Miraçta kader yazısını yazan kalemin gıcırdısını duyarken Efendiler Efendisi, acaba ne demek istedi? İşte o gıcırdama kulakta ve kalpte çınlanınca, ilahî ilham akmaya başlar. İlhamlar, sırdan kalbe akar da akar.
İlham, kalemin gıcırtısı gibidir; yazılan kaderin yankısı insanda duyulur. Miraç’ta o sesin duyulması, kaderin Levh-i Mahfûz’dan Resûl’ün gönlüne akışını temsil eder. Kalpte duyulan her “gıcırtı”, insanın ilahî hitaba açılma anıdır. İlham, kulun kulağında değil, kalbinin derinliklerinde yankılanan kelamdır.
Her insanın göğsünde beş merkez bulunur. Bunlara letaif (ince latif yapılar) denilmiştir. Letaifler; sol göğsün altı kalb, sağ göğsün altı ruh, sol göğsün üstü sır, sağ göğsün üstü hafi, boğazın dibi ahfâ’dır.
Bu beş merkez, insanın manevî anatomisidir. “Letaif-i hamse” (beş letaif), kalpten ahfâ’ya doğru yükselen nur yollarıdır. Kalb, hissin; ruh, hayatın; sır, bilincin; hafi, sezginin; ahfâ, Allah’a yakınlığın merkezidir. Kalem gıcırdadıkça bu merkezler uyanır, çünkü her biri ilahî kelamın farklı bir yankı noktasıdır.
Afaktan (dış âlemden) enfusa (iç âleme), enfustan afaka kalbe dokununca içsel kelamlar, işte o zaman gıcırdar kalemler. Sır semandır bilesin. Oradan yağmur yağar, bilincinin merkezi olan kalbine. Öylece rahmet yağar insan evladına.
Dıştan içe ve içten dışa akış, varlığın tefekkür seyriyle oluşur. “Afaktan enfusa” geçmek, dış gözlemi iç idrake çevirmektir. Kalem, yani ilahî yazı, bu geçişin sesiyle “gıcırdar”. Sır, semadır; kalp ise arz. Semadan yağan rahmet, kalpte yeşeren marifettir. Her rahmet, kalemin bir damlasıdır.
Kalbe sırdan akar tüm akan her his, duygu, ilim, icat ve her bir unsur. Ama unutma ey insan evladı, kalbin konumuna göre sırdan sana rahmet akar.
Kalp, ilahî bilginin iniş noktasıdır. Ancak bu iniş, kalbin yönüyle orantılıdır. Kalp Rahmân’a dönükse nur iner, dünyaya dönükse sis çöker. “Kalp nereye bakarsa, sır oraya akar.” Sır, yön bulduğu kalpte rahmet olur; yönsüz kalpte ağırlık.
Kalbine akan her his, ilim, unsur, bilim, yani her yönlendirici dokunuş, sağ göğsün altındaki sonsuzluk ruhundan yansıtarak sana akıtır. Ama ruh da kalbine bakar. Kalbinin üzerinde olduğu konuma göre akıtır.
Ruh, Allah katından üflenmiş (nefha) bir nefestir. Kalbin konumuna göre yansır; bu yüzden ruh, kalbin aynasıdır. Ruh Allah’a bakarsa, ilham nur olur; kalbe bakarsa, kalp hangi renkteyse ilham da o renge bürünür. Bu yüzden “kalbin temizliği”, ilhamın berraklığıdır.
Kalp sonlu dünya ile meşgulse, ruh ona göre konum alır. Ona kısıtlı dünya ile senkronize olup, sonsuzluk payesi vererek sana sırrından akıtacağını akıtır.
Öylece sonsuzluğu dünyada arar durur ve bir türlü mutlu olmaz.
Dünya, ruhun sığamayacağı kadar dardır. Ruh sonsuzluktan geldiği için, kalp dünyaya gömüldükçe huzur kesilir. Sonsuzu sonluda aramak, denizi bardağa sığdırmaya çalışmaktır. Bu hâl, insanın iç sıkıntısının, doyumsuzluğunun kaynağıdır. Çünkü ruh Allah katından üflenmiş, ancak Allah’a bakarsa mutlu olacaktır. Onun için de âyet, “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur.” der.
Ruhun gıdası zikir, kalbin huzuru Allah’ın hatırlanmasıdır. Kalp zikirsizse, ruh açtır. Zikirle kalp dirilir, ruh sevinir. O hâlde mutluluk; maddeye değil, zikrin diriltici nefesine bakmaktadır.
Çünkü dünya her hâl ve şartta kısıtlı ve sınırlı olup asla ruhu doyuramaz. Ama üflenen ruh üzerimizde zorlama yapmadan, irademiz doğrultusunda bizde karar kılacaktır. Ruh zorlamaz; o, davete gelir. Kalbin yönü, zikre açık bir irade ister. Ruhun kalpte karar kılması, “iman”ın istikrar bulmasıdır.
Ama sonluda tatmin aradığımızda ise, Allah’ın emaneti ruhumuz ağlar ve bu haykırışını Allah’a şikâyet eder. Onun için de günah işleme anında ruhun şikâyet gözyaşları gözümüze sirayet edip gayrı ihtiyarı gözyaşlarının aktığına şahit oluruz.
Günah anındaki gözyaşı, ruhun şikâyetidir. Çünkü ruh, Allah’a ait bir emanettir; harama yönelince içte ağlar. Bu ağlayış, tevbenin başlangıcıdır. Ruh ağlamadıkça kalp katılaşır.
Nedenini bilmez ve gizlice silip sınırlı zevku sefada keyif hissetmeye devam ederiz. Ama heyhat, mutluluk kalbe inmeyecek, şehevi zevk bitecek ve kişiyi hasret gene de kaplayacaktır. Şehevi tatlar biter, ruhun açlığı kalır. Kalbe inmeyen sevinç, geçici bir his olur. Hasret, ruhun vatanına özlemidir; hiçbir dünya zevki o özlemi susturamaz.
İşte kalbin döndüğü konumlamaya göre sırdan kendisine akıntı olur.B Her hâl ve şartta sır bölgemiz, ilmin akıttığı gölgedir. Hafi ve ahfâ ise bütünleşme merkezleridir. Bunları insan öğrenince, olaya çok daha güzel bakmaya çalışır.
Kalp, sırrın yönüne göre akar; sır, rahmetin gölgesidir. Hafi (gizli merkez) ve ahfâ (en gizli merkez), insanın Allah’la bütünleşme noktasıdır. Bu merkezler uyanınca kişi, “bilmek”ten “tanımak”a, “tanımak”tan “yakınlık”a geçer. İşte o zaman kalem yeniden gıcırdar, çünkü kaderini yazan kalem, bu defa kulun gönlünde yazmaktadır.
“O, kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun.” (Kalem, 1) “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.” (Ra’d, 28) “O, insanı yaratıp ona ruhundan üfledi.” (Secde, 9) “Ben kulumun zannı üzereyim; beni andığında onunlayım.” (Hadis-i kudsî) Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “Kalpte bir et parçası vardır; o düzgün olursa beden de düzgün olur. İşte o kalptir.” (Buhârî, İman 39)