Doksan dokuz esmânın kişide ihsâsı (duyurulması) sonucu, mudillik (saptırıcılık) yolları kişiye apaçık olur. Böylece kişi kendisini korumaya alır. Doksan dokuz ismin kuvveden fiile çıkarılmasından mahrum kalması ise, kişiliğin mudilliğe bürünmesine sebep olur. İnsan, böylece kendi kendisinin düşüşünü fark eder.
Aslında bu hâl, “El-Mudil” isminin bizatihi Allah’a ait bir fiil değil, kulun mahrumiyetine yüklenen bir işaret olduğunun delilidir. Çünkü “mudil” ismi, insanın Allah’tan mahrumiyetine verilen bir tanımlamadır.
Nitekim Kur’an’da: “Allah onlarla alay eder.” (Bakara, 2/15) buyrulur. Burada anlatılmak istenen, münafığın kendince iman ehliyle alay etmesidir. Fakat gerçekte gülünç duruma düşen münafığın ta kendisidir.
Yani Allah, onların bu hâlini kendilerine çevirerek, alay ettiklerinin aynısına uğratır. Tasvir bu şekilde yapılmıştır. Demek oluyor ki insana verilen cezayı gerektiren sonuç, o sonucun gerekli kıldığı kuvveyi oluşturur. O kuvve de bir isimle isimlenir ve idraklere sunulur.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Cezayı doğuran mana, sebebin bizzat Allah tarafından zorlanarak yaratılması değildir. Aksine kul kendi yönelimiyle sebebi işler, sonuç da onun yöneliminin karşılığı olarak açığa çıkar. Eğer Allah kullarını zorla saptırsaydı, insanın dünya sınavı anlamsız olurdu. Oysa insana verilen irade, derununda hem hakka yönelme hem de hakikati örtme istidadıyla donatılmıştır.
Bu sebeple, “Allah El-Mudil’dir, insanı o saptırıyor” demek yanlıştır. Doğrusu şudur: İnsan sapıttığı için, yani kendi iradesiyle mudillik hâlini açığa çıkardığı için El-Mudil ismi onda kuvveden fiile çıkar.
Böylece kişi Allah’tan mahrum kaldığının ve dalalette bırakıldığının farkına varır. Ancak bu dalalet de yine Allah’ın doksan dokuz esmâsının belli oranlarla terkibinden insanda zuhura gelmiş bir özelliktir.
Aslında insan bakımından zuhur eden her isim için aynı sistem geçerlidir. Yani, insan bakımından zuhur eden doksan dokuz ismin içinde olmayan tüm esmalar için aynı sistem geçerlidir. Kişi, yaşadığı kazanım veya mahrumiyetlere bir isim takarak tarif eder.
Ama o tarif ettiği özellik, bizzat kendisinden sudur eden bir hâl olduğu için, onun için geçerli olup başkası için aynıyla geçerli olmayabilir. Eğer El-Mudil direk Allah’ın mutlak ismi olsaydı, o zaman herkes dalalette kalırdı ki bu da imtihan sırrına aykırıdır.
Mesela Eş-Şâfi ismi için de böyledir. Gerekli tedaviyi olup şifaya kavuşan bir hasta, bu şifa buluşunu Şâfi ismine nispet eder. Ama tedavi olmayan ve hastalığını beslemeye devam eden kişi ise, Şâfi ismiyle buluşamadığı için hastalıklı kalır. Oysa isim oradadır, ama kişide fiile çıkmamıştır.
Dolayısıyla, doksan dokuz esmâ her insan için geçerli olsa da, onların açığa çıkışı kulun yönelimiyle belirlenir. Doksan dokuz esmâ için tümden gelim geçerliyken, doksan dokuz ismin dışında kalan türev isimler için ise tümevarım söz konusudur.
Bilelim ki Allah Sübhân’dır. Yani her türlü noksanlıktan, her türlü yanlış nispetten ve beşerî algının dar kalıplarından münezzehtir. İnsan kendi özünde zuhur eden kuvveleriyle imtihan olur; hangi ismi fiile çıkarırsa onunla isimlenir.
Allah’ın isimleri senin üzerinde tecelli eder ama bu tecelli, senin iradenle birleştiğinde bir mana kazanır. O yüzden hiçbir zaman “Allah beni saptırdı” deme. Sen sapmayı seçtiğin için, o seçimin El-Mudil isminin fiile çıkmasına vesile olur. Allah kullarını zulmetmek için değil, doğru yolu göstermek için isimlerini bildirir. Unutma ki, “Allah hiç kimseye zerre kadar zulmetmez, fakat insanlar kendi nefislerine zulmederler.” (Yunus, 44)
Allah’ın esmaları üzerimizde tecelli eder, fakat bu tecelli bizi zorlayan bir cebir değildir; biz hangi yöne yönelirsek, o ismin zuhuru da öyle açığa çıkar. El-Hâdî ismi ile hidayet bulmak da mümkündür, El-Mudil ismi ile dalalete düşmek de. Seçim senin iradendir, ama her iki durumda da Allah’ın isimleri tecelli eder.
O halde, kalbini her daim saf tut, esmaların nurlu yönünü açığa çıkar, nefsini de yanlış yollara sürükleyecek vehimlerden arındır. Çünkü El-Mudil’in karanlığına düşmek, aslında kulun kendi gafletinden ibarettir.
Allah’ın isimlerini doğru idrak edelim, üzerimizdeki zuhurlarını kulluğa çevirelim, sapıklığı değil hidayeti talep edelim. Böylece El-Hâdî ismiyle yol bulur, El-Mudil isminin karanlığından uzak dururuz. Rabbimiz buyurur: “Kim hidayeti seçerse kendi lehine, kim sapıklığı seçerse kendi aleyhinedir. Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” (İsrâ, 15)
Şeytanın oyunu da tam buradadır; dalaleti sana Allah’ın üzerine yüklettirmeye çalışır. Oysa sen, gafletinle El-Mudil ismini fiile çıkardın. Bunun farkında olmak en büyük kurtuluştur. Çünkü hakikat yolcusu bilir ki Allah zulmetmez, zulmeden ancak kulun nefsidir.
Özgü kuvvelerini doğru yönlendir, her hâlini Rahmân’ın nurlarıyla süsle, hidayeti talep et. Zira “Allah dilediğini hidayete erdirir, dilediğini dalalette bırakır.” (Nahl, 93) ayeti, bizlere şunu öğretir: Dileyen, hidayeti irade edendir. O zaman El-Hâdî ismiyle yol bul, El-Mudil isminin zulmetinden Allah’a sığın.
Rabbim bizlere El-Hâdî (hidayete erdiren) ismiyle muamele etsin, El-Mudil isminin fiiline düşmekten korusun. Çünkü hakikat yolcusu bilir ki, Allah’ın isimleri kulda tecelli eden hallerdir; imtihan da bu hallerin içinden doğruyu seçmekle olur.