Elbette ki Kur’ân-ı Kerîm yazılırken kullanılan lafız, okunurken çıkan sesler, yazılan harfler ve üzerinde yazılı bulunduğu sayfalar mukaddestir. Çünkü Kur’ân’ın özü, bu maddî vasıtalar sayesinde bizlere somut olarak ulaşır. Ancak unutulmamalıdır ki, bunlar mahlûktur; yani yaratılmıştır. Kur’ân’ın özü ise Allah Kelâmıdır; ezelîdir, yaratılmış değildir. Lafızlar, harfler ve mushaf yalnızca bu kelâmın bizlere ulaşmasını sağlayan birer taşıyıcıdır. Zira Mushaf, hakikatte kâğıt ve mürekkepten ibarettir; kâğıt ve mürekkep de yaratılmışlardandır. Ancak taşıdığı mânâ yönü bakımından Kur’ân adını alır ve tüm muhteviyatı oarak da mukaddestir. O mânâ ise Allah’ın kelâm sıfatının tecellisidir.
Kur’ân’ın hakikatinden uzaklaşmak ile insan, kendi aslından ve kendi özünden uzaklaşmış olur. Eğer biz, Kur’ânın özünden uzaklaşıp sadece mushafın maddî yönüyle ilgilenir, onun hayatımıza yön veren emir ve yasaklarını ihmal edersek; hakikatimizden mahrum kalır ve bocalar dururuz. Tıpkı bugün İslâm âleminin içinde bulunduğu hâl gibi… Kardeş kardeşe düşmüş, fitne ateşi dört bir yanda yanıyor. Bir yanda harabeye dönüşmüş İslâm beldeleri, diğer yanda binlerce masumun dinmeyen ahı… Sözde “Allah için” denilerek yapılan kan dökmeler… İşte bu haller, gerçekte ne Allah’ın emrine, ne de Resûlullah Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sünnetine uygundur.
Kur’ân bize, kendisine uyan toplumların huzura ereceğini, ayrılık ve fitneden uzak duracağını müjdeler. Fitne hakkındaki nebevî ikazlar, uyanık kalmamızı ve fitnelere düçar olmamamız için uyarır. Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, ümmetini bu günler için defalarca uyarmıştır: “İnsanlar öyle günler görecek ki, katil niçin öldürdüğünü, maktul de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek.” Ashâb sordu: “Bu nasıl olur?” Şöyle buyurdu: “Herçtir! Öldüren de ölen de ateştedir.” (Müslim, Fiten 56) Yine buyurdu ki: “Kıyametten önce mutlaka herç vardır.” Ashâb: “Ey Allah’ın Resûlü, herç nedir?” diye sordu. “Katildir.” buyurdu. Bazı sahabiler: “Biz şimdiden yılda şu kadar müşrik öldürüyoruz.” dediler. Efendimiz: “Benim kastım müşriklerin öldürülmesi değildir. O gün geldiğinde birbirinizi öldüreceksiniz; öyle ki, kişi komşusunu, amcaoğlunu, akrabalarını öldürecek.” buyurdu. Tekrar soruldu: “O zaman aklımız başımızda mı olacak?” “Hayır, o vakit akıl kalmaz. Aşırı hırs ve cehalet sebebiyle insanların çoğu akıldan mahrum olur. Halk içinde ortaya çıkan akılsız bir güruh, öncekilerin yerine geçer.” Başka bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Davaları aynı olan iki büyük grup arasında büyük bir savaş meydana gelmedikçe kıyamet kopmaz.” (Müslim, Fiten 17) Ve fitnelerden korunmanın ehemmiyetini şöyle vurgulamıştır: “Bahtiyar, fitneden uzak duran ve belalarla karşılaşınca sabreden kimsedir. Ne mutlu ona!” (Ebû Dâvûd, Fiten 2)
Kur’ânın emirleri fitneyi söndürür. Yüce Rabbimiz, fitneye düşmemenin ve birlik olmanın yolunu açıkça bildirmiştir: “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin.” (Âl-i İmrân, 3/103) “Fitne, adam öldürmekten daha şiddetlidir.” (Bakara, 2/191) Kur’ân’a gerçekten sarılmak, onun hükümlerini tatbik etmek, merhamet ve adaletle hareket etmek demektir. Sadece mushafı öpmek, güzel bir kıraatte bulunmak değil; ayetleri hayatın merkezine koymaktır. İslâm âleminin yarası harfe, şekle, mezhep tartışmalarına, siyasî kavgaya saplanmak; ama mânâyı, merhameti ve adaleti ihmal etmek. Hâlbuki Kur’ân’ın indiriliş amacı, yeryüzünde barış, adalet ve merhameti tesis etmektir. Eğer biz bu nebevi ikazlara kulak verirsek; iman ehline el uzatmaktan, bize savaş açmamış kimselere zarar vermekten geri dururuz. Zira Rabbimiz şöyle buyurur: “Size karşı savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik etmekten ve onlara adaletli davranmaktan Allah sizi men etmez. Şüphesiz Allah adaletli davrananları sever.” (Mümtehine, 60/8)
Kur’ân’ı doğru anlamak, onu hayatımıza tatbik etmek ve fitneden uzak durmak; hem dünyada huzurun, hem de ahirette kurtuluşun anahtarıdır. Aksi hâlde, Efendimiz’in haber verdiği gibi, öldüren de ölen de ateşte olur.