219) ZÂTIN GÖLGESİNDE İNSAN; TENZİH VE TECELLİ

İnsan yoktan var edilerek sanal benlik sahibi kılınarak kendisine birimsel bir hüviyet verilmiştir. Allah insanın uhdesine ayeti kerimede izah edildiği gibi bütün isimleri yani Esma-ı Küllihayı vermiştir. Zaten o yüzden de halife olmuştur.

İnsanın “yoktan var edilmesi” ifadesi, hakikatte “yokluk zannından varlık bilincine” doğuştur. Allah insanı, kendi ilmindeki hakikatlerden bir yansıma olarak yaratmış ve ona “sanal benlik” yani geçici bir varlık şuuru vermiştir. Bu sanal benlik, kişinin “ben” dediği, ama aslında Allah’ın Esmâ’sının bir yansıması olan bilincidir.

Halifelik sırrı da buradadır: İnsan, Allah’ın isimlerinin mazharıdır. O, Rabbin yeryüzündeki aynasıdır; çünkü bütün Esmâ insanda toplanmıştır. “Bütün isimleri Âdem’e öğretti” (Bakara, 31) âyeti bu hakikati beyan eder. İnsan, bu isimleri bilmekle yalnızca bilgiye değil, tecellîye de ulaşır.

Gerçekte halife olan, kendi benliğinin büründüğü bencilliği aradan kaldırarak Allah’ın isimlerinin kendisinden açığa çıkışına izin verendir. Bu yüzden hakikî hilafet, yönetmek değil; Allah’ın hükümlerine teslim olup O’nunla ahenk içinde yaşamaktır.

İnsan, kendinde serpilmiş olan ilahi isimlerin kendisine dokunulan kadarı ile ve işaret içerikleri ile münderiç olduğun kadar, manalarının özleriyle senkronize olmaya başlar ve ismin içeriğinin rengiyle boyalanır.

Her insanın kendi varlığında taşıdığı ilâhî isimlerin tecellî derecesi ayrı ayrıdır. Her insanda Allah’ın Esmâ’sı potansiyel olarak vardır; fakat her bir insana bu isimlerden yalnızca belli oranlarda “dokunulur.” Yani her kul, Esmâ’nın belli bir yönünün mazharıdır. Bu sebeple insanın karakteri, eğilimi, kabiliyeti ve meyli farklıdır; çünkü Rabb’inin kendisinde tecellî ettirdiği isim farklıdır.

Birinde ağrlıklı olarak Rahmân tecellî eder, diğerinde Kahhâr, birinde Vedûd, diğerinde Celîl. “İsmin içeriğinin rengiyle boyanmak” demek, kişinin kendi Esmâ tecellîsine uygun hâle gelmesidir. Bu hâl “boyanmak” kelimesiyle Kur’ân’da da anlatılır: “Allah’ın boyasıyla boyanınız. Allah’ın boyasından daha güzel boya kimindir?” (Bakara, 138). Yani insan, kendi özündeki ilâhî ismin rengine büründükçe, hakikatine yaklaşır.

Bu yaklaşım, marifet (Allah’ı bilme) yolculuğunun başlangıcıdır. Bu boyanış, insanın gönül aynasında Allah’ın isimlerinin tecellî etmesidir. Her tecellî, insanda bir farkındalık doğurur; bu farkındalık ise “kendinde Rabbin izini görmek”tir. İnsanın kemali, bu farkındalığı idrak edip Rabb’inin tecellîsine şükretmesindedir.

İnsan, şuuruna ev sahipliği yapan kalb, beyin ve tüm organlarıyla adını verdiğin bedensel yapı zaten onun esmalarla adlandırılan kuvvelerin belli başlı bileşim oranlarıyla bileşke oluşturmaktan ibarettir.

İnsanın bedenini yalnızca bir madde yığını değil, Esmâ bileşimlerinden oluşan bir kudret dokusu olarak görür. Kalp, beyin ve organlar sadece fizyolojik değil, metafizik bir varlık yapısına sahiptir. Her biri Allah’ın bir ismini yansıtır: Kalp “Rahmân”ın, akıl “Hakîm”in, eller “Kâdir”in, gözler “Basîr”in tecellîsidir. İnsanın bedeni, Allah’ın isimlerinin bir “terkip hâli”dir. Bu yüzden insan “eşref-i mahlûkat”tır; çünkü onun varlığında Allah’ın isimlerinin bileşkesi bir araya gelmiştir.

Her organ, kendi Esmâ’sına uygun vazifeyi yerine getirir. Kalp sevgiyle, dil zikrle, akıl tefekkürle, el hizmetle yaratılmıştır. Bu unsurlar bir araya gelince “insan” denilen o muazzam bileşik oluşur.

“Esmalarla adlandırılan kuvveler” ifadesi, her bir organın ve işlevin Allah’ın bir ismiyle yaşadığı anlamına gelir. Kalpte “Vedûd”, beyinde “Alîm”, elde “Kâdir”, dilde “Kelâm” ismi işlev görür. Bu yüzden Allah’ı bilmek, insanın kendisini bilmesinden geçer.
Nitekim hadis-i şerifte, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur:
“Kim kendini bilirse, Rabbini bilir.”

Kalp, beyin ve tüm organlar, Allah’ın Esmâ’sının (isimlerinin) farklı bileşimleridir. Kalpte “Rahmân” ve “Vedûd”, beyinde “Alîm” ve “Hakîm”, ellerde “Kâdir” ve “Musavvir” isimleri tecellî eder. Her uzuv, ilâhî bir ismin fiil alanıdır. Bu yüzden insanın bedeni, aslında Esmâ-i Hüsna’nın birleşiminden oluşan canlı bir tecellî aynasıdır. Kişi, bu yapının farkına vardıkça, bedenine sadece et ve kemik olarak değil, Rabbin isimlerinin fiilî tecellî mekânı olarak bakmaya başlar. Böylece her nefes, bir “Allah” zikrine, her bakış, bir “Basîr” tecellîsine dönüşür.

İnsan, yaratılışındaki bu esma bileşkesini fark ettiğinde, kendini sadece bir canlı olarak değil, ilâhî bir sanat eseri olarak görür. Allah’ın “Kuddûs” ismiyle temizlenmiş, “Halık” ismiyle şekillendirilmiş, “Rahîm” ismiyle merhametle donatılmıştır. Bu farkındalıkla yaşamak, marifet kapısını aralamaktır; zira insan, Rabbini kendi varlığının derununda tanır.

Onun esmalar ile isimlenen kuvveleri, insan şuuru adı altında bileşke şeklinde hüviyetleşerek nefis oluşturmak suretiyle açığa çıkışı dolayısı ile her bir birim farkındalığına ulaşarak kendi hüviyetine ben der.

Esmâ (Allah’ın güzel isimleri) ile işaret edilen kuvveler (güçler), şuurda toplanıp “nefis” (kişilik-bilinç) adıyla görünür hâle gelir. Bu görünürlük, “ben” deyişini mümkün kılar; yani “ben” demek, ilâhî isimlerin sende bir bileşke olarak açığa çıkmasına şehadet etmektir. Burada “benlik” bağımsız bir vücut iddiası değil, tecellîye tanıklık eden şuur penceresidir.

Kişi ben diyerek kendine tevdi edilen hüviyetin farkındalığına ererek, bileşkesinin içeriğinin terbiye edilmesini nimete erenler gibi içerik hakkını vermek suretiyle, kendisinden tecelli eden Allah ilminin farkındalığına ererek emanetine sahip çıkar.

“Terbiye”, Esmâ bileşkesini fıtrata uygun kıvama taşımaktır. Kişi, “emanet”ini (yükümlülük, sorumluluk) marifet (kalbî bilme) ve amel (salih eylem) ile korur; böylece kendinden açığa çıkan ilmin Allah’a ait olduğunu idrak eder. Bu idrak, şükrü doğurur; şükür de nimeti artırır.

Kişiye verilmiş olan sayısız nimetler mevcuttur. Bu nimetleri düşünerek hamdın içeriğini temaşa ederek şükrünü eda eder.

Nimet tefekkürü, hamdin ruhudur. Nimetleri görmek basireti (içgörü) açar; hamd ise kalbi Rahmân’ın (esirgeyen) tecellîsine hazırlar. Nimet arttıkça sorumluluk artar; sorumluluk arttıkça şükürle kemal tamamlanır. Çünkü gerçekte insan, ister cennete ulaşsın, ister cehenneme ulaşsın, bizzat kendisine benlik verilerek var edilmiş ve sonsuza kadar da var olacaktır.

“Ebedî varlık” vurgusu, insanın imtihan sorumluluğunu belirginleştirir. Cennet ve cehennem tercih değil, seyir sonucunun adıdır: Esmâ’ya uygun akış cennet, ona aykırı akış cehennem tecrübesi olur.

Varlığını oluşturan bileşimler ise esmalarla içeriği sunulan Allah nurunun ta kendisidir. İnsan varlığının aslı, Nur (ilâhî ışık) tecellîsidir. Bu, “insanın Allah’ın parçası olduğu” anlamına gelmez; bilakis yaratılmış olarak Allah’ın isimlerinin yansıması olduğu anlamına gelir.

Ama zati vücut olarak ise, Allah tüm yarattıklarından münezzehtir. Zât (Allah’ın Mutlak Varlığı) yaratılmışlarla hiçbir yönden benzeşmez; tecellîler yaratılmış alanındadır, Zât ise tenzih (her şeyden uzak ve aşkın) makamındadır.

Bu yönü itibarıyla insan ve tüm varlıklar vücut kokusu bile almamıştır. Yaratılmışların vücudu izafîdir (göreli). Mutlak Vücut yalnız Allah’a aittir. Bu idrak, kulun tevazuunu ve takvasını besler.

Ama ve lakin bu yön, bizi hiç ilgilendirmez. Çünkü biz kesret âleminde var olmuş ve bizler bir birimize göre ve kendi farkındalığımıza göre varız ve bu varlığımız da reel bir varlık olarak hep var olacaktır.

Kesret âlemi (çokluk, görünüşler dünyası) imtihan sahnesidir. Buradaki varlık realitesi ciddidir; görev, hak, hukuk bu düzlemde tecellî eder. Tevhid idraki, kesreti inkâr etmek değil, kesret içinde Vahid’i (Bir olanı) bilmektir.

Esma açığa çıkışı deyip tüm âlemleri yani varlığı yok saymak ise, hakikatten uzağa düşmektir. Tevhid, panteist bir eritme değil; yaratılanı yaratıcıyla karıştırmadan, yaratılıştaki ilâhî hükmü görmektir. Kesreti inkâr, şer’î sorumluluğu ve ahlâkî yükümlülüğü iptal eder ki bu dalalettir.

Zira her ne kadar nurundaki esmalarla isimlenen kuvveler olarak, onun nurunun açığa çıkışı olarak dillendirilirse de, kesret âleminde varlık verilmiş ve bilfiil var olmuştur. Tecellîler “nur” boyutunda; ödev ve hesap “kesret” boyutundadır. Kul, her iki dilimi de bilir: Marifette nur, amelde kesret.

Kesret âlemine göre tüm varlıklar bir birine göre reelken, Allahın nazariyatıyla de o kendi kuvve içeriklerini tüm alemlerde dillendirerek gizli hazinesini yani nurundaki kuvvelerini seyir etmektedir. “Kunti kenzen mahfiyyen” (Gizli hazine) remzi, ilâhî isimlerin bilinmeyi istemesini anlatır. Âlem, bu bilinmenin sahnesidir; kulun payı şehadet (tanıklık) ve kulluktur.

Ayrıca insana yönlendirme iradesini de vererek hüviyetini oluşturan kuvve içerik yüzdeliklerini indirip çoğaltma kuvvesine haiz kılınmıştır. İrade (seçim kudreti), Esmâ bileşimini hayır istikametinde artırma imkânıdır. Zikir, tefekkür ve salih amel, rahmet isimlerinin payını artırır; hevâ ve isyan, kahır isimlerinin tecellîsine maruz bırakır.

Yaptığı müspet amellerle kuvve içeriği nimete erenler gibi düzenlenirken, yaptığı menfi amellerle kuvve içeriği azaba duçar olanlar gibi kıvam almaktadır. Amel, bilinci şekillendirir. Her iyi fiil, kalpte nurunu; her günah, perdelenmeyi artırır. “İman artar-eksilir” denmesi bu kıvamı anlatır.

Ama her hal ve şartta kişiden sadır olan kuvveler Allahın nurunun şuleleri olduğu için de, her hal ve şartta tüm yönleriyle yaratan Allahtır. Fail-i hakikî Allah’tır. Kulun kesb’i (seçimi) vardır; yaratma (halk) ise yalnız Allah’a aittir. Bu, zulmü meşrulaştırmaz; sorumluluğu teyit eder. Çünkü Allah mülkünün dışında herhangi bir mülk mevzubahis değildir. Mülk bütünüyle Allah’ındır. Kul, ancak emanet tasarrufçusudur; bu şuur, adaleti ve kanaati doğurur.

Hidayet edersem hidayet üzeresin. Hidayet etmediğim dalalet üzeredir, diyor. Yani sendeki kuvveler hidayete erdirenler gibi kıvam alırsa Allahtan bir hidayet üzerine olursun. Sendeki kuvveler dalaletteki gibi kıvama koyarsan dalalet üzere bir kıvamda olursun. Hidayet, ilâhî lütuf ve kulun yönelişinin buluşmasıdır. Yöneliş salih olunca lütuf kapısı açılır; yöneliş sapınca perde kalınlaşır.

Zaten dikkat edersen, bir fiile niyet ettiğimizde İNŞALLAH diyerek, her ne kadar istek ve irade bizden çıkmışsa da, inşa etmenin Allaha ait olduğunu dile getiririz. “İnşâallah”, kesb-halk ayrımının dildeki nişanesidir: Niyet bizden, yaratma Allah’tandır.

Her hal şartta mülk Allah’ın olduğu için de yapan Allahtır denilmiştir. Fiillerin yaratılması Allah’a aittir; kulun mesuliyeti, niyet ve yönelişindedir. Bu denge, kader ile teklif arasındaki köprüdür. Yoksa hâşâ Allah zorla kişiyi hidayete veya dalalete zorla koyup üzerinde zulüm edici değildir. Zorlayıcı bir kader tasavvuru, adalet ve hesapla bağdaşmaz. İlâhî adalet zulmü nefyeder; kul ihtiyâr sahibidir.

İşte ayetlere çıplak mealle bakıldığında, Allahın vermek istediği mesaj doğru anlaşılmaz. Ayetlerin makam (bağlam) ve siyak-sibak (öncesi-sonrası) bütünlüğüyle anlaşılması gerekir. Çıplak lafız, derinliği gizleyebilir. Çünkü her ayetin imiş makamı ayrı ayrıdır. Kur’ân’ın tefsiri, hükümlerin iniş sebepleri ve maksadını (makasıd) gözetmeyi ister.

Hidayet üzerine olduğunun farkındalığını Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimizin itikat ve ameliyle ölçersin. Hidayetin ölçüsü, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in itikadı ve ameliyle uyumdur. Sünnet çizgisi, hak yolda kalmanın mihengidir.

Dalalet üzerine olduğunu da Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimizin sünnetine seniyyesine uymayarak çözebilirsin. Sünnet’ten uzaklaşmak, kalbi dalalete açık bırakır. Sünnet’e sarılmak ise fıtratın onarımıdır.

Çünkü zaten kesrettesin ve bu seyri yapıp ölüm ötesinde Allahın huzurunda mahcup olmamak için yapmak zorundasın. Kesret içinde seyr u sülûk (manevî yolculuk), mahv (benliğin arınması) ve isbat (kullukta sebat) ile olur. Hesap günü idraki, niyeti saflaştırır.

Evet, Allahın huzuruna çıkacaksın ve hesap vereceksin. Çünkü yaratılmışsın, varsın ve yaşamdan istifade etmektesin. Varlık nimettir; nimet, hesabı gerektirir. Şuur sahibi olmak, sorumluluğu teyit eder.

Mülkiyet hakkın vardır ki, bu İslam’ın temel kaidelerinden biridir. Bunu inkâr edenler İslam çemberini terk etmiştir. Mülkiyet hakkı, kulun emanet üzerindeki tasarruf sınırıdır; hakka riayet, kul hakkını gözetmekle mümkündür.

Şirk ancak Allah’a rububiyete, melikiyette ve ulûhiyette ona ortak yapmaktır ki, burada dahi ikilik olup, en büyük tevhit bu ikilikte vahid olana teslimiyette yatar. Şirk (Allah’a ortak koşma) Rubûbiyyet (terbiye edicilik), Mülkiyyet (mülk sahipliği) ve Ulûhiyyet’te (ilâhlık) başkasını ortak bilmektir. Tevhid, ikiliği terk edip Vahid’e teslimiyettir.

Yoksa tevhid, varlıkları Allahın vücuduyla birleştirip panteistlik düşüncesine güzellemeler yapıp ekleyerek, insanı İslam itikadının dışına atmak değildir. Tevhid, yaratılanı Yaratıcıya özdeş kılmak değildir. Panteist eritme, İslâmî itikadın dışındadır.

Allah’ın zati olarak yarattığı varlıklarla bütünleşik olduğunu ifade söylemek veya düşünmek ise, küfürden başka bir şey söylemiş veya düşünmüş olmazsın. Zâtî birlik iddiası (hulûl-ittihad) küfürdür. Tecellîler mahlûka aittir; Zât münezzehtir.

Şu basit “kaldır kendini aradan.” cümleye bakarak da, olayın hangi makamdan haykırışı bilmeden düz mantıkla bakmak, işte küfürden başka sana bir şey vermiş olmayacaktır. “Kendini aradan kaldır” sözü, benliği yok saymak değil; failiyet iddiasını bırakıp fiilde Allah’ın yaratmasını görmektir. Makamı bilinmeden söylenirse yanlış anlaşılır.

Peki, “kaldır kendini aradan.” olayını nasıl anlayacağız? Bu kaldırmak nasıl bir kaldırmaktı? İşte en zor şey buradaki kaldırmayı anlamaktır. Kaldırmak, benliği iptal değil; benlik iddiasını terbiyedir. Kul, kesbini yapar; halkı Allah’a verir.

Olay şu, tüm yaratılmışlar insan acizdir ve fakirdir. Çünkü hüviyetleri var ama tüm hüviyetleri ve hüviyetlerinin sahip olduğu her zenginlik Allaha aittir. Acziyet ve fakr, kulun onurudur; çünkü zenginlik Allah’a aittir. Fakr bilinci, istiğna (kendisini yeter görme) hastalığını tedavi eder.

Kişi kendisindeki gücün kaynağı olarak mutlak yok olan varlıktır. Kişi, gücünün asla kendine ait olmadığını bilir; güç, Allah’ın ihsanıdır. Yani sahip olduğu kuvvet ve kudreti Allahtan almaktadır. “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” bu gerçeğin zikirle ilanıdır.

Kendisindeki tüm güç ve kuvvet mutlak olarak kendisinde yok olduğu için ve tümünü yaratandan aldığı için de, güç ve kuvvetin merkezi olarak kendi hüviyeti değil de, Allahın hüviyeti olarak gördüğünde, işte o zaman kendisini aradan çıkarmış ve yaratanın kuvvet ve kudretini temaşa eylemiştir. “Aradan çıkmak”, kudret merkezini nefstən Allah’a nakletmektir. Bu idrak, ihlâsın kapısıdır.

Zira eğer kendisi yok olup hüviyet almış olmasaydı, zaten aradan kaldırılacak biri de olmayacaktı. Benlik, imtihan için verilmiş emanet hüviyettir; hakikat bilincinde “idareten” geri çekilir. Çünkü insan her ne kadar varlığı ve hüviyeti sanarak veya gölge de olsa, sonuçta yaratılan bir hüviyet olarak mevcut edilmiştir. Gölge oluş (izafî varlık) sorumluluğu kaldırmaz; bilakis imtihanın şartıdır.

Dolayısıyla insanı yok olarak düşünmek ve sonra da, yok düşündüğünü kalkıp zihinsel olarak da bu yok olanı yok etmek asla mümkün değildir. Nefyi mutlaklaştırmak psikolojik inkâra dönüşür. Doğru olan, varlığı emanet bilip şükürle yaşamak ve sınırını gözetmektir.

Bu düşünce bir psikolojik vakanın ötesinde de bir şey değildir. Metafizik hakikat, sağlıklı bir psikolojiyle buluşunca kemal doğar; inkâr ise fesat üretir.

Eğer insan hidayet kelimesiyle anlatılan anlamı açığa çıkartırsa, o açığa çıkışın sonunda, bütün varlıkta her bir benliğin sahip olduğu bağımsız veya özerk bir kuvvet ve kudret değil, Allah’ın esmalarla adlandırılan kuvvelerin açığa çıkışlarını seyreder ve öyle tüm varlığının Allah ile kaim olduğu hakikatine vakıf olursun. Hidayet, kayyûmiyet (Allah ile kaim olmak) şuurudur: Özerk kudret yoktur; her şey Esmâ’nın fiilidir. Bu idrak, şirki söndürür.

O hakikatleri seyir sonucu ise, esma kuvvelerinin kendindeki seyir ve açığa çıkışlarına ise, her nur kuvvesine sayısız isimler verilebilir ve hissederek isimlendirdiğin sayısız kuvve içeriklerini de tanımlaya bilir ve seyrinin hudutsuzluğunda yüzebilirsin. Marifet arttıkça isimleniş çoğalır; kul, hudutsuz tecellî denizinde yüzer; fakat şeriat sahilini terk etmez.

Öylece hidayeti bulmuş ve şirkin her türlüsünden uzaklaşmış olursun. Şirkten selâmet, tevhidî bakış ve Sünnet’e ittiba ile mümkündür.

Hidayet üzere karar kılmış olan bilincini ve bilincini oluşturan esmalarla isimlenen kuvvelerin açığa çıkışını, benlik vererek dilediği noktada sanal hüviyetler oluşturup onlardan da ilminin akışını seyrederek hem oluşturduğu benliklere de seyrettirerek ilmiyetinin azametini görüp göstermiştir. İnsana verilen “benlik”, ilâhî ilmin seyri için aynadır. Allah, dilediğine dilediği oranda tecellî ettirir; kulun nasibi, şükür ve edeptir.

Bu durum karşısında da benlik verilen her bir birimde o esma kuvvelerinin bileşimsel açığa çıkışının kendisine hitap ettiği işlevselliği de müşahede eder ve müşahede ettirir. Her kul, kendi Esmâ terkibine göre vazife alır. Vazifesini ihsanla yapan, tecellînin aynasını parlatır.

Bu müşahede edişin yaratanda ve yaratılanda oluşan tanımlama ise, şahadet’tir… Şahadet (tanıklık), “Hakk’ın fiillerini mahlûkta görmek”tir. Bu tanıklık dili “Eşhedü” ile açılır; kalpte yakinle kök salar.

Bu şahadet için de, şehidellahu diye ayet işaret etmiştir. “Allah şahittir” beyanı, şahadetin kaynağının Allah olduğunu bildirir; kulun şahadeti, ilâhî şahadete ittibadır.

İşte şahadet mertebesi denen olay bu noktada oluşur. Şahadet mertebesi, “ilim” “hal” “yakîn” çizgisinde kemale erer. Ve işte o zaman yaratılan benliklerde de kelimeyi şahadet açığa çıkarak dillenmiş olur. Dil, kalpteki yakînin tercümanıdır; Kelime-i Şahadet bu iç kemalin lisana dökülüşüdür.

Yusuf süresi 106. ayetteki: “Onlar içinde şirk olmaksızın iman etmezler. Çoğunluğu şirk ile iman ederler!” diye anlattığı bölüm, dillenişte “Bende açığa çıkan her kuvve benim ve bana aittir ve ben müstağniyim” anlayışı şeklinde açığa çıkan, bireysel olarak hakikatten sapan düşünsel saplantıdır. “Şirk-i hafî” (gizli şirk), kudreti kendine izafe etmektir. İlâhî kudreti perdeleyen bu iddia, imanı zayıflatır.

Oysaki “la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim”de, tüm havl ve kudretin bireyde ancak Allah’ın yaratmasıyla olduğu bizlere sunulmuştu. Bu zikir, kudretin menşeini kalbe nakşeder; iddiayı söndürür, şükrü diriltir.

Şehidallahu hükmünde de zımnen kullanılan ben kelimesi, esma kuvveleriyle oluşan hüviyetten seyrini yapan mutlak hüviyetin öz nurundan açığı çıkan hudutsuzluk görülür. “Ben”in doğrusu, emanet bendir; mutlak benlik yalnız Allah’ın hakkıdır.

Dolayısıyladır ki, sana verilmiş, sana bahşedilmiş, sana lütfedilmiş her şey Allah’ın bir lütfü olarak sudur ediyordur. Lütfu lütuf bilmek, nimeti çoğaltır; kibir, nimeti söndürür.

Dilediğince yarattıklarında dilediği kuvvesi açığa çıkıyor, “yef alu ma yurid” yani dilediği hükmü irade ediyor ve , “yahluku ma yaşa” yani inşa ettiğini de yaratarak ortaya çıkarıyor. Kudret ve irade, bütünüyle Allah’ındır; kulun güveni tevekkül, vazifesi ameldir.

Yani ortada gördüğün tüm varlıklar onun cüzleri değil, onun hükmüyle irade edip, istediğini yaratma sonucu inşa ettiği mülküdür. Âlem Allah’ın mülküdür, Allah’ın cüzü değildir. Bu ayrım tevhidin kalbidir.

Kuran’ı okumaktan amaç bunları görüp şirkin her türlüsünden arınmaktır. Kur’ân, fıtratın terbiyesi ve şirkten tezkiye içindir; sırf bilgi değil, hâl kitabıdır. Her an dilediğince, dilediği esma özellikleriyle istediği noktada istediği yaratımını açığa çıkarıp varlık deryasında seyreder. Tecellî daimdir; kulun payı uyanıklık ve edeptir.

Bu açığa çıkışıyla da, kişinin kendisindeki imanı örtmesiyle küfür meydana gelir. Küfür (örtme), hakikati bile bile perdelemektir; kalbi karartır.

Kişinin doğru yolda iskân bulmasıyla hidayeti meydana gelir. Hidayet, kalbin doğruya yerleşmesidir; sebatla kuvvet bulur.

Kişinin her hangi bir noktada noktaya özgü kuvvet zannedişi şirki meydana getirir. Kudreti noktaya/vasıtaya izafe etmek şirktir; sebep sadece perdedir.

Bir noktanın diğer noktaya baskılama yapması ve karanlığa itmesi zulmü meydana getirir. Zulüm, hakkı sahibinden esirgemek ve sınırı aşmaktır; adalet, her şeye hakkını vermektir.

Var edilen her noktanın hakkını ve hududunu kendisine sunması ise, rahmeti meydana getirir. Rahmet, varlığın hakkını vermektir; merhamet adaletle tamam olur. Ama sonuçta her an her noktada açığa çıkan esmalarla işaret edilen kuvveler ve kuvvelerin özellikleri, kendi nurundan başka değildir. Fiiller, Esmâ’nın tezahürleridir; kul bu tecellîlere şahit ve mükelleftir.

Zatı olarak ise tüm bu oluşumlardan kat’ı olarak münezzehtir. Tenzihten taviz verilmez: Zât, tecellîlerin ötesindedir. Ve gerçekte, bağımsız veya kendi kendine oluşan sende, bende veya onda yani herhangi bir varlıkta asla, aslı kendi kendine oluşan, Allahın nuruyla ve ilmiyle ilişkisiz herhangi bir varlık yoktur. Kendi kendine varlık yoktur; kaynak Allah’ın nurudur ve ilmidir.

“Ahadus samedin” anlamı ise, Allahın mutlak zatıyla alakalı bir tanım olup mahlukatla alakalı değildir. “Ahad” “Samed” (Bir ve her şeyin muhtaç olduğu), Zâtî bir sıfattır; mahlûka izafe edilmez. Onun Ahadiyeti mutlak zatıyla alakalı olup onun zatı dışında ikinci bir mutlak zat mevcut değildir. İkincilik düşüncesi, tevhidin ruhuna aykırıdır.

Mutlak zatın çocuğu olmadığı gibi, mutlak zat bir anadan doğmamıştır. Teşbihî benzetmeler reddedilir; Allah doğmamış ve doğurmamıştır. Yarattığı mahlûkatta açığa çıkartmak dilediği özelliklere göre, amaca göre, “fıtratallahilletiy feterannasa” hükmünü meydana koyar. Fıtrat (yaratılış hamuru), hayra meyyaldir; görev onu korumaktır.

Ve o oluşumu tanımlama babında o oluşumun seyri amacı ve hedefine göre Hidayet veya Dalalet tevhid veya şirk gibi tanımlamaları koyar. Kavramlar (hidayet dalalet, tevhid şirk), seyrin istikametini adlandırır; uyarı ve rehberlik içindir.

Bu tanımların içeriği ise, kuluna verdiği irade ile kul ister ve isteği doğrultusunda Allah kulun isteği ve yönelişi doğrultusunda yaratımını meydana getirir ve kuluna da sonucunu elbette yaşatır. İrade yaratma ilişkisi: Kul diler, Allah dilediğini yaratır; sonuç, adaletle kulun önüne konur. Kuluna zerre zulüm etmeden… İlâhî adalet, zulmü nefyeder; kimseye zerre haksızlık edilmez.

Hükmü koyan kendisidir, ama bu hükmünü koyarken kendisi kulunu yarattığı iradeyle olduğu gibi baş başa bırakıp kulunu hükmü dâhilinde özgür bırakmıştır. Şer‘î hükümler çerçevesinde özgürlük, imtihanın şartıdır; özgürlük mesuliyeti doğurur.

Dolayısıyla da dünya bir tiyatro değil, bilfiil gerçek yaşam ve sınav alanıdır. Dünya, hakiki imtihan sahnesidir; her nefes kayda geçer. Yani kendisine hüviyet verdiği esma kuvvelerinin bileşimleri BEN diyerek ortaya çıkar konulan hüküm dâhilinde çabalayarak çabaladığının sonucuna zerre kadar kendisine zulüm edilmeden ulaşır. Çaba (sa‘y) ve niyet, neticeyi belirler. Adalet, emeğin karşılığını eksiksiz verir. Ama tüm güç ve kuvvetini yaratandan alır. Neticenin yaratılması Allah’tandır; kulun payı ihlâslı gayrettir.

Olayı bilmeyenler ise, kendinde zuhur eden kuvvet ve kudretin ondan ayrıymışçasına bir yaşam şekliyle ortaya koyar ki, bu da şirki hafi olarak adlandırılmıştır. Gizli şirk, kudreti kendine mal etmektir; tedavisi, zikir tefekkür tevazudur.

Bu şekilde kuvvetin ve kudretin kendisine ait olduğunu sanıp kendisini müstağni olarak görüp yaşamını o şekilde ortaya koyuşun daha sonraki adımı ve gelişimi de cehennem hayatı diye tanımlanır. İstiğna (yeterlik iddiası) kalbi karartır; nihayetinde uzaklık ve azaba sürükler.

Bunu anlayıp olduğu gibi fıtratını temiz ederek yaşayan ise, cennete ulaşır. Şirkten arınıp kendisinin olduğu gibi seyir halinin akıbeti ve geleceği cennet olup Cemalullah seyrine kişiyi ulaşacaktır. Tevhid ve ihlâs, cennetin yoludur; Cemâlullah (Allah’ın cemalini temaşa) en büyük nimettir.

Fıtrat temizliği de, ancak Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimizin sünnetine ve yaşam alanına sarılarak oluşur. Fıtratın ıslahı, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Sünnet’ine ittibâ iledir.

A’malık halinin hissiyatının yaşamı ve geleceği ise, öncü olmaktır. Bu da kişi için en güzel mertebedir. Burası da bencilliğin tümüyle söndüğü haldir. “A‘mâlık hâli” benlik ışığını kısmak değil; benlik iddiasını söndürmektir. Öncülük, hizmet ve tevazu ile olur.

İşte bu a’ma hali Basir ismiyle kişide mana akıntısı açığa çıktığı zaman, zuhur eden kuvvet ve kudretin tümünün kendi kudret ve kuvvetin gayrının olmadığı müşahede alanıdır. Basîr (her şeyi gören) isminin tecellîsiyle kul, kudretin kaynağını görür; benliğin iddiası düşer.

Yerleri ve gökleri hak olarak yarattık meydana getirdik hükmünün kişide tam seyridir. Hak üzere yaratılış idraki yerleşir; varlık boş bir oyun değil, hikmetli bir ilâhî düzendir.

Sonuç olarak gördüğün ve göremediğin tüm varlığın, esmalar ile isimlenen kuvvelerinin seyrinden başka bir şey olmadığını, her noktada ben diyenin kendisi tarafından yaratıldığı ve Allahın mülki olduğunu anlayıp seyir eder. Âlem Esmâ tecellîlerinin sahnesidir; benlikler yaratılmıştır; mülk Allah’ındır. Kulun yolu, şehadet şükür sadakat çizgisidir.

Öylece hakkı hak bilip, halkı da hakkın yaratımı olarak bilerek her noktanın hakkını icra eder. “Hakkı hak bilmek” marifettir; “halkın hakkını vermek” adalettir. Tevhid, bu ikisini birlikte yaşamaktır.

“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 30) “Allah’ın boyası… Allah’ın boyasından daha güzel boya kimindir?” (Bakara, 138) “İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşın.” (Mâide, 2) “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür; kim zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzâl, 7–8) “O’nun ortağı yoktur; hüküm yalnız O’nundur.” (En’âm, 57) “Allah zulmetmez; insanlar kendilerine zulmeder.” (Âl-i İmrân, 117 mefhum) Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, Bed’ül-Vahy 1) Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “Güç ve kuvvet ancak Allah iledir.” (Müslim, Zikir 17 mefhum) Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “Müminlerin imanca en mükemmeli ahlâkça en güzel olanıdır.” (Tirmizî, Rada‘ 11)

Yorum yapın