Biz yaratıldık ya; yaratılış hamurumuz, nurumuz Nur-i Muhammedi… O zaman hepimizin ruhu ta o zamandan mı var ve bu sebeple aslında herkes aynı yaşta mı?
Mesela çok erken ölen birisi ile bizim yaşımız aslında aynı ve ruhlar zaman olarak bekletiliyor mu? Yani 1900’de ölen birisi ile aslında ruhum aynı yaşta ama et-kemik beden yaşım farklı, değil mi? Zaman mefhumu farklı, beden yaşı farklı ama ruh olarak herkes aynı yaşta mı?
Ruhumuzun kaynağına dair bu sorgu, aslında ezel ile zaman arasındaki farkı yoklamak içindir. Allah katında ilm-i ilahi (ilahi bilgi) ezelîdir; O’nun ilminde hiçbir şey sonradan olmaz.
Fakat biz kul için başlangıçlı bir yaratılış söz konusudur. Ezel yalnız Allah’a mahsustur; ruhlarımız ezelî değil, ezelî olanın ilminde mümkün varlıklar olarak bilinen hakikatlerdir.
Bizim “ruh yaşımız” dediğimiz şey, anne rahminde başlayan ve bedenle kayıtlanan şuur yolculuğumuzun adıdır. Kur’an’da, “O, her şeyi en güzel şekilde yaratan, insanı da yaratmaya çamurdan başlayandır.” buyrulur; ardından insanın rahim safhaları anlatılır. (Secde, 32/7-9) Bu da gösterir ki kul için başlangıç, yaratılma anıdır; Allah katında ise o an, ezelden beri bilinendir. Ruhlarımız aynı kaynaktan beslense de, aynı yaşta değillerdir; her ruh kendi yaratılış anıyla kendi çizgisini alır.
Buz kalıbında olan suyu düşünün… İnsanın ezel ve ebed ile ilişkisini anlamak için buz kalıbındaki suyu düşünmek yeterlidir. Su kalıba girince buz olur; yani kalıp ona bir şekil, bir isim ve bir hüviyet kazandırır.
Bizim “ben” dediğimiz de böyledir: Ruh, beden kalıbına girince “benlik” adını alır; o benlik, doğumla başlar, ölümle dünya sahnesinden çekilir.
Buz kalıptan çıktığında nasıl çözülüp tekrar suya karışıyorsa, beden toprağa karıştığında da ruh başka bir âleme intikal eder; asıl hakikatimiz, kalıbın içinden doğan bu yolculukta pişer.
Şimdi su buraya girerek kalıplaştı ve hüviyetleşti. Su buraya girmeden buradaki buzun hüviyeti var mıydı? Yok… Su kalıba girmeden buz diye ayrı bir hüviyet yoktur; sadece su vardır. Buz ismi, ancak kalıba girip donunca ortaya çıkar. Aynı şekilde “ben” dediğimiz şey de, ruh-beden terkibinin dünya sahnesinde aldığı bir isimdir.
Anne rahmine düşmeden önce “ben” yoktur; sadece Allah’ın ilminde bilinen bir mümkünlük vardır. Kur’an, “Sizi önce çamurdan, sonra az bir sudan (nutfeden) yarattık.” (Hac, 22/5) diyerek, bu hüviyet kazanma sürecini basamak basamak anlatır. Böyle bakınca, buzun adı da, ruhun “ben” diye anılması da kalıplaşmayla başlayan bir merhaledir.
Ya buzun aslı var mıydı? Vardı… Buz ortaya çıkmadan önce su vardı; yani aslı mevcuttu, ama buz diye bir şekil ve isim yoktu. İşte bizim hakikatimize dair sır da böyledir.
Aslımız, Allah’ın ilminde bilinen bir mümkünlüktür; ama “ben” diye isim alan şeklimiz henüz yoktur. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr, 24/35) ayeti, bütün varlık ışığının kaynağının O olduğunu bildirir.
“Her şey yok olup gidecek, yalnızca Rabbinin Zât’ı bâkî kalacaktır.” (Kasas, 28/88) ayeti ise, asıl bâkî olanın yalnız Allah olduğunu ilan eder. Yani su ezelî olanın ilmindeki aslı hatırlatır; buz ise faniliği, yani bizim başlangıçlı benliklerimizi.
İşte Nur-i Muhammedi de öyle… Bizde şekil almadan önce de o nur vardı. Lakin bizimle şekillenmemişti. Yani aslımız vardı ama biz yoktuk.
Nur-i Muhammedi, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e nispet edilen ilk nur hakikati olarak, tüm yaratılışın ham maddesi gibi anlaşılır. Bu nur, biz sahneye çıkmadan önce de mevcuttur; fakat bizim şahsımıza ait bir benlik o nurla henüz yoğrulmamıştır.
Aslımız bu nurdan nasiplenmeye müsaittir; ama biz henüz isim almamış bir imkân hâliyiz. Burada ezel iddiası değil, ezelî ilmin içinde bilinen bir yaratılış programı söz konusudur. O yüzden “aslımız vardı ama biz yoktuk” derken, Nur’un varlığını, benliğimizin yokluğunu bir arada tutarız.
Ruhlarımız daha yaratılmamıştı. Ama yaratılış programımız ilm-i ilahide mevcuttu. Mutlak kaderimiz vardı ama biz ve bizim emrimize verilen muallâk kaderimiz yoktu.
Ruhlarımız yaratılmadan önce de, Allah’ın ilminde kader programımız kayıtlıydı. Mutlak kader, Allah’ın ilmindeki kesin bilgiyi ifade eder; muallâk kader ise bizim cüz’î irademizle seçeceğimiz yolların açıldığı alanı.
“Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti; onlar da ‘Evet, şahit olduk.’ demişlerdi.” (A’râf, 7/172) ayeti, bu ilahî biliniş ve şahitlik sahnesine işaret eder.
Biz, ezelde Allah gibi var olmadık; fakat ezelî olanın ilminde, kader çizgimizle birlikte bilindik. Sonra sahneye çağrıldık; işte o çağrılma anıyla birlikte muallâk kaderimiz işlemeye başladı.
Biz yaratılırken, tedavüle girdi ve iş başı oldu. Yaratılışla birlikte ruh tedavüle girdi; yani ilimden fiile, programdan sahneye geçti. Anne rahminde başlayan bu yürüyüş, doğumla birlikte açık alana taşındı. “Sonra nutfeyi alak yaptık, alak’ı mudğa yaptık, mudğayı kemik yaptık; kemiğe et giydirdik, sonra onu başka bir yaratılışla insan kıldık. Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir!” (Müminûn, 23/14) ayeti, bu geçişin şerefini anlatır. “Başka bir yaratılış” dediği yerde ruh sahneye çıkar; iş başı o anda başlar ve artık her nefes, o ruh için ebed yolculuğunun adımı olur.
Allah, Âdem Peygamberimize ruh verdiğinde aslında tüm insanlığa vermedi. Ruhü’l Kudüs derler o ruha… Âdem’e üflenen ruh, insanlık türünün ilk büyük nefesidir; ama bu, bütün insanlığın tek ruhla var olduğu anlamına gelmez. “Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman…” (Hicr, 15/29) ifadesi, insan türüne verilen bu özel nefesi anlatır.
Ruhü’l Kudüs, Kur’an’da özellikle Hz. İsa hakkında “Onu Ruhü’l Kudüs ile destekledik.” (Bakara, 2/87) cümlesiyle anılır. Her birimde, birimin yapısına göre kıvam alır. Lakin Allah, istediğini ayrıca Ruhü’l Kudüs ile destekler. Bunun örneklerini ayetlerde görüyoruz: “Onu Ruhü’l Kudüs ile destekledik.” diye…
Her insan, kendi fıtratına göre bir ruh kıvamı taşır. Kimi ilme meyilli, kimi merhamete, kimi sabra, kimi gayrete daha açıktır. Allah dilediği kulunu, taşıyamayacağı yüklerle değil, özel yardımlarla destekler.
Hz. İsa hakkında “Meryem oğlu İsa’ya deliller verdik ve onu Ruhü’l Kudüs ile destekledik.” (Bakara, 2/253) buyrulması, bu desteğin zirve bir örneğidir. Aynı kökten gelen ruhlar, aynı değildir; her birim kendi kabına göre dolan bir sır taşır ve Rabb’inin ona verdiği destur kadar yürür.
Kişi yaratıldıkça ruh ile tanıştı. Anne-baba maddeleri rahimde birleşince, kıvama gelince ruh üflenir. İnsan, rahimde kıvam buldukça ruh ile tanışır. Topraktan gelen elementler, anne-baba kanalıyla rahimde birleşir; nutfe, alak, mudğa derken beden kalıbı hazır hâle getirilir.
Sonra bir emir gelir ve ruh üflenir. “Sonra onu nutfeden bir insan olarak yarattı, ardından onu başka bir yaratılışla insan kıldı.” (Secde, 32/8-9) ayeti bunun haberini verir. Hadiste de, anne rahminde belli bir süre geçtikten sonra meleğin gelip rızık, ecel, amel ve halini yazdığı, ruhu üflediği bildirilir (Buhârî ve Müslim’in kader rivayetleri).
Böylece ruh, bedenle tanıştığı andan itibaren, dünya imtihanına açılmış olur. Nur-i Muhammedi yaratılınca biz de yaratılmış sayılmayız ve herkesin ruh yaşı aynı zaman süreciyle yaratılmadı.
Nur-i Muhammedi, bütün yaratılışın ham maddesi niteliğinde bir nur tecellisidir; ama bu tecelli, ruhların tek tek yaratılışıyla aynı şey değildir. Bir hakikatin kaynağının ortaya çıkmasıyla, o kaynaktan beslenecek varlıkların teker teker yaratılması ayrıdır. “Bir şeyi dilediği zaman O’nun emri, sadece ‘Ol!’ demesidir; o da hemen oluverir.” (Yâsîn, 36/82) ayeti, her ruhun kendi zamanında “kün” emriyle varlık sahnesine çağrıldığını hatırlatır.
Bu yüzden, Nur-i Muhammedi’nin yaratılışıyla herkesin ruhunun aynı anda yaratıldığını söylemek doğru değildir; her ruh, kendi takdirli vaktinde yaratılır ve yaş çizgisi o anla başlar.
Lakin ilm-i ilahide varız. Fakat anne-baba maddeleri ile ezelimiz başlar ve ebede yolculuk başlar. İlm-i ilahide var oluşumuz, Allah’ın bizi ezelden beri bilmesidir; bu biliniş, bize ezel payı vermez. Bizim için “ezelimiz” dediğimiz şey, aslında ilk bilinçli varlık sahnemizdir; o da anne-baba maddesiyle başlayan dünya yolculuğudur.
O andan itibaren, ebed tarafına doğru yürüyen bir çizgiye yerleştiriliriz. Ezel ile ebedi karıştırmadan söylemek gerekirse: Allah için her an ezelî bir bilgidir; bizim için her an, yeni bir başlangıçtır. Anne rahminde atılan ilk adım, bizim için bir tür ezel kapısı, ölüm ise ebed kapısı olur.
Bu buz gibi, biz de su atomları şeklinde içinde varız şeklinde bir var oluşumuz da mevzu bahis değildir. Nur-i Muhammedi’nin içinde su molekülleri gibi tek tek durduğumuz bir yapıdan söz etmek, hakikati zorlamaktır.
O nur içinde biz, bugünkü benlik şeklimizle var değiliz. Yani henüz isim almamış, suret kazanmamış, kalıp giymemiş benliklerin orada tanecik tanecik beklediğini düşünmek doğru değildir. Doğru olan, o nurun bizim ham maddemiz olduğu, bizim ondan yaratılmaya elverişli kılındığımızdır; ama “içinde atom atom şimdiden varız” demek, mecazı hakikat yerine geçirmek olur.
Yok, içinde yoğuz ama hammaddemiz var. Tıpkı buzu oluşturan hammadde olan su gibi; ama su kalıplaşmamış ve buz olmamış. Bu hakikat, hem tenzihi hem teşbihi dengede tutar. O nur içinde bizim bugün bildiğimiz mânâda bir “ben” yoktur; fakat o nur, bizi mümkün kılacak ham maddedir.
Nasıl ki su, kalıba girmeden önce buz değildir ama buzun sebebi, zemini ve aslıdır; Nur-i Muhammedi de bizim için böyle bir asıl zemin hükmündedir. Henüz kalıp giymemiş, hüviyet kazanmamış bir imkân alanıdır. Biz, bu imkân alanından seçilip “Ol!” emriyle sahneye çıkarıldığımızda, ruh-beden terkibiyle bir benlik hüviyeti alırız.
O Nur-i Muhammedi bir tutam nur ise, “Ne var tam olarak içinde?” diye düşünür insan… O nurun içeriğinin ne olduğunu asla bilemeyiz. Ruh ve nur sahası, bize az bilgi verilmiş bir sır alanıdır. “Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size bu konuda ancak az bir bilgi verilmiştir.” (İsrâ, 17/85) ayeti, bu sınırı açıkça bildirir.
Nur-i Muhammedi de böyledir; kaynağına dair işaretler alırız ama mahiyetini tam kavrayamayız. “İçinde ne var, tam olarak nasıl bir terkip?” gibi sorular, aklın sınırını yoklayan sorulardır. Cevap, acz ve teslimiyettir: Varlığı kesindir, mahiyeti bize kapalıdır. Bizim payımıza düşen, onu ilah sanmak değil, o nurun sahibine kul olmaktır.
Varlığını lâhutî âlemden alır. Bilinmezlik ve bize kapalı olan bir alandan fışkıran öz içerik… Lahutî âlem diye işaret edilen saha, bizim duyularımızla kavrayamadığımız, fakat tecellilerini gördüğümüz bir gayb boyutudur. Bu boyuttan fışkıran nur, bizi hem var kılar, hem de hayret makamına çağırır.
Bilinmezlik, burada yokluk demek değildir; bizim idrak vasıtalarımızın yetmediği bir doluluk demektir. O yüzden bu alana dair söylenen her söz, ancak işaret taşıyabilir; kendisi hakikatin tamamı olamaz. Hayret, bu yüzden imanın tadını derinleştiren bir makamdır; gaybın önünde susabilmek, dilin en olgun hâlidir.
Yani biz ilm-i ilahide varız ama tam bir benlik ile var olmamız için her şeyin bizi oluşturacağı zaman, kişi, yer, olay vb.’ye ihtiyaç duyuyoruz ve öylece yaratım başlar. İlm-i ilahide bilinen hakikatimiz, dünya sahnesinde kişi, yer, zaman ve olaylarla ete kemiğe bürünür. Halife kılınışımız da bu sahnede tecelli eder. “Sizi yeryüzünde halifeler kılan O’dur.” (En’âm, 6/165) ayeti, bu sahneyi işaret eder.
Kimin hangi ailede, hangi coğrafyada, hangi zamanda doğacağı; kimlerle karşılaşıp hangi imtihanlardan geçeceği hep bu yaratımın ince dokusudur. Biz, bu dokunun içinden yürürken, ilm-i ilahide bilinen hâlimizi adım adım ortaya çıkarırız. Her an, zaten bilinen kaderin bize açılan yeni bir sayfasıdır.
Örneğin sizin oğlunuz veya kızınız var ama bekâr. Her birindeki insani yaratılış maddesi saklı… Ne zaman ki evlenseler, birleşen maddeler yeni bir yapıt ortaya koyacak.
Bekâr çocukların bedeninde, henüz doğmamış torunların maddesi gizlidir. O maddeler, toprakta element, havada atom, suda molekül hâlinde dolaşır; ama henüz bir yüz, bir isim, bir ruh yoktur. Ne zaman ki nikâh ile bir yuva kurulur, anne-baba maddeleri birleşir, rahimde yeni bir terkib oluşur; işte o zaman yeni bir ruh çağrılır ve yaratılış yeni bir safhaya geçer.
“Sizi topraktan yarattık, yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha çıkaracağız.” (Tâhâ, 20/55) ayeti, bu döngünün hem beden, hem ruh boyutuna işaret eder. Belki da torunların olacak maddeyi oluşturacak nesne, daha toprakta bir element… Daha su ile buluşmamış ve buğday vs olmamış. Belki de torunlarımızın bedenine karışacak bir atom, bugün bir kayanın içinde saklı, yarın bir yağmur damlasında, ertesi gün bir buğday tanesinde.
Hâlâ toprakta element, hâlâ suyla buluşmamış, hâlâ buğday olmamış bir parçacık; ama kader programında, bir insan bedeninde yerini alacak yazgıyı bekler. “Biz her şeyi bir ölçü ile yarattık.” (Kamer, 54/49) ayeti, bu ilahî mühendisliğin inceliğini gösterir. Toprağın her zerresi, geleceğin bedenlerine, o bedenler de ebedin yolcularına taşınacak bir sır taşır.
Topraktan yaratıldık ya… Neslimiz de topraktan yaratılacak. Sonra kıvama gelip ruh üflenip hüviyet alacak. Öylece her birinin kendine göre ezeli başlayacak. İnsanın aslı topraktır; neslin aslı da topraktan süzülen gıdadır. Bu gıdalar beden olur, bedenler rahimde kıvam bulur, ruh üflenir ve yeni bir insan doğar. Her bir insan için bu doğuş, kendi çizgisine göre bir başlangıçtır.
Bu başlangıca mecazen “kendi ezeli” deriz; yani kendi zaman çizgisinin ilk noktası. Allah için ezel bir, kullar için başlangıçlar çoktur. Her yeni doğan, toprağın bağrından çıkarılmış yeni bir sırdır; ruhuyla, kaderiyle, imtihanıyla birlikte sahneye sürülür.
Yani ruh yaşımız, bedenin var olması ile olan o yaş ile aynı yaşta… Kimsenin ruh yaşı aynı değil. Ruh yaşımız, bedenin var olmasıyla başlayan şuurlu yolculuğumuzun yaşıdır. Kimimizin 5 yıllık, kimimizin 50, kimimizin 90 yıllık bir dünya serüveni vardır.
Aynı gün doğan iki insanın bile ruh yaşları, yaşadıkları hâller, imtihanlar, idrakler itibarıyla farklıdır. “Rabbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” (Hac, 22/47) ayeti, Allah katındaki zaman tasavvurunun farklılığını bildirirken, bize şunu da fısıldar: Asıl olan, sürenin uzunluğu değil, o sürede ruhun aldığı hâl ve kıvâmdır.
Aslında ruhumuz bedende pişer bir bebek gibi… En sonunda bebek, bedenin ölümüyle özgürlüğe uçacak. Ruh, bedene emanet edilen bir bebek gibidir; nefisle, imtihanla, acıyla, sevinçle pişer. Dünya, bu bebek için bir rahimdir; sıkıntılar sancı, sevinçler tebessüm, günahlar kir, tevbe yıkamadır.
“Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir.” (Müslim, Zühd, 1) hadisi, bu rahim-zindan hâlini anlatır. Beden, ruh için hem kafes hem mekteptir. Ölüm anı geldiğinde, doğmuş bir çocuk gibi ruh, bu kafesten çıkar; hakikat âlemlerine doğru yeni bir seyre kanat açar. Ya özgürlüğe, ya hüsrana; bu da dünya rahminde nasıl piştiğine bağlıdır.
Zaten işin hakikatinde ruhta yaş falan yok. Orası salt âlemdir. Ruhun hakikati, bizim bildiğimiz anlamda yaşlanmaya, çürümeye, yıpranmaya tabi değildir. Yaş, değişimin ölçüsüdür; ruhun aslı, değişimin üstünde bir emr âlemine bağlıdır. Orada yaş değil, dereceler, yakınlıklar, uzaklıklar, halleri belirleyen sırlar vardır.
“Allah, dilediğine hikmeti verir; kime hikmet verilmişse ona pek çok hayır verilmiştir.” (Bakara, 2/269) ayeti, ruhun asıl sermayesinin yaş değil, hikmet olduğunu anlatır. Kimi kısa bir ömürde hikmetle dolar, kimi uzun bir ömürde boş kalır; asıl yaş, hikmetle ölçülür.
Nur-i Muhammedi ile yaratıldığımız günden beri tüm insanlık aynı yaşta değildir. Nur-i Muhammedi ile yaratılışın kök nuru bir olsa da, o nurdan yaratılan ruhların sahneye çıkış zamanları farklıdır. Bir ruh Âdem zamanında sahneye çıkar, biri bugün; biri 10 yıl yaşar, biri 100 yıl. Aynı kaynaktan içmek, aynı bardakta olmak demek değildir.
Her ruh, kendi nasibini kendi zamanında alır; bu yüzden “hepimiz aynı yaşta ruhlarız” demek, hakikatin ince dengesini bozar. Hepimiz aynı kaynaktan, ama farklı zamanlardan akan bir ırmağın damlaları gibiyiz.
Yaş, bu dünyanın maddesi olan et-kemik beden için mevzubahistir. Aynı yaş falan yok. Yaş, dünyanın takvimine ait bir ölçüdür; et-kemik için, hücreler için, organlar için geçerlidir. Ruh, bu takvime göre yaşlanmaz. Bu yüzden yaş kavgası, aslında beden kavgasıdır. Bedenin yaşı, mezara kadar; ruhun hâli, ebediyete kadar yazılır. “Onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Beyyine, 98/8 gibi pek çok ayet) ebedîlikten söz ederken, beden yaşını değil, ruhun akıbetini haber verir. Aynı yaş, aynı kader, aynı seviye yoktur; herkes kendi nefesiyle kendi çizgisini yürür.
Nur-i Muhammedi olan bir tutam nur, her varlığın öz cevheridir. Nur-i Muhammedi, her varlığın öz cevheri gibidir; yani var olma imkânımızın nurî zemini. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr, 24/35) ayeti, bu nur hakikatinin kaynağını gösterir.
Bu nurdan nasipsiz hiçbir şey yoktur; taşın katılığında da, suyun akışında da, insanın şuurunda da o nurdan bir pay vardır. Bizim öz cevherimiz de bu nurdan bir pay ile yoğrulmuştur; ama bu pay, bizi ilah değil, kul yapar. Nur, bize “kaynağını unutma” der; biz, bu sesi duyduğumuz ölçüde hakikate yaklaşırız.
Bazısı işte burada hataya giriyor. Bu bir tutam nuru Allah veya ilah veya yaratıcı zannediyor. Hayır, bu Allah’ın mutlak nurundan sadece bir noktadır. Nur-i Muhammedi hakikatini doğrudan Allah’ın zatı gibi görmek, ince bir tehlikedir. Nur, yaratılmıştır; Allah ise yaratıcıdır.
Nur, tecellidir; Allah Mütecellî’dir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 42/11) ve “Hiçbir şey O’nun dengi değildir.” (İhlâs, 112/4) ayetleri, bütün nur ve tecellilerin ötesinde mutlak bir Zat’ı bildirir. Bir tutam nur, yaratılmış bir noktadır; yaratıcı değildir. O nokta, kaynağını gösteren bir işarettir; kaynağın kendisi değil. İlah, nokta değil, noktayı var edendir. Hatta hatta bazısı demiş ki: “Belki de nokta bir nüktedir…” Nokta, nükteyi taşır; ama nükteyi hakikat sanmak yanlıştır. Nokta, bir hikmetin işareti, bir sır kapısının tokmağı gibidir.
Nur hakikati için söylenen her söz, bu noktaya dokunur; ama noktanın ardındaki hakikati tam kuşatamaz. “Belki de nokta bir nüktedir.” demek, aslında “Bu anlattığımız, hakikatin tamamı değil, sadece bir işarettir.” demektir. İşaretle yetinmeyip işaret edilene yürüyen, nüktenin ötesine geçer; nükteyi amaç edinense, işaretin kabuğunda oyalanır.
Yani hepimiz, yani tüm insanlık o nur içinde olduğu için aynı yaşta değillerdir. O nur, sadece hammaddemizdir. Hepimizin ham maddesi aynı nurî hakiketten gelse de, ruh yaşlarımız aynı değildir. Nur, bizim hammaddemizdir; fakat her ruh, kendi zamanında, kendi kaderinde, kendi imtihanında yoğrulur.
Aynı ham maddeden yapılan kapların şekilleri, büyüklükleri, kullanım yerleri nasıl farklıysa; aynı nurdan nasiplenen ruhların da yaş çizgileri farklıdır. Biz ezelde Allah gibi var değildik; ezelî olanın ilminde mümkün kullardık. Şimdi sahnedeyiz; asıl mesele, bu sahnede Rabb’imize nasıl cevap verdiğimizdir.