Tanrı/ilah olarak dahi Allah’ı bilen mahrum bırakılmamıştır. İnsan, ister yüzeysel ister derin farkındalıkla bilsin, Allah’ı “ilah” olarak kabul ediyorsa, bu yöneliş bile rahmet kapısını aralar. “Kim Allah’a yönelirse, Allah da ona yönelir.” (Şûrâ, 13) Her fark ediş, hidayetin kıvılcımıdır.
Bunun en büyük delili Nass Sûresidir. “De ki: Sığınırım insanların Rabb’ine, Melik’ine, İlah’ına.” (Nâs, 1–3) ayeti, Allah’ın üç tecellisini bildirir: terbiye eden, hükmeden ve ilah olan. Kişi bu üç sıfatı idrak ettikçe, ilah anlayışı kemale erer.
Allah’ı ilah/tanrı olarak bilen ve hiçbir şeyi O’na ortak etmeyen, Rabb’ini kendine göre görüp Hz. Musa’nın muhabbet ettiği ve Allah’ı tüm haşmetiyle izah ettiği hâlde bu anlatımdan bir şey anlamayan ve kendi hissedişiyle yakarış yapan çoban misali, Allah kendisi için seçip gözetler.
Hakikat şudur: Kulluk şekilden değil, samimiyetten doğar. Allah’a yönelen her kalp, O’nun rahmet gözetimi altındadır. “Allah, kalplerin içindekini bilir.” (Âl-i İmrân, 154) Yeter ki samimi bir yönelişle yönelişimiz O’na olsun. Tevhidin özü samimiyettir. İhlâs suresi bu hâli özetler: “De ki: O Allah tektir.” (İhlâs, 1) Yani saf bir yöneliş, Allah’ın huzuruna kabulün anahtarıdır.
Hz. Musa’nın hitabı zaten tenzih ağırlıklı idi… Çünkü o devirde insanlar kendilerini tanrı/ilah olarak ilan eder ve güçsüz olan insanları da kendilerine taptırırdı. Hz. Musa (aleyhisselâm), Firavun’un “Ben sizin en yüce Rabbinizim.” (Nâziât, 24) sözüne karşı tenzihin (Allah’ı her şeyden uzak bilmenin) bayrağını dikti. Onun tebliği, beşerî tanrılara karşı “Mutlak Tevhid”in ilanıydı.
İşte Hz. Musa bu görüşü yok edip, tenzihiyet makamı ile insanları uyardı. Tenzihiyet, Allah’ı yaratılmışlardan ayrı bilme makamıdır. Hz. Musa’nın mücadelesi, Allah’ı beşer sıfatlarından arındırma mücadelesiydi.
İnsanlar her ne kadar rububiyet olarak tüm varlıklarını Allah’tan yani Allah’ın nurundan alıyorlarsa da, ulûhiyet olarak Allah mutlak zatıyla tüm yarattıklarından münezzehtir. Rububiyet (yaratma, terbiye etme) Allah’ın fiilleridir; ulûhiyet (ibadete layıklık) ise zatî yüceliğidir. Rububiyet tecelli eder, ulûhiyet tecelli etmez. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 11)
İnsanlar Allah’a şirksiz bir şekilde yönelip ibadeti bir tapınma olarak görüp o şekilde dahi kulluklarını icra ederlerse, kendilerini tümüyle azaptan kurtaracaklardır. Allah’a şirk koşmadan yönelen kurtulur. “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz.” (Nisâ, 48) Samimi kulluk, azaptan kurtuluşun anahtarıdır.
Allah’ı ilah olarak görmekten sıyrılan ve mutlak ulûhiyet nazariyesine ulaşan mübarek kullar ise a’ma’ya adım atmıştır. A’mâ, “idrak ötesi mutlaklık makamı”dır. Bu makamda kul, Allah’ı sıfatlarıyla değil, zatının perde arkasındaki varlığıyla sezer. “Allah vardı, O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu.” hadisi bu sırra işaret eder.
Bunlar kendine seçtikleridir. “Allah dilediğini kendine yaklaştırır.” (Şûrâ, 13) Bu kullar, seçilmişlerdir; çünkü ilahi sevgi onları çekmiştir. Bunların sayıları çok çok azdır. Hakikati yaşayanların sayısı azdır, çünkü bu yol ağırdır. “Kullarımın çok azı şükreder.” (Sebe’, 13) ayeti, seçilmişliğin nadirliğini gösterir.
Hasbelkader böyle biriyle bir arada bulunmak en büyük nimettir. Bir velînin yanında bulunmak, kalbin safiyetini artırır. Onların sohbeti zikir, sükûtu huzurdur. “Allah’ı anan toplulukta bulunan kimse, gafletle de olsa rahmet bulur.” Onların yanında huzur ve sükûn bulursun. Çünkü onların kalbi Rahman’ın zikriyle doludur. “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d, 28)
Onları kıran ise mutluluğu ebeden kaçırır. Velîye eziyet eden, Allah’a savaş açar. “Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse, ben de ona harp ilan ederim.” (Buhârî, Rikâk, 38) Uhrevi azabın sebebi, dostları incitmektir.
Allah’ı tanrı olarak bile tanımak bir başlangıçtır; yeter ki şirk karışmasın, yön saf olsun. Tenzih (Allah’ı arındırmak) olmadan tevhid anlaşılmaz; teşbih (Allah’ın sıfatlarını varlıkta görmek) olmadan sevgi derinleşmez. Hz. Musa’nın tebliği, tanrılık iddiasını yıkan bir tenzih mücadelesidir. Rububiyet Allah’ın fiilleridir; ulûhiyet Allah’ın zatına aittir.
Gerçek ibadet, şirkten arınmış kalbin fiilidir. A’mâ makamı, ilmin sonu ve teslimiyetin başlangıcıdır. Velîlerin huzurunda bulunan, Allah’ın rahmet iklimine girmiş olur. Onlara eziyet etmek, rahmeti reddetmektir; bu yüzden kalp incitmek, arşı titreten en büyük hatalardandır.
Ey gönül yolcusu, Allah’ı “ilah” olarak tanımakla başlayan yol, “O’ndan başka hiçbir varlık yok” idrakine kadar gider. Her durakta bir perde kalkar, her perde bir benlik kırar. Sonunda geriye yalnız O kalır. Çünkü O, “Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dır.” (Hadîd, 3)