Baktığın her yerde seyir ettiğin sadece Allah’ın nurudur. Enfus ve afakta her ne görüyorsan, sadece Allah’ın nurudur. Bu hakikati unutmadan idrak etmek gerekir. Şu hadisi şeriflere kulak verelim: “Allah nurdur, O’nun nurundan başka nur yoktur.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned). “Göklerde ve yerde O’nun izni olmadan hiçbir şey hareket edemez.” (Tirmizî, Tefsîr). Demek ki gördüklerin Allah’ın zatı değildir. Çünkü Allah’ın zatı asla ve asla tarif edilemez; ne olduğu düşünülemez, üzerinde tahayyül edilemez, mantık yürütülemez ve görülemez. Bilincin hangi mertebesinde olursan ol, bu hakikat asla değişmez. Gördüğü şeye Allah’ın zatı diyen, perdelenmiş ve hakikatten uzaklaşmıştır; öylece şirke bulaşmıştır. Bu yüzden “Kim bir şeye ‘Allah’tır’ derse, Allah onu o şeyle baş başa bırakır.” (Deylemî, Müsned). Ve unutma ki “Şirk, karıncanın ayak sesinden daha gizlidir.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned).
Dünya yaşantısı boyunca Allah’ın mutlak zatı maddi gözle görülemeyeceği gibi, basiret gözüyle de görülemez. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuştur: “Allah’a bu dünyada kimse bakamaz. Ancak ahirette müminler O’nu temaşa edeceklerdir.” (Müslim, İman 299). Çünkü O’nun misli, dengi ve benzeri yoktur. Görmek için mülkünden soyutlanıp dışarıdan bakmak gerekirdi; bu da mümkün değildir. Dünya gözüyle yalnızca Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Miraç’ta kab-ı kavseyn denilen yere kadar yükseltilmiş ve Rabbini görmüştür. Ondan başka hiç kimseye bu dünyada böyle bir lütuf nasip olmamıştır.
Bu konuda iki sahih yaklaşım vardır. Hz. Âişe (ra): “Dünya gözüyle görme olmadı.” İbn Abbas (ra): “Kalp gözüyle (fuâd ile) gördü.” Bu ikinci görüş şu ayetlere dayanır: “Kalp gördüğünü yalanlamadı.” (Necm 11) “Andolsun onu bir kez daha gördü.” (Necm 13) Dolayısıyla mesele “gördü / görmedi” kavgası değil, “neyle ve nasıl” meselesidir. “Dünya gözüyle gördü demek, dünyada mekânda gördü demek gibi yanlış anlaşılır mı?” Bu ifade yanlış anlaşılmaya çok açıktır. Çünkü: “Dünya gözü” denince beden, mekân, yön, mesafe çağrışımı doğar. Bu da teşbih ve cisim isnadı gibi kapılar açar. Bu yüzden Ehl-i Sünnet âlimleri şu dili tercih eder: “Dünya gözüyle gördü” sakıncalı “Basarla değil, fuâdla (kalple) idrak” “Mekânsız, keyfiyetsiz, teşbihsiz bir müşâhede” ile gördüğü hakikatidir.
Kab-ı Kavseyn bir mekân değildir. Bir mesafe değildir. Bir yakınlık ölçüsü hiç değildir. Bu, idrakin nihayeti, kul-Rabb ilişkisinde beşer idrakinin son sınırıdır. Orada “nerede?” sorusu düşer. “nasıl?” sorusu düşer. Sadece şuhûd (şahitlik) kalır. “Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Miraç’ta Rabbini basarla değil, kalbin idrakiyle, mekânsız ve keyfiyetsiz olarak müşâhede etmiştir.” Bu dil Hz. Âişe’nin rivayetini zedelemez. İbn Abbas’ın beyanını dışlamaz. Ehl-i Sünnet çizgisini muhafaza eder…
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ben öyle bir an yaşadım ki, Rabbimi en yüce makamda gördüm.” (Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve). “Miracda Sidretü’l-Müntehâ’da, Cebrail bile bir adım atamadı. Ama ben orada da ilerledim.” (Taberânî, Kebîr). Ahirette ise her iman ehli, sahip olduğu nurunun derecesine göre Rabbini görecektir. Bu temaşa cennette gerçekleşecek, dünya hayatında bunun olması mevzu bahis değildir. “Cennetlikler Rablerine bakarlar. Nasıl ki dünyada dolunay açıkça görünürse, onlar da Rablerini öyle açıkça göreceklerdir.” (Buhârî, Tevhid 24). “Allah’ı görmek, cennetin en büyük nimetidir.” (Müslim, Cennet 22).
“Ben erdim, bu dünya gözüyle açıkça Allah’ı gördüm” diyenler, ya kendilerini kandırıyorlar ya da şeytanın oyuncağı olmuşlardır. Şeytani evhamlara ve hayallere kapılmışlardır. Rüya hali olmaksızın bu dünya gözüyle Allah’ı gördüğünü iddia etmek çok büyük bir yanılgıdır. Elbette zâtî seyrin zevkine eren kullar vardır; fakat bu asla bildiğimiz manada bir görmek değildir. Bu hâlin tarifi yoktur, lafa dökülemez. Bu hâle eren kişi zaten bunu dillendiremez; Rabbinden hayâ eder, secdede kalır.
Zati seyrin zevkine erenler bizim gibidir; yer, içer, konuşur; ama sen onları tanıyamazsın. “Nice saçı başı dağınık, kapıdan kovulan kimseler vardır ki, Allah katında çok makbuldür.” (Tirmizî, Zühd 38). “Allah tevazu sahiplerini yükseltir.” (Müslim, Birr 58). Buna rağmen, bu seyre erdiğini iddia edip ve zannınca da bu hale eremeyenlere müşrik demek kadar da basiretsizce bir söz olamaz. Dahası, birilerine “IQ’sü düşük” deyip hakaret etmek, kibrin en üst seviyesidir ki kişiyi “esfel-i sâfilîn”e hapseder. Bu yüzden Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kibirlenmeyin. Çünkü kibir sahibini cehenneme sürükler.” (Buhârî, Edeb 61) buyurmuş, ayrıca “İnsanların en şereflisi, Allah’tan en çok korkandır.” (Buhârî, Tefsir 49) demiştir.
Unutma ki senin küçük gördüğün bir kul, zati seyrin zevkine mazhar olmuş olabilir. O zaman hızırından mahrum kalırsın. Karşına çıkanı Hızır bil. Yolları kolay olsun dilerim. Velhâsıl, seyir ettiğimiz her şeyde asla zâtı değil, Allah’ın nurunu müşahede etmekteyiz. Bu hakikati unutmadan, tevazu ile secdeye kapanmak ve kulluk bilinciyle yaşamak gerekir. Çünkü nurun ardında gizlenen sır, kulluğun özü ve tevazunun şifasıdır. O nur, gönüllerde açıldıkça insan, kendi aczini ve hiçliğini daha derinden fark eder.