Konuyu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin oğlunun hikâyesiyle şekillendirelim. Oğlunun içki içtiği hâlde sonradan kırklar meclisine alındığı bazı eserlerde geçiyor.
Bu rivayet, zahirde aklı zorlayan bir manzara sunsa da, batında “veli kulun tasarrufuyla kulun korunması” hakikatine işaret eder. Velâyet, sadece kitap bilgisi değil; Allah’ın izniyle kul üzerinde, hâl ve kader noktasında incelikli bir korunma tecellisidir. Bu tür kıssalar, “Gördüğün her şey zannettiğin gibi değildir, hakiki tasarrufun arkasında Rahman’ın ince muhafazası vardır.” demek ister.
Hakikate bakışımız, zahir habere takılıp kalırsa, kıssaları yanlış okur, insanları da aceleyle mahkûm ederiz. Oysa hakikati anlamak, olayların arka planındaki esma tecellilerini fark etmektir. Bu yüzden böyle menkıbeleri, “Şeriat bozuluyor.” duygusuyla değil, “Allah, veli kullarını vesile ederek bazı kader düğümlerini nasıl çözüyor?” idrakiyle okumak gerekir.
Bunu hakikatini şöylece izah edebiliriz. Öncelikle bilelim ki Allah, veli kullarına madde üzerinde değişim tasarruf gücünü vermiştir. Ayrıca dikkat ederseniz, nakledilen rivayette, içki şişesi hiç boşalmamıştır. Yani hiç içmemiştir. Şişeyi eline aldığı gibi, İbrahim Hakkı Hazretleri ona manevi âlemde devreye girip, Allah’ın izniyle su içirtip, şişedeki meyi içmekten korumuştur. Çünkü kalbi âlî idi ve kırklar meclisine girecekti.
Allah’ın veli kulları, kendilerinden değil, tamamen Allah’ın dilemesiyle bazı madde ve hâl tasarruflarına mazhar olurlar. Bu, onların “üstün insan” olmaları değil; “tam teslim olmuş kul” olmalarının bir sonucudur.
“Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan nura çıkarır.” beyanı, bu işin özünü anlatır: Velâyet, kulun kendi gücü değil, Allah’ın velâyetiyle kul üzerinde açılan bir ışık yoludur.
Şişenin boşalmaması, işin zahirde içki günahına düşmediğini; batında ise kulun kaderinde Rahmanî bir müdafaanın çalıştığını gösterir. Kul, bir anlık zafiyetle elini günaha uzatırken, Allah o kulu sevdiği için kaderine, veli bir kulun eliyle set çeker. Böylece hem şeriat zahiri korunmuş olur, hem de o gencin kalbi ileride açılacak büyük kapılara hazırlanır.
Burada asıl tasarruf İbrahim Hakkı Hazretleri’nin değil; Allah’ın “Velî” ve “Hâfız” isimlerinin onun eliyle tecellisidir. Manevî âlemde devreye girmek, kalbî bir nüfuzla, kulun iradesine destek gelmesi demektir.
Gencin içeceği şey, görünüşte mey iken, hakikatte suya çevrilen bir imtihan sahnesidir. Böylece o genç, hem hükmen günaha düşmekten kurtulur, hem de ileride kırklar meclisine alınacak kalp seviyesine hazırlanır. Kalbin âlî olması, kişinin gizli istidadının yüksek oluşudur. Bazı kullar vardır ki, zahirde sürçse de, batında kalpleri “büyük açılımlar” için hazırlanıyordur. Kırklar meclisine girmek, sembolik olarak, seçkin bir hakikat halkasına dâhil olmak demektir.
Böyle bir makam için, kişinin kaderinde çok ince koruma ve terbiye daireleri devrededir. O yüzden bazen bir veli, gencin elinden günahı alarak, ilerideki makamına giden yolu muhafaza eder.
Akıl iki yönlü çalışır: Maddi plana göre… Manevi plana göre… Maddi plan, tüm dünya ve içindekiler yani beş duyu organları ile algılanan tüm âlem; bu âlemi yöneten meleke, mutlak olarak akıl melekesidir. Manevi plan ise, beş duyu ötesi tüm âlemler. Bu âlemi yöneten idrak, mutlak olarak iman melekesidir.
Akıl, sadece hesap yapan bir mekanizma değildir; hem maddeyi okuyan, hem manayı tartan bir terazidir. Maddi planda akıl, sebepleri tanır, düzen kurar; manevi planda ise hakikat işaretlerini okur, feraset kazanır. Birini ihmal eden, ötekini de eksik kullanmış olur.
Maddi plan, dokunabildiğimiz, görebildiğimiz, işitebildiğimiz alan… Burada akıl, düzen kurucu bir güçtür. Ticaret, ilim, sanat, meslek, hayat düzeni; hepsi akıl melekesinin yönetim alanıdır. Akıl, bu planda çalışmazsa, kişi dünya imtihanını bile idare edemez; sebep sonuç ilişkilerini okuyamaz, hayatını darmadağın eder.
Manevi plan, duyularla tam kavrayamadığımız, ama kalple sezmeye başladığımız alandır. Gayb, ahiret, melekler, kader, rahmet ve kahır tecellileri, seyr-i sülûk hâlleri… Bu sahayı idare eden güç, imanın idrakidir. İman meleke hâline gelmedikçe, kişi maneviyatta hep kulaktan dolma bilgiyle kalır; hakikati seyretmek yerine, başkasının anlattığı resimlere bakar.
LAKİN iman melekesi akla, akıl melekesi imana tâbi olabiliyor. Ayrıca iman melekesi, maddi planda insana güç katarken, manevi planda açılım yapmasını sağlar. LAKİN akıl melekesi de her iki planda devrededir. Manevi planda, kalple ilerlenir ve tümüyle göğüs bölgesini kullanır. Örneğin âşık olan birinin kalbi atar ve göğsünde hâller yaşar; bedensel acıkmayı bile unutur. Maddi plan zekâ ile ilerler, beyni kullanır. Örneğin zekâsını çevik olarak kullananın beyni yorulur ve çok hızlı acıkır. Çünkü yemek enerjisini harcar.
Bazen akıl, iman nurunu taşıyan bir hizmetçi olur; bazen iman, aklın kavrayış sınırlarına göre daraltılır. İdeal hâl, akıl ve imanın birbirine yaslanmasıdır. Akıl, imanın önündeki hurafeleri temizler; iman da aklın kibirini kırar. Biri diğerine köle değil, ikizi gibi yol arkadaşı olmalıdır.
İman, sadece “ahirette lazım olacak bir belge” değil; dünya planında insana sebat, cesaret, sabır ve dirayet veren bir güçtür. Maddi sıkıntıların altında yıkılmayan, imanın verdiği iç dayanıklılıktır. Manevi planda ise iman, kalbin önündeki perdeleri inceltir; Esma’nın tecellilerini okuma kabiliyeti verir.
Hem maddi, hem manevi sahada akıl devrededir; ama rolü farklıdır. Maddi planda akıl, ölçer, biçer, hesaplar. Manevi planda ise akıl, kalbin gördüğünü teyit eden şahit gibi çalışır. Aklı devre dışı bırakan maneviyat, sapmaya müsaittir; imanı devre dışı bırakan akıl ise kibirle kurur.
Manevi yolculuk, kalbin merkez alındığı bir seyirdir. Göğüs bölgesi, sembolik olarak duygu, sevgi, teslimiyet, haşyet ve muhabbetin evidir. Zikirde göğsün daralması da genişlemesi de bu yüzdendir; orada açılan her hâl, ruhun bir katmanına dokunur.
Aşk hâlinde beden, normal işleyişini unutur gibi olur; kalp hızlanır, göğüs sıkışır, zaman algısı bozulur. Bu, insanın göğüs merkezli bir yaşama geçiş hâlidir. Hakiki aşk, kişiyi nefsaniyete değil, Rabb’ine yöneltirse bu hâller, manevî açılıma dönüşür; yok eğer nefsanî ise, bu defa beden tükenir, ruh yorulur.
Dünya işlerinde zekâ, beynin enerji tüketimini artırır; zihnî yorgunluk açlık getirir. Çok düşünen, çok hesap yapan, çok plan kuran kişi, beden rezervlerini hızla tüketir. Bu örnek, bize şunu gösterir: Hangi melekeyi nerede kullandığımız, beden kimyamıza kadar yansır. Maneviyat da böyledir; yanlış yerde, yanlış yüklenilen hâller, ruhu ve bedeni yorar.
İşte akıl melekesini kalbe, yani göğüs kafesine indirip, duygularını kontrollü olarak elinde tutarsa, manevi planda yükselir. Çünkü madde ve mana, dengeli olarak birbirini takviye ederek kişiye yükselme yaşatır.
Akıl kalbe indiğinde, feraset olur. Duygu akılla dengelendiğinde, aşk, taşkınlıktan kurtulup ihsan mertebesine doğru yürür. Duygularını kontrol eden, ama öldürmeyen; aklını kullanan, ama kibire kapılmayan insan, maneviyatta istikamet bulur. Yüksek hâller görüp savrulmaz, sıradan hâller yaşarken de ümidi sönmez.
Ne sadece maddeye gömülmek, ne de sadece manaya kaçmak… İkisinin dengesi, kulluğun kemalidir. Madde, imtihan sahası; mana, istikamet pusulasıdır. Bu dengeyi kurabilen, hem dünya işinde sağlam durur, hem ahiret yolunda sağlam yürür.
Her ayetin makamı ayrıdır… Örneğin Bakara 285’te, “Hiçbir resul arasında fark gözetmeyiz ve tümüne iman etmişiz.” der. Bu ayette bildirilen, tüm peygamberlerin aynı şekilde Allah’ı ve Allah’ın kanununu anlattığına iman ederiz hakikatini dillendirir.
Kur’an’daki her ayet, ayrı bir makamın kapısıdır. Bakara 285, usulde eşitliği anlatır: Bütün peygamberlerin, Allah’ın elçisi olması bakımından aynı hakikat davasını taşıdığını ilan eder. Yani sistem, peygamberlik binasında birdir; hepsi tevhid, hepsi kulluk, hepsi teslimiyet çağrısı yapar.
Ayetin özü şudur: “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettik; elçileri arasında ayırım yapmayız.” Yani Hz. Nuh’un, Hz. İbrahim’in, Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın ve Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in getirdiği tevhid çağrısı, özde aynıdır. Kanun tek, hakikat tek, davet tek… Fark, ümmetlerin zaman ve imkân şartlarındadır.
LAKİN kişilik bazında ise, “Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn” ayetiyle de, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in kişilik bazında tüm âlemlere rahmet olduğunu ve kişilik bazında herkesten daha faziletli olduğu bize bildirilmiştir.
Aynı Kur’an, bir taraftan peygamberliği makam olarak eşitlerken, diğer taraftan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “âlemlere rahmet” oluşuyla, şahsiyet mertebesinde zirve olduğunu haber verir. Bu, usulde eşitlik, ferde ait kemalde üstünlük dengesidir. Yani davet dili aynı, ama taşıyan zatın mertebesi farklıdır.
Bakara 253: “İşte şu peygamberler ki, biz onların bazısını bazısına üstün kıldık. İçlerinden biriyle Allah doğrudan konuşmuş, birini ise derecelerle yükseltmiştir. Biz, Meryem oğlu İsa’ya apaçık mucizeler verdik ve onu Rûhu’l-Kudüs’le destekleyip güçlendirdik.”
Bakara 253 ise, peygamberler arasındaki kişisel mertebe farklarına işaret eder: Kimine kelâm ile, kimine derecelerle, kimine mucizelerle özel lütuflar verilmiştir. Bu, kıskançlık sebebi değil; Allah’ın rububiyetindeki hikmet farklarının ilanıdır. Kul için burada önemli olan, kendi nasibine razı olup, kendine düşen kulluğu hakkıyla yaşamaktır.
İşte izah ettiğimiz gibi, kişilik bazında bazısı bazısından üstündür. Zaten yazdığımız gibi, bazısıyla direkt konuşmuş, bazısına vahiy ile…
Kişilik mertebesindeki üstünlük, peygamberlikte bir ayrışma değil; aynı binanın kat farkları gibidir. Bazılarına “kelâm” lütfedilmiş, bazıları “derecelerle yükseltilmiş”, bazılarına ise “apaçık mucizeler” verilmiştir. Bu fark, ilahî taksimin bir sonucudur; kulun vazifesi, bu taksime teslim olup, kendine düşen payı edep ile taşımaktır.
Tümüyle kişilik derecelerine hitap etmiş. Ama 285’te ise, tümünün aynı şekilde eşit olarak resul olduğunu söyler. Böylece tablo tamamlanır: Usulde “Bütün elçiler Allah’ın resulüdür, aralarında ayrım yapmayız.”; ferde ait kemalde ise “Bazılarını bazılarına üstün kıldık.” Dengesi… Bu dengeyi anlayan, ne peygamberleri birbirine kırdırır, ne de Resulullah’ın rahmet zirvesini perdelemeye kalkar.
Bu hakikate bakarken biliyorum ki, Allah Teâlâ “Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan nura çıkarır.” buyurmakla, veli kulların tasarrufunun arkasında işleyen asıl kudretin kendi velâyeti olduğunu bildirir; bu yüzden İbrahim Hakkı Hazretleri’nin oğluna dair anlatılan menkıbede de asıl iş gören, kulun eliyle tecelli eden ilahî muhafazadır (Bakara Sûresi, 2/257).
Yine “Peygamber de, müminler de Rabbi’nden kendisine indirilene iman etti… Biz, Allah’ın elçileri arasında ayırım yapmayız.” ayeti, bütün peygamberlerin aynı tevhid hakikatini taşıdığını ilan ederken (Bakara Sûresi, 2/285), “O peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; içlerinden bir kısmıyla Allah konuşmuş, bir kısmını derecelerle yükseltmiştir.” ayeti de kişisel kemal derecelerindeki farkı haber verir ve böylece usulde eşitlik, kemalde farklılık dengesini kurar (Bakara Sûresi, 2/253).
“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” hitabı ise, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in şahsiyet mertebesinde bütün peygamberler silsilesinin rahmet tacı olduğunu kalbime mühürler (Enbiyâ Sûresi, 21/107).
Efendimiz’in “Allah kime hayır murad ederse, onu dinde fakih kılar (dini derinlemesine kavratır).” hadisi de, maddi ve manevi planlarda akıl ve iman melekesinin birlikte terbiye edilmesi gerektiğini, gerçek anlayışın Rahman’ın nasip ettiği bir nur olduğunu bana hatırlatır (Buhârî, İlim 71; Müslim, Zekât 1037).
Böyle baktığımda anlarım ki, veli kullara verilen madde tasarrufu, şeriatı iptal etmek için değil; kalbi âlî olan bazı kulları günah uçurumundan çekip hakikat yolunda tutmak içindir; aklı kalbe indirip, imanı akılla dengeleyen her kul, madde ve mana dengesini kurdukça hem dünya plânında dirayet bulur, hem de ahirette Resullerin çizdiği nurlu yola dâhil olur; ben de bu dengeyi kaybetmemek için, hem İbrahim Hakkı Hazretleri gibi velilerin hikmetli menkıbelerini, hem de Kur’an ve sünnetin apaçık ölçülerini aynı kalp terazisinde tutmakla mükellef olduğumu bilerek yürürüm.