ALLAH’I TANIYARAK KULLUK EDELİM

Biz kuluz, Allah ise Rab. Allah’ı ancak sıfatları ile tanırız. Allah’ın sıfatları zâtî ve subûtî olmak üzere ikiye ayrılır.

Zâtî sıfatlar O’na ait olup hiçbir yaratılmışa verilmez. Bu sıfatlar, Allah’ın eşsizliğinin nişaneleridir. Her biri kulun zihnini açar, kalbine “O’na benzer hiçbir şey yoktur” hakikatini nakşeder.

Subuti sıfatlar ise, o bizi yarattıktan sonra, bu sıfatlarla bezemiştir. İşte bizi bezediği tüm tüm sıfatlar, kendisi mutlak olarak o sıfatlarla mücehhezdir. Biz ise sadece yaratılmış birer çehre olarak bu sıfatlarla büründürülmüşüz.

Zâtî sıfatlara göz atalım…

1-Vücud: Vücud ve mevcudiyet mutlak olarak sadece ona aittir. Burada bir soru sorarak konuyu yazmaya devam edelim… Eğer ki vücud mutlak olarak sadece O’na ait ise, bu sıfat bize verilemeyecek ise, o zaman bizim vücudumuz nedir? Bir vücudumuz var, iyi veya kötü ben diyoruz. Bana şunu verin, bu benim malım, şu senin, bu benim hakkım diye söyleriz. Yani ortada bir vücudumuz var. Bir benliğimiz var. Bir varlığımız var. Peki, o zaman bu vücut neyin nesi? Bunun üzerine biraz tefekkür edelim…

2-Kıdem: Başlangıçsız… Ezeliyet… Bu sıfat sadece O’na aittir. Bu sıfat gereği; geriye doğru onu tefekkür ettiğimizde, işte o zaman bu sıfat bize zamansızlığı ilka eder. Yani istediğimiz kadar geriye gidelim, bu insani bir düşünce olarak bize görükecek ve Allah hiçbiriyle hududlanmayacak şekilde tümünü yaratıcısıdır.

3-Beka: Hatimesiz… Ebediyet… Bu sıfat gereği; ileriye doğru onu tefekkür ettiğimizde, işte o zaman bu sıfat bize gene de zamansızlığı ilka eder. Yani istediğimiz kadar ileriye gidelim, bu insani bir düşünce olarak bize görükecek ve Allah hiçbiriyle hududlanmayacak şekilde tümünü yaratıcısıdır.

4-Vahdaniyet: Bir ve tektir. O’nun cüzleri, parçası, benzeri yoktur. O doğmamış ve doğurmamıştır. “De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir. Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na denk olmamıştır.” (İhlâs, 1-4).

5-Kıyam bi-nefsihi: Varlığı kendi kendinedir. O’nun var olması yarattığı hiçbir varlığa bağlı değildir. Bizim varlığımız O’na muhtaç, O ise yarattıklarına muhtaç değildir. “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise Ganî’dir, Hamîd’dir.” (Fâtır, 15).

6-Muhalefetün lil-havadis: O yarattığı hiçbir mahlûkuna benzemez. Ne hayal ettiğimiz, ne düşündüğümüz O’dur. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.” (Şûrâ, 11).

Bir de Allah’ın subûtî sıfatları vardır. Asıl bizi ilgilendiren işte bu sıfatlardır: Hayat, ilim, irade, kudret, kelâm, semî, basar. Yedi sıfat… Bir de tekvin vardır ki, bunların zuhurunu peyda eder. Bizim zatımızı işte bu sıfatlar oluşturur. Bunlar doksan dokuz esma dediğimiz mana etkileşimini açar. Bu yedi sıfat insanda yaratılmış bir çehre dâhilinde cüz’î ölçüde mevcuttur. Allah’ta ise sonsuzdur.

Bizdeki hayat fânî, O’ndaki hayat ezeli… Bizdeki ilim sınırlı, O’ndaki ilim kuşatıcı… Bizdeki irade sınırlı ve bağımlı, O’ndaki hududsuz… Bizdeki kudret değişken, O’nun mutlak… Bizdeki kelam kevni, O’nun ise zati… Bizdeki semî nisbi, O’nunki kat’i… Bizdeki basar görecel, O’nunki ise, kesin olup şartlara bağlı olamayan… Ve tekvin… O’nun mutlak yaratım, bizim ise onun yaratımını keşfetmemiz…

Subuti sıfatlar için “Ne Ayn’dır, Ne Gayr’dır” denmiştir ki, ne Allah’ın aynıdır, ne de Allah’ın gayrıdır. Ne demektir şimdi bu? Şöyle bir örnekle açıklayalım: Diyelim ki bir şahsın marangozluk, demircilik, ressamlık, yazarlık gibi birçok sanatı vardır. Başkası sadece onun ressamlık ve yazarlık yönünü görse, diğer vasıflarını yok sayamaz. Aynı şekilde bizde yalnızca yedi sıfatın yaratımı vardır. Ama Allah’ın sıfatları bizde yaratılan bu sıfatlarla sınırlı değildir. Yani O sadece bu sıfatlardan ibaret değildir; fakat bu sıfatlar da O’nundur. Bizde kokusu vardır; aslı ise O’na aittir.

Bizde sadece yedi sıfat vardır. Bu sıfatlar bizde sınırlıdır. Allah’ta ise sonsuzdur ve O’nun başka sıfatları da vardır ki biz bilmeyiz. Bu sıfatların her biri, bir grup esma ile açılır. Allah, insanlarda da bu şekilde yaratarak yaratımını ortaya çıkarır.

Esmaların açığa çıkış kuvveleri ise, kişide yapılan zikir, fikir ve şükür kadar baskın olur. Zira “Allah’ın güzel isimleri vardır; O’na o isimlerle dua edin.” (A’râf, 180) buyurulmuştur. Zikirle kalpte esmalar açılır, esmalar açıldıkça kul Allah’a yaklaşır.

Allah’ın zâtî sıfatlarını tefekkür ederek O’nun eşsizliğini bilelim. Subûtî sıfatlarını seyrederek, bizdeki var olanın aslında O’nun yaratımı olduğunu görelim. Zikirle esmalar bizde açılsın, fikirle idrakımız artsın, şükürle kalbimiz genişlesin.

Rabbimizi tanıyarak amel işleyelim ve özümüzü muhabbetle bezeyelim. Çünkü Rabbini tanımak, kendini tanımaktır; kendini tanımak da Rabbine teslim olmaktır. Eğer ki biz, rabbimize yönelip amel işlersek, bunu içimizden geldiği için yaparız.

Dolayısıyla yaptığımız her amel, tadını alsak veya almazsak fark etmeksizin kabuldür. Çünkü özgür irademizle yapmışız. Buradaki sorun, yaptığımız amelin tadını alıp veya almamamızdır. Yapılan ibadetin tadını almak, tümüyle zikir yapılmasına bağlıdır. Zikir, amelin ruhudur. Zikirsiz ibadet bedendir; zikrullahla birleşince kalbin hazzına dönüşür.

Şuna benzer, çok acıkmışız ama on dakika vaktimiz var, örneğin uçak kalkacak ama bin bir türlü yemek hazır. Hızlıca yeriz ama o yemekten hiç tat almayız. Hatta tadını bile düşünmeyiz. Azıcık karnımızı doyurur ve uçağa atlarız. Buna karşın aynı sofra kurulu, dost ve ahbaplarla oturmuşuz, vakit sınırı yok, muhabbet ede ede yeriz.

Şimdi iki durumda da karın doyar, ama muhabbetle yediğimizden aldığımız haz bambaşka olur. Hem yediğimiz yemek kabul oldu mu? Diye de bir şüpheye girmez, hem kimseye de bir şey demeyiz, dersek gülünç duruma düşeriz. İbadet de böyledir. Sırf yerine getirilmiş olmak için yapılırsa da doyurur, ama muhabbetle yapılırsa lezzet verir.

Yemeğini yiyene “afiyet olsun” deriz ve doyduğumuza şükrün hakkını eda ederek “elhamdülillah” deriz. İşte amel ve ibadet için de durum aynıdır. “Allah amelinizi rızasına ulaştırsın”, “Allah ibadetin tadını nasip etsin”, “Allah işlediğin amelin sırrına erdirsin”, “Allah kabul etsin” gibi dualarla birbirimizin ruhi çalışmaları için temennilerde bulunuruz.

Amelin kabulü, idrakin açılmasıdır. Allah kabul etsin demek, “Allah seni kendi huzurunda bulundursun” demektir. Kabul, aslında kulun içindeki hazineyi açmasıdır. Yaptığımız çalışmanın karşılığını Allah eksiksiz olarak veriyordur. Yapmayana da bir şey yoktur.

Hazine bizde işte, herkeste aynı şekilde gizli… Allah kimseye zulmetmez, biz nefsimizdeki hakikati açığa çıkarmayarak nefsimize zulüm ederiz. İhlâs ile ameli ancak sevgiyle peydahlarız.

Amelimiz sevgimiz kadardır. Sevgi ne? Önce onu bilmeliyiz. Sevgi, kalbin sırf ve som yani karşılıksız sevmesidir. İnsanların ekseriyetinin kalbine sevgi girmemiştir. Nasıl severiz? Menfaatimiz için. Menfaat bitince ise, düşmanı kesilir. Gerçek sevgi ise menfaatsiz olandır.

Diğer sevgi ise, sevgi değil ticarettir. Hatta faiz ister. Ben bu kadar sevdim, sen de daha çok sev der. Ama tek kelimede mahkemede olurlar. Ne sevgisi ne hali… Menfaat üzerine kurulan muhabbet, bir anda düşmanlığa dönüşür. Oysa Allah için olan sevgide, karşılık beklenmez.

İşte Allah der ki, en şiddetli sevgin bana olsun. İşte bu sırf Allah sevgisi ile kişi artık herkese Allah için muhabbet besler. Herkesi o sevgiyle tanıştırmak ister. Sırf ve som sevginin tadı bambaşka olur. Ancak tadan bilir. Gerisi kendi gibi bilir.

Allah’ı tanıdığımız kadar severiz. Sevdiğimiz kadar tanırız. Allah’ın kullarını da Allah’ı tanıdığımız kadar sever ve onlarla bütünleşiriz. İşte Allah için seven, Allah için buğzeden imanın ve amelin tadını alır. Allah sevgisiyle sevmek, tüm sevgilerin üstünde olan saf sevgidir.

İşte ibadetin kabulü, Allah’ın sevgisiyle derinleşir. Sevgi, ibadeti kuru bir şekil olarak değil, özüyle işlenen bir amel şekline getirir. Çünkü sevgi, amelin ruhudur. Hak için sevelim, Hak için amel edelim, Hak için yaşayalım. İşte o zaman amelimizin tadına varmış oluruz.