367) ESAS BEREKET TESLİMİYETTEDİR

İnsanı pişiren husus, ilmi yazıları okumak değildir. Aksine insanı pişiren unsur, teslimiyet melekesinin uyanışındadır. İnsan, nice kitaplar okuyup sayfalar devirebilir, hafızasına dağlar kadar bilgi yükleyebilir; fakat eğer bu bilgi, onu Rabb’ine karşı daha mütevazı, daha mahcup, daha teslim bir kul hâline getirmiyorsa, o ilim sadece nefsin sermayesidir.

Hakiki pişme, “Rabbim benden ne murat eder?” diye sorup, o murada boyun bükebilme kudretidir. Kur’an, “İş bitince, artık hüküm yalnız Allah’ındır.” (Mü’min, 40/12) buyurur; işte teslimiyet melekesinin uyanışı, bu hükmün kalpte gerçek anlamda kabul edilmesidir.

İnsanı olgunlaştıran, çok bilmek değil, bildiğini Allah için terk etmeyi bilecek kadar Rabb’ine güvenebilmektir.

İlmi yazıları okurken nefis yeni şeyler öğrendiği için mutlu olur. Teslimiyet melekesinin uyanışında ise, nefis sahip olduğu fehimlerini terk ettiği için anlık mutsuz olur. Çünkü sahip olduğunu suya bırakmıştır.

Nefis, bilginin getirdiği “ben biliyorum” hissini sever; zira bu his, ona gizli bir üstünlük vehmi verir. Yeni kavramlar, yeni cümleler, yeni keşifler nefsin hoşuna gider.

Ama teslimiyet melekesi uyandığında nefis, elindeki “ben bilirim” payını kaybetmeye başlar ve bu yüzden sıkılır, daralır. Çünkü yıllarca biriktirdiği kanaatleri, alışkanlıkları, ön kabulleri suya bırakmak zorunda kalır. İşte bu anlık mutsuzluk, aslında rahmet kapısının ilk sarsılışıdır.

Hadiste, “Kim Allah için bir şeyi terk ederse, Allah ona ondan daha hayırlısını verir.” buyrulmuştur (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/363). Nefis, terk ederken ağlar; ruh, terk sayesinde yeni bir sahaya geçer.

Sonrasında ise üzerine letafet iner ve mutlak huzur kendisiyle buluşur. Teslimiyetin ilk anında nefis titrer ama ardında ruha bir letafet iner; kalpte ağır bir taşın kalktığı hissedilir. Kişi, kendi fehmini bırakıp Rabb’inin hükmüne razı olunca, içinden geçen fırtınaların dineceğini, kalbine ince bir huzurun çökeceğini fark eder.

Bu huzur, dünyanın bütün alkışlarından daha tatlı, bütün övgülerinden daha kalıcıdır. “Bilesiniz ki kalpler, ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d, 13/28) ayetinin sırrı da budur; teslimiyetle gelen bu huzur, zikrin meyvesi olarak kalbe yerleşir. Ruh, Rabb’inin hükmüne razı olduğunda, dünya sahnesi kaygının değil, tefekkürün alanına dönüşür.

İşte esas zor olan nokta, kişinin iradesini kullanıp anlık zevkten arınma gayretidir. Asıl düğüm noktası, insanın iradesini kullanıp “Bu anlık zevki bırakıyorum, Rabb’imin rızasını seçiyorum.” diyebilmesidir. Nefis, anlık zevke koşar; teslimiyet, uzun vadeli huzura yürür.

İrade, iki çağrının arasında kalınca, insan ya geçici tatmini ya da kalıcı bereketi tercih eder. Teslimiyet, “Şu an beni mutlu eden bu hâli bırakıyorum; çünkü Rabbim başka bir şey istiyor.” diyebilme cesaretidir.

Bu yüzden Rabbimiz, “Onlar, Allah’ın rızasını isteyerek sabrederler.” (Ra’d, 13/22) buyurur; sabrın arkasında, teslimiyeti seçmiş bir irade vardır. Gerçek bereket, o anda lezzetli geleni değil, hakikatte hayırlı olanı tercih edebilme gücünde saklıdır.

Şems, Mevlânâ’nın kitabını suya atmıştı. İlk etapta Mevlânâ, kitabının bozulduğunu sandı. Sonra uyanınca, yani teslimiyet melekesinin uyanışıyla baktı ki su, el yazısı mürekkebi bile bozmamış…

Bu kıssada anlatılan, sadece bir kitabın suya atılışı değildir; ilim ile teslimiyetin çarpıştığı bir eşiğin resmidir. Mevlânâ, ilk anda kendi emeğine, kaleminin mahsulüne, ilmî birikimine sarıldı; “Kitabım gitti.” diye düşündü.

Fakat teslimiyet melekesi uyanınca, ilmin üstüne bir ilim, hâlin üstüne bir hâl, sevginin üstüne bir sevgi geldi. Su, ilahî kudret emrinde mürekkebi bozmadı; çünkü orada korunması gereken, sadece satırlar değil, teslimiyetin hatırasıydı. “Allah, müminleri dünya hayatında da ahirette de sağlam bir söz üzere sabit kılar.” (İbrâhîm, 14/27) ayetini, bu sahnenin derinliklerinde hissederim.

Yani teslimiyet, zahiri asla bozmaz. Ayrıca içten içe de yeni bir bağ oluşturur. Teslimiyet, zannedildiği gibi “dünyayı terk” değil; zahiri, hakikatin emrine vermektir.

Bu yüzden hakikî teslimiyet, zahiri bozmaz; aksine onu düzene sokar. İnsan işini yine yapar, ilmini yine okur, rızkını yine arar; ama bütün bunları “Ben yapıyorum.” duygusuyla değil, “Rabbim yaptırıyor.” şuuruyla yapar. Böylece hem zahirde düzen, hem batında yeni bir bağ oluşur.

O bağ, kul ile Rabbi arasında kurulmuş gizli bir sır kapısıdır. “Göklerde ve yerde olan her şey O’nundur.” (Bakara, 2/255) ayeti, teslimiyetle birlikte artık kuru bir bilgi olmaktan çıkar; kul, sahiplik iddiasını bırakınca, zahir de batın da yerini bulur.

Teslimiyet melekesi ise, her insanda ayrı bir edâ ile uyanır. Kişinin zaafı hangi yönde ise, uyanışı için de o zaafla sınanır. Ne hazindir ki çok azı geçer.

Teslimiyet, herkeste aynı sahneden tecelli etmez. Kimin kalbi hangi noktaya bağlıysa, imtihanı da oradan gelir. Malına bağlı olana maldan, şöhrete tutunana alkıştan, evladına aşırı bağlanana evlattan, ilmine güvenene ilminden vurulur imtihan. Çünkü Rab, zaaf noktasını teslimiyet kapısına çevirir.

Bu gerçeğe rağmen, çoğu insan zaafıyla yüzleşmek istemez; o kapıdan geçmek yerine arkasında saklanmayı seçer. “İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’a bir ucundan ibadet eder; başına bir hayır gelirse onunla mutlu olur, bir sıkıntı gelirse yüzüstü döner.” (Hac, 22/11) ayeti, bu yarım teslimiyetin halini anlatır.

Teslimiyet melekesini gerçekten uyandıranların sayısının az oluşu, bu yüzden hüzün vericidir. Teslimiyet; hissetmek, o bağ ile sımsıkı bağlanmak, huzuru yaşama hâli olarak tecelli eder.

Teslimiyet, kuru bir “kabul ettim” cümlesi değil; kalbin içinde hissedilen, Rab ile kurulan derin bir bağ hâlidir. Bu bağ kuvvetlendikçe, insanın içindeki huzur artar. Artık başına gelen her şeyi “Rabbimden bana gelen bir eğitim, bir merhale.” gözüyle görür.

Ne nimette şımarır ne musibette yıkılır. “Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde ‘Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.’ derler.” (Bakara, 2/156) ayeti, bu teslimiyetin dildeki ifadesidir. Kalpteki karşılığı ise, her hâlde Rabb’ine tutunmayı bilen, içten bir sekînedir.

Diğerleri ise; ilmi nefislerini mutlu etmek için daha hiddetle sarılıp üst yaşantı ile mutlu olmak için gayret eder.

Teslimiyet melekesi uyanmayanlar, ilmi nefislerini okşamak için daha çok kullanırlar. İsim toplarlar, kavram toplarlar, tartışma malzemesi biriktirirler; fakat bu ilim, onları tevazuya değil, üstünlük iddiasına götürür.

Böyleleri, yaşantının dış kabuğunu süslemek için çırpınır; ama içte mutlak bir huzura kavuşamazlar. Hadiste buyurulur ki: “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 33). Kalp teslim değilse, ilmin süsü nefsin yükü olur.

İnsanın nefsi, ilimle gururlandıkça, teslimiyet kapısından uzaklaşır; bereket ise bu kapının önünde bekler.

Ve her ne hikmetse, zahirî ilimde ise, mutlak huşûya asla varamaz… Zahirî ilimde boğulan ama teslimiyete varmayan kimselerde ilginç bir hâl görülür:

Kur’an okur ama ayetin kalbine inmediğini hisseder; namaz kılar ama secdede kalbi titremez; zikreder ama dilindeki kelam, ruhuna nüfuz etmez. Çünkü huşû, sadece bilgiyle değil, teslimiyetle açılan bir lütuftur.

“Gerçekten müminler, Allah anıldığında kalpleri titreyenlerdir.” (Enfâl, 8/2) ayetinde anlatılan o titreme, kalbe teslim olmuş bir ilmin hediyesidir. Teslimiyet yoksa, bilgi, kalbin etrafında dönüp duran ama içeri giremeyen bir gölge gibi kalır.

İşte… Eğer ki yetiştirici, bir hususta “Kesinlikle şunu yap, bu senin mutluluğundur.” derse, eğer ki yetişende mutlak güven varsa, hemen bilâ kayıt ve bilâ şart yapar; öylece aradaki kapalı noktaları açıp teslimiyet melekesini uyandırır.

Burada durup anlıyorum ki, işin özü, ilmi reddetmek değil; ilmi teslimiyetle taçlandırmaktır. İlim, teslimiyetle birleştiğinde nur olur; teslimiyetsiz ilim ise, nefsin oyuncağına dönüşür. Bu fark, bütün seyrin mihengidir.

Eğer insan, güvendiği bir mürşid, bir rehber, bir yetiştirici bulmuşsa ve o rehber “Bu senin lehinedir, bunu yap.” diyorsa; talebede gerçek güven oluşmuşsa, artık pazarlık yapmaz, şart koşmaz, hesap sormaz. Bilâ kayıt, bilâ şart itaat eder. İşte bu teslim hâli, kapalı noktaları açar; içte bekleyen teslimiyet melekesini uyandırır.

Elbette burada ölçü, rehberin Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin sünnetine ve Kur’an’ın ölçülerine bağlı olmasıdır.

Zira hadiste, “Kim bize uymayan bir amel işlerse, o amel reddedilmiştir.” buyrulmuştur (Müslim, Akdiye, 18). Teslimiyet, Allah ve Rasûlü’nün çizdiği çerçevede bir hak yola ise bereket getirir, yoksa kör itaate dönüşür.

Lakin ne kadar hazindir ki; üreyen sömürü sürüleri nedeniyle, kişilerin yetiştiricilerinin gerçekten mutlak niyetlerini çözemediklerinden, kendilerini salmaları epey zorlanmıştır.

Ne yazık ki zamanla sömürüyü meslek edinmiş “sürü başları” türemiştir. Dinin, tasavvufun, teslimiyetin dilini kullanıp insanların saf duygularını istismar edenler, pek çok gönlü yaralamıştır.

Bu yüzden insanların çoğu, gerçek yetiştiricinin niyetini anlamakta zorlanmakta; hakla bâtılı, rehberle istismarcıyı ayırt edememektedir.

Böyle olunca da, kendilerini teslim etmeye çekinirler. Kur’an’da “İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatı hakkında söyledikleri hoşuna gider…

Hâlbuki o, düşmanların en katısıdır.” (Bakara, 2/204) buyurularak, bu tür kimseler konusunda uyanık olmamız istenir. Teslimiyetin bereketinden mahrum kalmamızın bir sebebi de, bu kötü tecrübelerin içimizde bıraktığı güvensizliktir.

O yüzden de… Bu ahir zamanda gerçek hak yarenleri azaldıkça azalmıştır. Zira yenileri yetişmemekte… Var olan yarenler de teker teker dünyaya veda etmektedirler.

Bu ahir zamanda, hakikati taşıyan, nefis hesabı gütmeyen, kendini değil Rabb’ini gösteren hak yarenlerinin sayısı azaldıkça azalıyor.

Eskiden bir yaren gider, arkadan bir başkası yetişirdi; şimdi ise aynı silsilede yetişenlerin sayısı son derece sınırlı. Var olan hak dostları da birer birer bu dünyadan göçüyor.

“Her ümmet için bir önder vardır.” (Yûnus, 10/47) sırrı kıyamete kadar geçerli; fakat bu önderlerin izini sürmek, kalabalıkların peşine takılmaktan çok daha ince bir iş hâline geldi. Yaren azaldıkça, teslimiyete susamış gönüller de sahte sığınaklara meylediyor; bu da ayrı bir imtihan oluyor bizler için.

Bu ahir zamanda, teslimiyet melekemizin, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yolunda olan erenlerle her birimizde uyanması dileğiyle izahatlara biraz daha devam edelim…

Benim duam şudur: Bu ahir zamanda, teslimiyet melekemiz, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yolunda yürüyen erenlerin nefesiyle uyanıp güçlensin.

Onların hâl mirası, bizim için bir can simidi olsun. İlmi, edebi, takvâyı, teslimiyeti onlardan öğrenelim; ama esası Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinde görelim. “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmrân, 3/31) ayeti, teslimiyet melekemizin hak kıbleyi şaşırmaması için bize yeter bir ölçüdür.

Öğrenen çok az, öğreten daha az, az içinde az, haydi etme naz, gönlüne rahmetle yaz. Gerçek mânâda öğrenenler az; öğrendiklerini hakkıyla öğretenler daha da az…

Az içinde az olan bu zümre, gösterişten uzak, riyadan uzak, sessizce gönüllere çalışır. Böyle bir zamanda naz etmeye, “Ben bilirim.” demeye yer yok. Gönlümüze rahmetle yazmak, yani hakkı rahmet diliyle anlatmak, hem kendimize hem insanlığa merhamettir.

Hadiste, “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” (Buhârî, Tevhid, 2; Müslim, Fedâil, 66) buyrulmuştur. Biz de kalemimizi merhamet ile yürütür, gönlümüze sözü rahmetle yazarsak, teslimiyet melekemiz de rahmetle beslenir.

Bereket kalabalıkta değil azlıktadır. Muhabbet lafızda değil sadakattedir. İlim lisanda değil hâldedir. Tasavvur şemailde değil cevherdedir.

Esas bereket, kalabalıkların alkışında değil, az ama samimi gönüllerin safiyetindedir. Muhabbet, güzel cümleler dizmekle değil, sadakatle, vefayla, fedakârlıkla ispat edilir. İlim, dilde dolaşan bilgiler değil; hâle dönüşen, hayata akan, ahlâka karışan bir nurdur.

Tasavvur, kıyafette, şekil ve şemâilde aranmaz; öz cevherde, kalbin rengine sinen hakikatte aranır. “Nice kalabalık topluluk vardır ki, sayıca azdır; nice az topluluk vardır ki, Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir.” (Bakara, 2/249) ayeti, azlığın içindeki bereketi bize gösterir. Kalabalık olmak değil, hakla beraber olmak esastır.

Cevhere ulaşmak bazen taşlandıktan sonra zuhur eder. Bu da en derin olan ulaşımdır. Cevhere ulaşmak, çoğu zaman güllerle döşenmiş bir yolda olmaz; taşlarla, dikenlerle imtihan edilenlerin kalbinde hakikat daha derin kök salar.

İnsan, en çok sıkıştığı, en çok incindiği, en çok yalnız kaldığı anlarda içindeki özle yüzleşir. Taşların acısı, zahirde can yakar; batında perdeyi kaldırır.

Hadiste, “Mü’min, diken batmasına varıncaya kadar başına gelen her sıkıntı sebebiyle günahlarından arındırılır.” buyrulur (Buhârî, Merdâ, 1; Müslim, Birr, 49). İşte taşlanmak, görünürde bir eziyet; hakikatte cevhere giden derin bir yoldur.

Örneğin; Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Taif’te taşlanınca, çıkışında bir çoban iman etti. Hemen gecesinde de Miraç vuku buldu.

Taif yolculuğu, zahirde bir hüzün, batında ise büyük bir kapının eşiğidir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Taif’te taşlanıp kanlar içinde kalırken, zahiren başarısız bir tebliğ tablosu görünüyordu.

Fakat orada, bir çobanın kalbi imanla şereflendi; bu, taşların arasından çıkan rahmet filiziydi. Ardından yaşanan İsra ve Mirac hadisesi, bu zahirî kırılmanın batındaki açılışı oldu.

“Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 94/6) ayeti, bu tabloda ete kemiğe bürünmüş gibidir. Taif’in taşları, Mirac’ın kapısını çalan tokmaklar gibi işledi kaderde.

İşte Taif bereketli geçti… Olayı zahir yönüyle gören ise, bereketsiz olduğunu ve Taif’te kimsenin tâbi olmadığını, hem taşlandığını söyledi. Oysaki Taif, başlı başına bir milat oldu.

Bu yüzden ben Taif’e baktığımda, sadece taşların acısını değil, bereketin damladığı bir sahneyi görürüm. Taif bereketli geçti; çünkü orada sabır, teslimiyet, af ve merhamet bir araya geldi.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisini taşlayanlara beddua etmedi; “Belki onların soyundan iman edenler gelir.” diye dua etti. Bu merhamet, Taif’i berekete çevirdi. Zira asıl bereket, sonucunda değil, hâlinde saklıdır.

Zahire bakan, “Taif’te kimse iman etmedi, taşlandı, geri döndü. Bu nasıl bereket?” diyebilir. Çünkü o sadece görünen sonuca odaklanır; taşları görür, gözyaşını görmez; reddedilişi görür, duanın kabul kapısını görmez.

Hâlbuki Allah katındaki bereket ölçüsü, insanların sayısında değil, kulun Rabb’ine bağlılık derecesindedir. “Siz bir şeyi sevmeyebilirsiniz; hâlbuki o sizin için hayırlı olabilir. Bir şeyi de sevebilirsiniz; hâlbuki o sizin için şerli olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216) ayeti, Taif’in zahir fotoğrafıyla batın hakikatini birbirinden ayırmamızı ister.

Taif, sadece bir şehir değil; teslimiyet tarihimizde bir milattır. Orada sabredilen acı, sonrasında açılan rahmet kapılarının anahtarı olmuştur. Taif’ten sonra yaşananlar, hem Mekke’nin fethine giden yolu, hem de Mirac’ın sırrını içinde taşır.

Bu yüzden, Taif’i sadece geçmiş bir hadiseyi okuyarak değil, kendi içimizde yaşadığımız “taşlanma anları” ile kıyaslayarak düşünmek gerekir. Bazen bizim hayatımızdaki en büyük kırılmalar, en büyük milatlarımızın başlangıcı olur.

Aziz dostum, şunu unutma: Keramet çoklukta değil, cevhere ulaşımdadır. Hakikî keramet, kalabalık toplamakta, ismimizi duyurmakta, etrafı doldurmakta değildir.

Teslimiyeti bulmak, bereketin hakikî kaynağı olan Rabb’e dayanmak, nefsin oyunlarını görüp Rahman’ın dâvetine “Lebbeyk” diyebilmektir.

Özüne varmayan çokluk, dağılmış kum taneleri gibidir; cevhere varan azlık ise, dağın özündeki maden kadar değerlidir. Bereket, işte bu cevhere varan teslimiyettedir.