahmân gelir ve öylece tüm esmânın seyri açılır. Ardından da Rahîm gelir: Bu esmâlar, terkip hâlinde bir katre nurun içeriğinden oluşan sayısız katrelerde melekleri ve diğer varlıkları oluşturur. İnsanın hakikati, yaratım ve hüviyet olarak Allah’ın nurundan ve ilmindedir…

İnsan yaratılırken Allah’ın esmâsından nasibini almış; Allah’ın zâtına doğru, kendi rubûbiyet gücüne göre seyreden ve bir katre nurundan oluşan bir yansımadır. “Abdullah” ismi, bu yansımanın bilinçle secdeye kapanmasıdır. Zira kulluğun en yüce mertebesi, Allah’ın zâtına yönelmiş bilinçli bir teslimiyettir. Çünkü Allah: “Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) diye ferman eylemiştir.