Ressam duruyor panonun karşısına resim yapıyor. Oraya düşünsel alanındaki fikirlerini akıtıyor. Akıttığı ise asla öz düşüncesinin kendisi gelip de panonun üzerine yapışmıyor. Aksine ressamın tüm düşünsel yapısı zihnen olduğu gibi ve hatta hatta daha fazlasıyla bozulmadan ve aşınmaya uğramadan duruyor.
İşte tam burada, “zihinde duran” ile “panoya yansıyan” arasındaki farkı düşünürken, celal ve cemal arasındaki perdeyi de hissediyorum. Ressamın zihnindeki tasarım, celal gibi aşkın, ulaşılamaz ve tam manasıyla bilinemez; panoya inen renkler ve şekillerse cemal gibi, seyredilebilir, tadılabilir ama kaynağın tamamını asla kuşatamaz.
Allah’ın ilmindeki hakikat, mutlak celal hâlinde; bize görünen ise cemal tecellisi olarak suretlere bürünüyor. Böyle bakınca, resim yapan bir insan bile bana “bilinmeyen öz – görünen perde” dengesini fısıldıyor.
Panonun üzerine yansıyan ise, ressamın elindeki malzemelere göre zihninin keyfiyetinin, şemailinin dizilmesinden başka da bir şey değildir. Öylece ressam, elindeki malzemeleri şekillendirip durur. Malzemeler değiştiğinde, aynı zihnin eseri bile farklı görünür.
Tıpkı bunun gibi, Allah’ın mutlak ilminde sabit olan hakikat, zaman, mekân, beden, kader, imkân gibi “malzemeler” üzerinden her birimizde ayrı bir cemal olarak görünür. “Her gün O, bir şandadır” (Rahmân, 55/29) sırrını böyle okurum ben: İlahi nakış hiç durmaz, ama hiçbir nakış da O’nun özünü tüketemez.
İşte ressamın panosu biz gibi… Süzülüp duruyor dehlizlerde… Rengârenk bürünerek… Akıt akıt paylaşarak… İşte biz de Allah’ın yarattığı sanatıyız. Allah nakış nakış bizi dokudu… Ruhundan üfleyip sonsuzluk tadı ile tatlandırdı.
Kendimi, Rabb’imin sanat eserlerinden bir eser olarak gördüğüm an, hem aczimi hem de kıymetimi aynı anda fark ederim. Bir yanda “unutulup gidecek bir pano gibiyim” diye fani tarafımı; öte yanda “Ruhumdan üfledim” hitabıyla (Hicr, 15/29) sonsuzluk tadını taşımamı düşünürüm. Bu denklemde celal, beni yokluğuma; cemal, beni değerime uyandırır.
Ressamın çizdiği resim, ressamın dışında ama resmin ilmiyeti ise ressamın zihninde yani içinde… Resim, ressamdan ayrı bir yerde durur ama resmin bütün sırları yine ressamın içindedir.
Biz de zahirde “birer varlık” gibi görünürüz; ama hakikatimiz, Rabb’imizin ilminde saklıdır. “O, her şeyi ilmiyle kuşatandır” (Talâk, 65/12) ayeti, tam da bu hâli anlatır: Ben, varlık sahnesinde bir çizgiyim, hakikatim ise O’nun ilminde gizli bir sırdır.
İçinde de var (zihninde)… Dışında da var (panoda)… Bunun için “ilminde, ilmiyle kuşattı” denir. Hem ilminde, hem zahirde… Bu ikisinin arasında gidip gelir fikirlerim.
Benim Rabb’im beni hem yaratmadan önce biliyordu, hem yaratırken kuşatıyor, hem de yaratıldıktan sonra murakabe ediyor. Ben, O’nun ilminden dışarı düşemem. Celalde bu kuşatıcılığı sezdiğimde titrerim; cemalde bu kuşatıcılıkta rahmet ve merhamet kokusunu duyarım.
İşte bu hususu kendimiz ve âlemler için düşündüğümüzde, kendi mutlak nurunun içinde bir tutam nur olarak yapı bakımından bağımsızlaştıran, Nur-i Muhammedi içeriğinde nakış eyledi, denir.
Nur-i Muhammedi’yi, mutlak Nur’dan ayrılmış bir “parça” gibi değil, bütün hakikatlerin seyredildiği ilk ayna gibi anlarım. Bir tutam nurun içine gizlenmiş bütün âlemler… “Ben olmasaydım, sen olmazdın” hakikatinin sırrını burada sezerim. Celal, mutlak Nur; cemal, Nur-i Muhammedi ile açığa çıkan seyir ve zuhurat… Biz de o nur içinde birer şuleyiz.
Her an nakış işliyor ve resim devam ediyor hep… Nakış işleme hep devam ediyor. İşte buna “Hay’dan gelip Hû’ya gitmek” derler.
“Hay” ismiyle başlayan, “Hû” nefesiyle biten bir seyir içindeyiz. “Hayy” isminin tecellisiyle her an yeniden diriltiliyor, “Hû” sırrıyla her an O’na döndürülüyoruz. “Her nefiste ayrı bir tecelli var” derken kastettiğim tam da budur: Hayat dediğim şey, aslında “Hayy” isminin nefes nefes tezahürüdür.
Örneğin kaba bir örnek verirsek; duada araba istedim diyelim, hemen bir araba çizilir panoya… Çünkü önceden çizilip bitseydi, zaten Peygamber gelmezdi. Zaten bitmiş resim denirdi.
Dua, panoya yeni bir çizgi talebi gibidir. Her talep, panoda yeni bir nakışa vesile olur. Eğer her şey “tamamlanmış, bitmiş ve değişmez” olsaydı, dua kapısı, peygamberlik kapısı, imtihan kapısı kapanmış olurdu. “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin” (Furkan, 25/77) ayeti, resmin devam ettiğinin, nakşın sürdüğünün işaretidir.
Evet, resim bitmemiştir ve her an çizim, hem mutlak iradeye hem de mutlak irade kapsamında var edilen insani iradeye göre sürekli değişkenlik gösterir.
Bir yanda “Levhi Mahfuz”da sabit hakikatler, diğer yanda bizim irademizle seçtiğimiz yollar… Resim, mutlak iradenin hükmü altında ama beşer iradesinin dokunuşlarıyla ince ince şekilleniyor. Benim her tercihim, panodaki çizgimi koyulaştırıyor veya silikleştiriyor. Celal, “mutlak hüküm” diye yüzüme bakarken; cemal, “sana irade verdim, gel güzel çiz” diye gönlüme sesleniyor.
Bahsettiğimiz bu Nur-i Muhammedi, Van Gölü gibi kapalı değil… Marmara Denizi gibi açık… Sürekli suyu yenileniyor… Sürekli nuru devr-i daim oluyor… İşte bu işi İsrafil yapıyor…
Nur-i Muhammedi, durağan bir blok değil; canlı, akışkan ve sürekli yenilenen bir nur denizi gibidir. İsrafil ismini burada sadece sûra üfleyen melek olarak değil, “yeni hâllere uyandıran nefes” olarak da okurum.
Her uyanış, Nur-i Muhammedi’deki bir dalganın gönlüme vurmasıdır. Celalde bu dalga bir “sarsma”, cemalde ise bir “yumuşatma” olarak hissedilir.
En son merhale ise, Sur’a üfleyip tüm bir tutamı okyanusta yok etmek, “nesyen mensiyyâ” derler buna… “Limenil mülkü’l yevm”… “Bugün mülk kimindir?” İşte orada, yaratılanlardan bir nefes kalmayacak ve cevap verecek yaratılmış bir irade ehli de bulunmayacaktır. Ve cevabı da bizzat Allah verecektir.
Sûr’a üflendiğinde, bütün panolar silinecek, bütün çizgiler yok olacak, bütün isimler susacak. “Bugün mülk kimindir?” (Mü’min, 40/16) sorusuna cevap verecek bir nefes bile kalmayacak; cevap da bizzat “Mülk, tek ve kahredici olan Allah’ındır” hakikatiyle gelecek. İşte celalin en çıplak tecellisi budur: Bütün suretler söner, sadece Samed olan kalır.
Tümünü yok etmek ikinci Sur ile olacaktır. Sonra üçüncü Sur’un emri gelecek ve yeniden nurundan bir tutam nur olan Nur-i Muhammedi inşa edilecektir. İşte iki Sur arası bir ölüm oluyor…
İki sûrun arasındaki mutlak sükût hâlini, bazen kendi hayatımda yaşadığım “tam boşluk” anlarına benzetirim. Ne dünya sesi, ne kul sesi… Sadece bekleyiş…
Sonra yeniden bir “kün” emriyle yeni bir sahne açılacak. Nur-i Muhammedi tekrar inşa edildiğinde, cemal tecellisiyle yeni bir seyre davet edileceğiz. Celal yıkar, cemal yeniden kurar; döngü hep hakikate şahitlik içindir.
Ayete kulak verelim; “Ölü idiniz, sizleri diriltti, sonra öldürecek, sonra tekrar diriltecek ve sonunda O’na döneceksiniz; öyleyken Allah’ı nasıl inkâr edersiniz?” (Bakara, 2/28) Bu ayeti her okuyuşumda, “yokluk-varlık-yokluk-yeniden varlık” çizgisini bir hat gibi gözümün önüne getiririm.
Ayetin içindeki bu dört aşama, aslında celal ve cemalin sırayla insana dokunuşudur: Yokluk celal, diriliş cemal, ölüm tekrar celal, haşir yeniden cemal… Ve bütün bu seyrin sonu yine “O’na dönüş”le noktalanır.
Baksanıza ayete… Ayet der ya; ölüydünüz yani yoktunuz, O sizi var etti. İşte bu dünyada var olduk. Sonra öldürecek… İkinci Sur’dan sonra… Tıpkı ilk gibi… Yok olacağız… Akabinde tekrar diriltecek kıyamette.
“Ölüydünüz” ibaresini, sadece kabirde yatmak olarak değil, hiç yaratılmamışlık hâli olarak anlıyorum. Yokluğun koynundan varlığa çıkarılıp, sonra tekrar “hiçlik tadı”na döndürülmek, kulun benlik zannını kıran en büyük derstir. Kıyamet, sadece dünyanın yıkılışı değil; benim benlik zannımın da topyekûn çöküşüdür.
İşte bu ayet, mutlak yokluk ve mutlak yaratılıştan haber verir… İşte iki Sur arasında hiç kimse olmayacak… Yoktuk zaten dünyaya doğmadan önce… İki Sur arası gibi bir yokluk… Mutlak yokluk…
Mutlak yokluk, aklın kurcalayıp da kavrayamadığı bir derinliktir. Bu yüzden akılla değil, imanla teslim olduğum bir alandır. “Her şey helak olacaktır, sadece Rabbinin vechi bâki kalacaktır” (Kasas, 28/88) ayeti, bütün varlık iddialarını silip, bir tek veche yönelmeyi öğretir. Celal, bütün iddiaları kırar; cemal, kırığın içine teselli serpiverir.
Ama Allah ilminde vardık… Ama nur içinde yoktuk… Daha doğrusu mutlak nur vardık yani Allah’ın vechinin nurunda… Lakin bir tutam nurda şekillenmemiştik. Yani kayıtlanmamıştık…
“İlminde vardık” demek, henüz sahneye çıkmamış ama senaryosu yazılmış bir rol gibiyiz demektir. Nurun içinde potansiyel hâlde duruyor, bir tutam nurda suret bulacağımız ânı bekliyorduk. Varlık sahnesine çıkmak, aslında kayıtlanmaktır; kayıttan sıyrılmak da tekrar celale dönmektir.
Samediyet yani Samed, zatın sıfatıdır. Sıfat ve isimlerin bazıları zata aittir. Bazısı da Rahman’ın rahmetine mütealliktir.
“Allah’us-Samed” (İhlâs, 112/2) hitabında, bütün ihtiyaçları karşılayan ama kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan bir celal görüyorum.
Zata ait isimler, mahrem ve aşkın alanı işaret ederken; rahmete taalluk eden isimler, cemal penceresinden bize uzanan merhamet eli gibidir. Celal, “Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan”; cemal, “herkesi rahmetiyle kuşatan”…
Veçhin nuru bize uzanır. Samed olan zat ise muhtaciyetsizdir. İhlâs suresindeki açıklama ve oradaki sıfatlar, Allah’ın celalini tanımlar. Cemalini tanımlarken ise ilgili sıfat ve isimler faaliyette olur.
“Her şey yok olacak, sadece Rabbinin vechi kalacak” (Rahmân, 55/26-27) buyrulurken, vechin nurunun bize uzanan cemalini hissederim. İhlâs Sûresi’nde ise “tevhid”in en katı, en saf hâliyle celal tarafı konuşur. Ben bu iki okumayla dengede kalırım: Bir yanda “O’ndan gayrisi yok”, diğer yanda “O, Rahman ve Rahim’dir”; bir yanda celal, bir yanda cemal…
Örneğin hayat sıfatı, cemalini tanımlar. Bu sıfat ile bize de yaratım babında hayat sıfatı müteallik olur. Evvel ve Âhir… Cemal esması… Öylece bizim için bir başlangıç ve son biçilir.
Hayat sıfatı tecelli ettiğinde, ben “diri” hâline gelirim; ama bu dirilik, O’nun hayatına nispetle gölgeden ibarettir. “Evvel O’dur, Âhir O’dur, Zâhir O’dur, Bâtın O’dur” (Hadîd, 57/3) ayeti, benim için cemal penceresinden okunduğunda; hayatımdaki her başlangıç ve sonun ardında duran Rahman’ı görürüm.
Başlangıcımızdan önce Evvel Allah… Başlangıcımızdan sonra Âhir Allah… Zat için Bâtın düşünülemez. Hiçbir kavram orada mevzu bahis olamaz… Bilinen ise cemal nakşı…
Evvelden önce de O vardı, sondan sonra da O olacak. Benim evvel ve âhir oluşum, sınırlı bir çizgi; O’nun Evvel ve Âhir oluşu ise sınırsızlık…
Zata dair bütün kelimelerin tükenip düştüğü yerde, cemal nakşı üzerinden O’nu tanımaya çalışıyorum. Çünkü celal alanına akıl yürütmek mümkün değil; orada ancak teslim olup susmak var.
Lahuti âlem ise, cemal ve celalin üzerinde müteallik olduğu tanımsızlık diyarıdır. Lâhut için kullandığım her kelime, aslında mecazdır. Orası, cemalin de celalin de kök aldığı ama hiçbirinin bizim idrakimizdeki şekliyle tasvir edilemeyeceği bir alan… Ben sadece “orada bambaşka bir keyfiyet var” diyerek, kalbimi o yöne çeviririm.
Celal sıfatında, asla mahdut olanlar bir seyre giremezler. Sınırlı olan, sınırsızın çıplak tecellisine dayanamaz. Bu yüzden celal, mahdutlara perdeli gelir; onlar ancak cemal üzerinden celale işaret görebilirler. Dağın tecelli karşısında paramparça oluşu (A’râf, 7/143) bu hakikatin en büyük göstergesidir.
Dağa tecelli edince, toz buz olmuştu ya… İşte öyle… Cemal ise seyirde daim eder Hak… Sınırlı olanlar… Hz. Musa aleyhisselâm’ın, “Rabbim, bana kendini göster” talebine karşılık, dağa gelen tecelliyle dağın un ufak olması; celal tecellisine dayanamayacağımızı öğretti bize.
Ama cemal tecellisiyle, cennetlerde O’nun cemalini seyredecek bir göze sahip olabileceğimiz müjdesi verildi. Böyle okuyunca, celal beni korkutmuyor; bilakis haddimi bildiriyor.
Hani birbirimize deriz ya… “Cemalini göreyim” ama “celalini göreyim” demeyiz… Dil bile, farkında olmadan bu ince ayrımı yapıyor. Birine “cemalini göreyim” dediğimde, güzelliğini, lütfunu, hoşluğunu talep ediyorum; “celalini göreyim” deme cesaretini ise kelimeler bile taşıyamıyor. Çünkü celal, kulun dayanma sınırını aşan bir aşkınlık hâli…
Allah’a da öyle deriz. Çünkü celalde bir görüntü olamaz. Celal deyince kızgın, azap, gazap vs. geliyor akla, lakin buradaki olay tümüyle bambaşka bir çerçevede ortaya konur.
Celali sadece “gazap ve azap”a indirgersem, büyük bir yanılgıya düşerim. Celal, aslında O’nun aşkınlığının, hiçbir şeye benzemeyişinin, hiçbir kavrama sığmayışının adıdır. Azap ve gazap, celalin âlemlerde görünen bazı yansımalarıdır; ama celalin özü, bütün nispetleri yakan bir aşkınlık nurudur.
Cennette Allah’ın cemalini görür iman ehli… Celali zatî nuruna da sirayet eder. Bölünmemiş nur ve hudutlanmayan mutlak nur… Cemali ise, bir tutam nurun içeriği olarak müşahede edilen alan…
Cennette cemali görmek, kul için en büyük ikramdır. Ama bilirim ki o seyirde bile, celal “perde” olarak duracaktır. Cemal, mutlak nurun bizim idrakimize uygun bir perdeyle görünmesidir. O perdede O’nun gülüşünü, rahmetini, lütfunu hissederim; ama celalin tamamı yine de saklı kalır.
Celal de zata müteallik… Mutlak zat ve öz nuru celal… Mutlak zat ve öz nurunun seyrine arz etmesi cemal… Yani mutlak nur celal, Muhammedî nur cemal… Muhammedî nurun seyri ve gizli hazinenin zuhuru ve seyri…
“Gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim” hakikatini bu cümlede daha derinden sezerim. Mutlak Nur, celal hâlinde “bilinmez hazine”dir; Muhammedî nurda cemal hâlinde “bilinen ve sevdirilen hazinedir.” Biz, bu cemal perdesinde celal hakikatinin izlerini süreriz. Nur-i Muhammedi, celalin kalbe dokunan en yumuşak elidir.
İşte biz ancak teslimiyet ile bunun hâlini yaşarız. Yoksa kendimizi mürebbi zannederiz. Suretsiz yani bilemeyeceğim hâlde, yani hakikati olan durumda kalsın benim için. Yoksa gizli veya âşikâr şirkte şirket kurarız.
Teslimiyet olmadan bu mevzuları konuşmak, aklı ateşe atmak gibidir. Ben kendimi “anlayan, çözen, idare eden” bir konuma koyarsam, farkında olmadan celale nüfuz etmeye kalkar, içten içe şirk üretirim. O yüzden bazı hakikatlerin “bilinmeyen hâlde kalmasına” razı olmak, imanın edebindendir.
Hani İmam-ı Rabbânî kuddise sirruhû “Cennette dahi görmem istemem” demesi de bu hususta bize ipucu sunar. Cemalini gördüğünde artık celaline dalma mevzusu son bulacak. Onun için de öyle duada bulunmuş.
“Cemalini görmeyeyim” demek değildir bu söz; “Celalinden beni mahrum etme” demektir. Cemal seyrinde mest olup celali unutmamak, fenafillâh hâlinin cennette de devamını istemektir. Bu inceliği anladığımda, o büyüklerin sözlerinin sadece cümle değil, hâl olduğunu hissediyorum.
Bu şu demek değildir, “Cemalini görmeyeyim…” Bu şu demektir; cemalini gördüğümde, celalinden beni perdeleme, öylece celalinde tüm cemal kaybolsun.
Yani fenafillâh hâlinin verdiği sekrin ortaya çıkardığı o sonsuz zevkin tadını orada da devam ettireyim. Bu konunun izahı Mektubat’ta yazılmamıştı… Ama izahı aynadan bu kadar aşikâr oldu.
Fenafillâh hâlini, cemal ve celalin birbirine karıştığı, kulun kendi varlığını tamamen kaybettiği bir zevk olarak okuyorum. Cennette bile “ben” kokusunun kalmaması, sadece “O” diye yanıp sönmek… İşte bu hâle talip olmak, cemal isteğinin arkasındaki celal iştiyakıdır.
Bu konular her gün yazılamaz. Çünkü insan dayanmaz. İçinde bir an gelir ve kıvılcım açılır. Hz. Musa’nın baktığı dağ gibi kişinin kendisi toz buz olur. O yüzden celal ile ilgili kimse yazmaz. Hep cemalle ilgili yazılır. Zaten yazılabilinse, celal olmaz. Çünkü celal, işte yakıp yok eder tüm cemalleri. O yüzden de bahsedilmez.
Gerçekten de bu mevzular, kalbi mest ettiği kadar, nefsi de yakar. Her gün celal konuşulmaz; çünkü her kalp o yakıcılığa dayanamaz. Bu yüzden daha çok cemalden bahsederiz; merhametten, rahmetten, lütuftan… Celal bahsi, kalbin belirli bir olgunluk derecesine geldiği anlarda, hafifçe kapıyı aralayıp bakmak gibidir.
Yani celal, korkulası bir şey değil… Kızgın falan değil… Aşkın olan demek… Ha deriz ya, “yetmiş bin kat düşürülmemiş nur.” İşte tam da orası…
Celali, “öfkeli bir kudret” gibi tasavvur eden aklımı terbiye ediyorum. Celal, aslında “yetmiş bin perdeyle örtülmemiş nur” hâlidir. O nurun ağırlığına dayanamayacak olan benim; yoksa nurun kendisinde bir kusur yok. Bu yüzden celalden korkmam, celal karşısındaki aczimden hayâ ederim.
Matematikte evrensel küme konusu var… Tüm kümeleri kapsar. Evrensel küme tüm kümelere ev sahipliği eder de hiçbir alt küme ile sınırlanamaz. İşte yetmiş bin defa daha yoğun olan ve tüm nur zerreciklerine ev sahipliği yapan mutlak nur, hiçbir nur küresi ile sınırlanamaz. İşte orası mutlak celal yurdudur.
Evrensel küme benzetmesi, zihnime yakın gelen bir tasvir… Alt kümeler, cemal tecellilerini; evrensel küme ise celali hatırlatır. Bütün nur zerreleri, mutlak Nur’un içinde; ama mutlak Nur, hiçbir zerrenin sınırına hapsedilemez. İşte bu idrak, beni “Allah hiçbir şeye benzemez” (Şûrâ, 42/11) hakikatine geri döndürür.
Mutlak nurun bir tutam nuru içine çekip alması gibi mi bir hayret kapısı olarak önümüze açılır. Bir gün, mutlak Nur’un bir şulesiyle bile karşılaştığımda, hayretle donakalacağımı bilirim.
O yüzden bu dünyada, o hayreti taşıyabilecek bir iman ve teslimiyet omurgası inşa etmeye çalışıyorum. Çünkü hayret, imanın kapısıdır; ama iman yoksa hayret, insanı dağılır hâle getirir.
Bu konuları pek yazmayız. Cemal içre konuları anlayalım, bize yeter. Ötesine geçiş, aklı baştan alır. Akıl baştan alınınca, hemen kalbe indirelim. Yoksa mecnun oluruz. Vallahi gün gelir ağlayanımız bile olmaz. Kendin ettin, kendin gördün derler.
Cemal bahsi, kalbi yumuşatır; celal bahsi, aklı sarsar. Sadece akılla celale yürümeye kalkarsam, zihnimde patlama olur. O yüzden her celal tecellisini kalbe indirmek, imanın içine yerleştirmek gerekir. İman kalkanı olmadan celal bahsi, kişiyi ya inkâra ya da deliliğe götürür.
Hani “sır” falan derler ya… Aslında sır değil… Sadece konuya uzak olanların aklını yitirmemesi için öyle denilmiştir. Zira bu konuya akıl yetmez, iflas eder. İman devrede olmalı ki kişi dengede kalsın.
Sır denen şey, aslında “akılla yetinme” ısrarına karşı bir koruma bandıdır. “Burada iman devreye girmeli” uyarısıdır. Ben, bazı mevzuları “iman sırrı” olarak içimde saklarım; oraya aklın çıplak ayakla girmesine izin vermem. Bu da benim için bir emniyet kemeridir.
İman çok güçlü bir meleke… Gücünü tâ Arş’ın ötesinden alır… O yüzden Âmenerresûlü ayeti Miraç’ta nazil oldu. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, o aşkın Miraç gecesinde mutlak iman ile donatıldı. Öylece erimeden tâ Kab-ı Kavseyn’e kadar gitti.
Âmenerresûlü (Bakara, 2/285-286), imanın hem Rasûl’de hem mü’minlerdeki derin hâlini anlatır. Miraç gecesinde bu ayetlerin verilmesi, imanın göklerin ötesine uzanan bir nur olduğuna işarettir.
Peygamberlerin imanı, celal karşısında dağları eriten tecellilere dayanabilecek bir sır taşıyordu. Ben de kendi imanımı, bu celal ve cemal dengesinde güçlendirmeye çalışıyorum.
İşte müminler de iman eder… Öylece seyir içine seyre dalar. Yoksa akıl miğferinde etrafında dolanır ve ona isabet eden birkaç kurşunla miğferi başını zorlar ve en sonunda ne miğferi kalır, ne de baş…
Sadece akıl miğferiyle bu savaş alanına giren, ilk darbede dağılır. İman, miğferin altındaki ruhu koruyan sırdır. Seyir, sadece düşünmekle değil, imanla yürümekle olur. Benim için en güvenli yol: “Anlamasam da Rabbime teslimim” diyebilmektir.
İmanla geçmek, yani mantıkla değil ama teslim olalım. Çünkü mantık celalde işlemez ve her zaman cebelleşir. Zaten mantık cebelleştiği için de mantıksal olarak fikir yürütüp imanın gereklerine inilmediğinde, kişi dünyaya düşer. Yani dini reddedip kâfir olur. Kâfirin içeriği ise birçok alt başlığı teşkil eder. Ateist, deist veya başka bir “…ist” ile biten kavramla kendilerine isim bulurlar. Oysaki tümü de kâfirdir.
Mantık, kendi alanında kıymetlidir; ama alanını aşıp celale yürümeye kalktığında, kibir üretir. İman, mantığı iptal etmez; mantığı haddini bilmeye davet eder.
“Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyarlar” (Necm, 53/23) ayeti, imandan kopan mantığın nasıl heva ile birleştiğini gösterir. İsimler değişir ama hakikat değişmez; hakikatten yüz çevirenin adı, sonuçta kâfirdir.
Eğer iman yoksa ve kişi her işte bir mantık arasa ve mantığını keşfedemediğinde ise, o kurşunları kendi kendine sıkar ve sonra da dinden imandan uzağa düşüp Firavun şeklinde kendisini müstağni görür.
“Ben aklıma uymayanı kabul etmem” diyen nefis, aslında aklı ilahlaştırır. Mantığının yetmediği yerde inkâr eden, kendi kafesini kendisi örer. Firavunluk, sadece “Ben sizin en yüce Rabbinizim” demekle değil; “Ben bilirim, bana uymayanı tanımam” demekle de başlar.
Dışarıdan biri veya bir güç değil, insan kendi yapıyor kendine en büyük zararı da… Kârı da… Tabi yerine göre ya kazanır veya kaybedenlerden olur. Çünkü her şey insanda gömülü… O yüzden dua et ama sebepleri karıştırma, iste geç, bulandırma suyu.
İmtihanın merkezinde yine insanın kendisi var. Celal de cemal de aynı Hak’tan geliyor; ama ben, içimdeki kabiliyetle bunlardan ya nur devşiriyorum ya da kendimi yakıyorum.
O yüzden duayı çok önemsiyorum: “Rabbimiz! Bizi, nefsimizin şerrinden koru” niyazı, bu iç yangının ateşini Hakk’a havale etmektir. Sebepleri Hakk’ın önüne geçirmeden, “Sen dilemezsen hiçbir şey olmaz” diyebilmektir.
Bu konular kalbi mest ediyor… Cemalde ararsın işin mantığını. O da ya çözersin veya çözmezsin. Cemal bahsi, kalbi sarhoş eder, aklı da tatlı yorar. Bazen mantık bir şeyler yakalar, bazen de sadece “Ne güzel!” deyip susar. Bu susuş, cehaletin değil, edebin susuşudur. Celal bahsinde ise susmak, imanın emniyetidir.
Çok mu ağır oldu bu yazılar bilmem… Ama konu kısaca böyle… Belki ağır geldi, belki hafif kaldı; ama ben biliyorum ki, celal ve cemal mevzusu bir ömürlük tefekkür ister. Bu satırlar, sadece kalbe küçük bir dokunuştur.
Asıl seyir, seccadede, secdede, gözyaşında ve teslimiyette devam edecektir inşâallah. Rabb’im, celalinden korkup cemaline sığınanlardan eylesin.