Bizim yolumuzda aşk, nihai durak değildir; hatta bizim meşrebimizin kapısında “Bizim yolumuzda aşk yok; bizim yolumuzda muhabbete dönüşmüş aşk var.” diye yazılıdır. Çünkü gördüm ki, aşk kelimesi asırlar içinde öyle kirlenmiş, öyle beden ve tutku ile iç içe geçmiş ki, insanın hakikate yürüyüşünde en büyük tuzaklardan biri hâline gelmiş.
Aşk, başta emmareyi silkeleyen bir sarsıntı gibi işe yarasa da, orada takılı kalındığında kapı olur, kilit olur, perde olur. Oysa biz kapının kendisine âşık olmak için değil, o kapıdan içeri girip El Vedud’un deryasına kavuşmak için yaratıldık.
İnsanın Allah’la olan bağı, aşk kelimesine hapsedilemeyecek kadar derin ve geniştir. Kur’an bize “Allah’ı sevmeyi”, Allah’tan “korkarcasına saygı duymayı”, “haşyetle titremeyi”, “huşu içinde eğilmeyi” öğretir; ama “Allah’a kendinizi onda yok edercesine âşık olun.” demez. Çünkü insanı yeryüzünde halife kılan şey, kendini yaktırıp kül etmesi değil; Allah adına seyir etmesi, Allah’ın isimlerini bilip o bilginin getirdiği haşyetle yaşamasıdır.
Aşkı “kendimi onda yok ettim.” diye anlayan anlayış, emaneti yok sayar. Oysa insanın emaneti, kendi benliğini inkâr etmek değil; benliğini Allah adına kullanmaktır.
Fenafillâh kavramı, yüzyıllar içinde çok yanlış okundu. “Kendimi Allah’ta yok ettim, artık ben yokum, yalnız O var.” diyen, farkında olmadan kendi aklını da, kendi sorumluluğunu da çöpe atıyor. Zaten insan ve cin dışındaki her varlık, yaratıldığı istikamette fenafillâh hâlinde; yani kendinde hiçlik, görevinde tamlık hâlinde yaşıyor.
Ağaç ağaçlığında, kuş uçuşunda, su akışında fânî olmuş durumda. İnsan ve cin ise bekâya talip yaratıldı; Allah adına görmeye, Allah adına yürümeye, Allah adına düşünmeye memur edildi. Bizim işimiz, “Ben hiçim, yokum.” diye kaçmak değil; “Ben her an O’nunla kaimim.” diyerek yükün altına girmektir.
Vedud ismi aşk değildir; aşk, Vedud’un ifrat hâlidir ve bu ifrat hâli, kontrolsüz bırakıldığında kulun ayağını kaydırır. El Vedud, bütün esma terkibinin kalbidir; bütün çekim alanlarının merkezinde duran esmadır. O sevdirir, O sevdirtir, O bağ kurdurur. Bu sevgi, iki taraflı akar: “Siz Allah’ı seversiniz, O da sizi sever.” Hakiki muhabbet budur.
Aşkta ise çoğu zaman tek taraflı bir kilitlenme vardır; akımı taşıyan El Vedud değil, obsesyona benzeyen tek yönlü bir bağdır. Böyle olunca da nefis, bu bağı çok sever; çünkü o bağda sorgu yoktur, akıl yoktur, sorumluluk yoktur. Sadece “teslimim” romantizmi vardır.
Sahabenin yolu burada bizim için mihenk taşıdır. Onlar “Nefsim, anam, babam sana feda olsun ya Rasulallah.” dediler, ama “Sende fena olayım ya Rasulallah.” demediler. Feda var; fena iddiası yok. Feda, emaneti sahibinin yoluna koymaktır; fena iddiası ise, emaneti yok sayıp kendini sahneden silmek vehmidir.
Sahabe Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e akıllarını iptal ederek değil, akıllarını nurla yıkayarak bağlandı. Onları sahabe yapan tam da buydu: Muhabbet ile haşyeti, sevgi ile itaati, feda ile emaneti cem ettiler.
Sonra tarih içinde veliler geldi. Her bir velî, kendi meşrebine göre insanları inşa etmeye çalıştı. Kitle psikolojisini bilenler, halkı bir noktada tutmak için “aşk” kelimesini bir enstrüman gibi kullandılar. “Sen çok sorma, aşk ile bağlan.” denildi ki, hiç olmazsa emmarede çakılı kalmasın insan.
Lakin bu yolun yan tesiri şu oldu: Sonraki nesiller, velilerin hakikate açtığı kapıları değil, aşk kelimesini merkeze aldı. Velilerin dervişlerini temizlemek için kullandığı aşk vurgusunu, kendi nefislerinin tutkusuna kılıf yaptı. Böylece aşkın kendisi, hakikate götüren bir merdiven olmaktan çıkıp, merdivenin başında insanları oyalayan bir salıncak hâline geldi.
Bir de işin en tehlikeli tarafı var: Kör aşk, ümmeti parça parça etti. Her fırka lideri, etrafına gözü kapalı bağlı kitleler topladı. “Seviyorsan sorgulama.” cümlesi, adeta yazılı olmayan bir akide hâline geldi. Böyle olunca Kur’an’ın “ulû’l elbâb” dediği akıl sahipleri, gölgede kaldı.
Aşk kisvesi altında akıl dışlandı, ilim dışlandı, tefekkür dışlandı. Aşk, bir anda tevhidin dili olmaktan çıkıp, insanı insana kul eden bir zincire dönüştü. Oysa Kur’an’ın en temel hedeflerinden biri, insanı insana kulluktan kurtarmaktır. İslam’da en büyük ibadetlerden biri köle azat etmektir; biz ise ruhumuzu gönüllü köleliğe teslim ettik.
Ben bu manzaraya bakınca “Bizim yolumuzda aşk yok.” derken, “Bizim yolumuzda sevgi yok.” demiyorum; tam tersine, “Bizim yolumuzda sevgi daha sahici, daha köklü, daha akıllı.” diyorum. Biz sevginin adına aşk koymak zorunda değiliz. Muhabbetullah, aşkın da ötesinde, daha geniş, daha güvenli bir deryadır.
Muhabbette yanış, haşyetle birlikte yürür; huşu, kalbi sakinleştirir; huzur, bilinçli bir yakınlık hâline dönüşür. Aşkta ise akıl çöpe atıldığında, nefis bu boşluğu doldurur; kişi kendini yaktığını zannederken, farkında olmadan nice zulme ortak olur.
Aşk kelimesinin kökenine indiğimizde, zaten bu sisli havayı görürüz. Bu kelime, sanıldığı gibi tertemiz bir Arapça kökten doğmuş, pırıl pırıl bir Kur’an kavramı değil. Ateşe tapanların dilinde “istemek, şiddetli arzu” anlamlarını taşıyan köklerden geliyor; sonra Farsçaya, oradan Arapçaya, oradan da Türkçeye taşınıyor.
El Vedud isminin yerine geçip sevgi literatürümüzün merkezine oturması, bu yüzden çok ciddi bir perdeleme. Sonsuz ve sınırsız sevgi taşıyan ilahî bir ismi unutup, yerine kökü karışık bir kelimeyi koyduğumuzda, ruhta da kelimeye uygun bir baskı oluşuyor. Aşk, kavram olarak kalpte sıkıştırır; muhabbet ise genişletir.
Bizim meşrepte hedef, aşkın sisini dağıtıp muhabbetullahın güneşine çıkmak. Bunun yolu da üç sütundan geçiyor: Akıl, iman ve ilim. Aklını çöpe atanın imanında istikrar olmaz; ilmi olmayanın haşyeti yüzeyde kalır.
Allah, Kur’an’da defalarca “Aklınızı kullanmaz mısınız?” derken, aşk adına aklı iptal eden bir yolun hakikat yolu olamayacağı ortadadır. Bizim yolumuzda salik, şeyhini putlaştırmaz; “O da benim gibi bir kuldur, ama bende uykuda olan bazı hakikatleri bende uyandırmak için bana ayna tutulmuştur.” der. Aynaya âşık olmaz; aynada görünen hakikate yönelir.
Aşkı inkâr etmiyorum; ama aşkı mabutlaştıran dili reddediyorum. Aşk, El Vedud’un deryasına atılan ilk kıvılcım ise ne âlâ; ama deryaya varmadan kıvılcımın peşinde koşmayı marifet sayan akla “dur” diyorum.
Biz, kalbimize düşen her sevgiyi El Vedud’a havale ettiğimizde, aşk zaten hak ettiği yere çekilir; muhabbetullah ise merkez olur. Biz, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in öğrettiği gibi Allah’ı tanımadıkça, hangi kelimeyi kullanırsak kullanalım, sevgimizin istikameti karışır. O yüzden:
Aşka değil, muhabbete talip olalım. Fenaya değil, bekaya yürüyelim. Kendimizi yakmaya değil, Allah adına diri kalmaya niyet edelim. Nefsimiz bize “yan” dediğinde, biz “huşu ile uyan” diyelim. Ve unutmayalım: Allah’a giden yol, kör bir aşkın değil; bilinçli bir haşyetin, edepli bir muhabbetin ve iki cihan güneşi Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin izinde, aklını yanına almış bir kulun yoludur.
Nankörlükten bir kurtulsak, üzerimizdeki nimetleri görerek yaşasak, her insanın elindekinin Allah’tan geldiğini görsek, acaba davranışlarımız nice olurdu? İşte o zaman Allah’a karşı haşyetle dolar, edeple önümüze bakar, amelimizden utanır olurduk.
Tüm görünenler, fili elleyen körler misali sadece yapının bir tarafıdır. Ya tam resmi görebilseydik, acaba aynı şimdi ki gibi mi düşünecektik? Allah’a karşı duyacağımız huşudan kalbimiz sanki yerinden fırlayacak, tir tir titreyecekti. Bedeni terk etmeden yani ölmeden, o görüşe kavuşmaya çalışalım yani ölelim. Yoksa ebeden mahrum kalacağız.
Burada kalbimin içini açıyorum aslında: Aşk, sevgi, muhabbet, El Vedud, haşyet… Hepsi dönüp dolaşıp bir noktada düğümleniyor: nankörlükten kurtulma noktasında. Nankörlük, nimeti perdeleyen en kalın örtü.
Gördüğümüz her güzelliğin, aldığımız her nefesin, elimizdeki her imkânın Allah’tan geldiğini gerçekten hissetsek, bugünkü gibi konuşabilir miydik, kavga edebilir miydik, kibirlenebilir miydik? İşte o zaman kalpte haşyet doğar; insan kendi amelinden utanır, başını eğip “Ben ne yapıyorum?” diye sorar.
“Tüm görünenler, fili elleyen körler misali sadece yapının bir tarafıdır.” derken, kendi nefsime şunu hatırlatıyorum: Sen hakikatin sadece tuttuğun yerini biliyorsun, tamamını değil. Aşk dediğin de, sevgi dediğin de, bildiğini sandığın ilim de aslında filin kulağı, ayağı, gövdesi kadar…
Tam resmi görebilseydin, bu kadar iddialı, bu kadar keskin, bu kadar hüküm dağıtan olabilir miydin? Belki de tek yapacağın şey, huşu içinde susmak olurdu. Kalbin yerinden fırlayacak gibi titrer, dilinde sadece “Ya Rabbi…” kalırdı.
“Bedeni terk etmeden yani ölmeden, o görüşe kavuşmaya çalışalım yani ölelim.” cümlesiyle de şunu söylüyorum: Hakiki ölüm, bedenin toprağa girdiği an değil; nankörlüğün kalpten çıktığı andır. Asıl “ölmeden önce ölmek” budur: Benliğinin, sahiplenişinin, “bende var” kibirinin ölmesi… Eğer bu dünyada, nimetin tamamını Allah’tan bilip nankörlükten sıyrılamazsak, ahirette o mahrumiyetin acısı çok daha ağır olur.
Kısaca, aşkı da sevgiyi de, muhabbeti de, El Vedud’u da, haşyeti de şöyle bağlıyorum: Nimetin sahibini görmedikçe hepsi lafta kalır. Aşk diye anlattığın, nankör kalpte kibir doğuruyorsa o aşk değil, nefsin oyunudur.
Ama nimeti görüp nankörlükten sıyrıldığında, kalbin haşyetle dolar; huşu ile titreyişin, seni hakiki muhabbet kapısına taşır. Ben de kendi nefsime “Ölmeden önce nankörlüğünü öldür; yoksa ebeden mahrum kalırsın.” diye yazıyorum.