Vahdet-i Vücud, vücudun tek olması demektir. Fenâ fillah ise Allah’ta fani olmak demektir. Bu iki tabir, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin dilinde, sahabenin zikrinde veya tâbiînin fikrinde olmayan kavramlardır.
Peki tabirler nereden geldi? Hangi mantıkla bu kavramlar dine sokuldu da birçok aklını az kullananı aklından etti, aklını çok kullananı huzursuz etti, iman ile aklını nurlandırıp yönelenleri ise mest edip yönelimlerinde kime inanacakları hakkında kararsız bıraktı?
Asıl mesele nedir ki? Şimdi az düşünelim… “Hu” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet, zatı itibarıyla kendisine seçtiği ismi Allah’tır. Gene zatı itibarıyla Ehad’dır. Gene zatı itibarıyla öz sıfatlarıyla Samed’dir. Gene zatı itibarıyla öz esmâları yönüyle doğmamış ve doğurmamıştır. Gene zatı itibarıyla içinde yaratılan tüm boyutlarda ve yaratımlarda misli, dengi ve benzeri olmayan tektir.
İhlâs Sûresi zatı itibarıyla O’nu tanıtır ve O, zatı itibarıyla Vacibü’l-Vücud’dur. Vacibü’l-Vücud olmasına Vahdet-i Vücud denilirse bir nebze doğru gibi görünse de hakikati itibarıyla hatadır. Çünkü Vacibü’l-Vücud zaten sırf kendi var. İkinci bir vücut sahibi yok ki, onun vücudu ile birleşsin ve ona da beraber bakıp Vahdet-i Vücud diyelim.
Tüm bunlar mutlak zatı itibarıyladır ve içinde yaşadığımız âlem itibarıyla değildir. İçinde bulunduğumuz âlem ise ayrıdır ve olaya yaklaştırmak babında “gölge varlık” diyebiliriz.
Gölge varlık hiçbir zaman gerçek varlık olamaz. Hem gölge varlık hiçbir zaman gerçek varlıkla birleşmez. Hem de gerçek varlıktan ayrılmaz. Yani gölge varlık ne gerçek varlıktır ne de gerçek varlıktan ayrıdır. Sen gerçek varlık ile gölge varlığa “tek vücut” diyemezsin.
Aziz kardeşlerim… Kur’an’daki dua âyetlerine bakın. Birisi birinden istiyor. Biz “Allahu Ekber” diyoruz. Eğer sanıldığı gibi bir Vahdet-i Vücud var ise, kim kimden büyük olacak? Zaten sadece O var diyecek olursak, dua eden ve edilen ayrımı nasıl olacak?
Biz makamları birbirine karıştırıyoruz. Eğer İhlâs Sûresi itibarıyla Vahdet-i Vücud denmişse eski zevat tarafından, biz bunu anlamadığımız için kesret alemi itibarıyla varlığa Vahdet-i Vücud nazarıyla bakarsak, birçok hakikatten mahrum kalmaya başlarız.
Zaten Vahdet-i Vücud yerine Vacibü’l-Vücud tabiri çok daha yerinde bir kavramdır. Çünkü Vacibü’l-Vücud denildiğinde, O’nun nazariyesine göre var ettiği gölge varlık düşüncesi ortaya çıkar. Ama Vahdet-i Vücud dersek, o zaman bu varlık ne, dünyadaki fiiller kimin, suç ve ceza ne, cennet ve cehennem kimin için gibi sorular gelir. Bunların tanımları ve karşılıkları Kur’an’da apaçık hakikatlerdir.
Eğer Vacibü’l-Vücud tabiri yerine Vahdet-i Vücud tanımlamasıyla Allah’a bakarsak, o zaman bunca insanın çalışması neye ve hedef neye yöneliktir?
Aziz kardeşlerim… Vacibü’l-Vücuda Vahdet-i Vücud denilerek olayın vehametini bilmeyenler, amelsizlik uçurumuna yuvarlandı. Bizden önce yaşayan hakikat ehlini elbette tenzih ederiz. Ama günümüzde bu kavram ile şeytan sağdan yaklaşmaktadır. Özellikle düşüncede yoğunlaşabilenleri sarmış ve “madem Vahdet-i Vücud var, o zaman kim kimi yakacak” deyip uçsuz bucaksız hezeyanlara düşürmüştür.
Şimdi de bir nebze olayın hakikatini terennüm edelim: “Hu” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet, gizli bir hazinedir. Sırf kendisi kendisini zâtî ilmiyle bilebilir. Çünkü sırf kendi vardır. Hatta “sırf kendi vardır” demek bile hatadır; çünkü varlık veya yokluk birinin birine göresidir. “Hu” için mutlak zat olarak başka birisi bile yoktur ki, ona göre bir hüküm verilsin. Bu yüzden Allah Teâlâ mutlak bir hüviyet olup mahlûkat ölçüleriyle değerlendirilemez. Kur’an’da da buyurulur: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.” (Şûrâ, 42/11)
Sonra gizli hazine diye tanıtılan ve Vacibü’l-Vücud olan bu mutlak hüviyet, bizce içeriği meçhul olan hazineyi sayısız nur katrelerinde seyrettiği gibi, istedi ki; tüm nur katrelerinin içinde seçilmiş bir nur katresi olan ve malum adı Nur-i Muhammedî olan bir nur katresini de yaratıp hazinesini sunup seyredilmesini istesin. İşte bu “gizli hazine”nin açılımına işaret eden hadis-i kudsîde de Rabbimiz buyurur: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim; mahlûkatı yarattım ki bilineyim.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II/132).
Bu isteği ile beraber, bu nur katresinde kendisini tanıtmak için kendi zâtî ilmiyle “Allah” ismini kendisine seçti. Sonra yedi sübûtî sıfat ile kendisine nazar etti. Bu nazarla birlikte tekvin sıfatı devreye girdi ve 99 esmâ kuvvesi “ilm-i Rahman”a yansıtıldı. Öylece 99 esmâ kuvvesiyle 18 bin âlem, gölge varlık seyr mahalline yansıdı.
Sonra istedi ki biri de seyretsin yarattığı varlık âlemlerini. “Hu” yanında bir varlık olamayacağı için ikinci bir Vacibü’l-Vücud da olamazdı. İşte bunun için sanal benlik sahibi insanı bu bir katre nur olan Nur-i Muhammedî içeriğinde yaratmayı diledi. Çünkü insana, Allah’ın sanatının en büyük aynası olma vazifesi verilmişti. Nitekim Kur’an’da: “Hani Rabbin meleklere demişti ki: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 2/30) buyurularak insana bu halifelik vazifesi verilmiştir.
Tanımlama hasebiyle “gölge varlık” diyeceğimiz yaratılan bu bir katre içeriğindeki insana, yedi sübûtî sıfat ile yaratımına nazar eyledi. Bu nazarla birlikte tekvin sıfatı devreye girip 99 esmâ kuvvesi insani kisveye yansıtıldı. Bu demektir ki insan, esmâ-i hüsnânın tecelligâhıdır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de “Allah Teâlâ Âdem’i kendi sûretinde yarattı” (Buhârî, İsti’zân 1) buyurarak insandaki bu tecelliye işaret etmiştir.
Sonra nurundan bir tutam alınarak var edilen bu alan üzerinde işlem yapmak istedi. Bu bir tutam nura bir öz hüviyet verdi. İçeriğinde de sayısız nur şulelerinden sayısız varlık var eyledi. Tüm var edilen bu mahlûkata da tanımlama hasebiyle “gölge varlık” denildi. Bu gölge varlığı hem tümel hem de öznel olarak yedi sübûtî sıfat ile kendisine nazar etti. Bu nazarla birlikte tekvin sıfatı devreye girip 99 esmâ kuvvesi bir tutam nurun içeriğine yansıtıldı. Bu yansımadan insan tümel olarak nasibini aldı. Öylece yeryüzünde Allah’a halife oldu.
Yani 99 esmâ kuvvesiyle 18 bin âlem, gölge varlık özelinde tüm mahlûkat seyr mahalline yansıdı. Tümünü ortaya koyacak olan da insan oldu. Böylece insan, “gölge varlık” olmakla beraber Allah’ın isim ve sıfatlarının en parlak aynası kılındı.
İşte bu yüzden Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Allah Âdem’i yarattı, Âdem’in boyu altmış arşındı.” (Buhârî, Enbiyâ 1) Bu hadis, insanın varlık içindeki azametine ve temsil gücüne işaret eder.
Aziz kardeşlerim, işte bütün bu hakikatler bize gösteriyor ki insan sıradan bir varlık değildir. O, “gölge varlık”tır ama Rabbini tanımakla yücelir. Eğer kişi kendisini “asıl varlık” zannederse Firavunlaşır; ama kendisini Allah’ın isimlerinin aynası bilir ve kulluk şuuruyla yaşarsa o zaman halife olur.
Kur’an’ın bize öğrettiği hakikat şudur: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56). Bu kulluk bilinci olmadan “gölge” hakikate ulaşamaz. O nedenle, Vahdet-i Vücûd diye yanlış anlaşılan şey aslında Vacibü’l-Vücûd’un mutlak varlığı karşısında gölge varlık olan bizlerin konumunu bilmektir.
Bizim yolumuz, ne kendimizi ilahlaştırmak ne de hiçliğe mahkûm etmek; hakikati “Allah ekber” deyip secdeyle yaşamaktır. Çünkü secde, insanın gölge olduğunu bilmesinin en açık ilanıdır.
İnsanı el-Bârî ismi gereği yeni bir yaratım ile ve 18 bin âlemi içinde dürülü bir eda ile var etti. Özünde 99 esmâ kuvvesini el-Câmi’ ismi gereği topladı. Ruhundan üfleyince de, bir benlik sahibi olarak gölge varlık diye tasvir edeceğimiz, gizli hazinenin gözbebeği oldu. Yer ona döşek, semâ ona yorgan kılındı.
Bu noktada gafiller, kendi sanal benliklerini apayrı varlık görmeye başladı. Oysa bütün özellikler Allah’tandır. Biz Allah’a kuluz. Biz Allah değiliz. Hele hele Vacibü’l-Vücud olan mutlak zatın içinde veya dışında değiliz ki, Vahdet-i Vücud hem bize hem O’na geçerli olsun.
Kardeşlerim… Biz özümüzde dürülü olan 18 bin âlemi seyretmek için, öz kuvvemiz olan 99 esmâdan özellikle Cemâl ağırlıklı olanları zikrederek önümüze açarız. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yaptığı dualarla Allah’tan nimetlere erdirici bir kulluk inşa ederiz. Şeriatın zahirî fiillerini işleyerek, bizden yansıyan gölgenin şeklini nimete erenlerin şekli gibi evirip çeviririz.
Eğer bizden zuhur eden sanal benliği reel benlik zannedersek Firavun gibi oluruz. Kendimizi Vahdet-i Vücud’un içinde bir parça görmeye başlarız. “Ben Allah’ın parçasıyım, ben Allah’ım” diyen gruplar gibi sapıtırız.
Ama kısaca izah ettiğimiz gibi, hakikat Vahdet-i Vücud değil Vacibü’l-Vücud’dur. Onun gerçeğini temaşa edip mest oluruz. “Allahu Ekber” deyip secdeye dalarız.
Aziz kardeşlerim… Vahdet-i Vücud kavramı tarih boyunca bazı zevât tarafından farklı biçimlerde yorumlanmış ve zamanla bu yorumlar, hakikati arayan nice insanı ya hayrete düşürmüş ya da yanlış yönlendirmiştir.
Hakikat ehli olanlar, “Hu” adıyla işaret edilen mutlak hüviyetin zatî tecellîsini temaşa ederken, onun dışında bir varlık tasavvur etmemişlerdir. Ancak bu sözleri zahirle yorumlayanlar amelsizliğe, sorumsuzluğa ve hatta küfre düşmüştür.
Oysa Kur’ân bize net bir çizgi sunar: “Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz; Allah ise Ganî’dir (hiçbir şeye muhtaç olmayan), Hamîd’dir (her türlü övgüye lâyık olandır).” (Fâtır, 35/15). İşte bu âyet Vacibü’l-Vücud hakikatini en veciz biçimde ortaya koyar. Biz gölge varlıklarız; varlığımız O’nun dilemesiyle var, yokluğumuz da O’nun dilemesiyle mümkündür.
Mana ehli; Vahdet-i Vücud tabirini kullanırken aslında Allah’ın birliğini, varlığın ise gölge olduğunu işaret etmişlerdir. Ama bu tabir, bilinçsiz akıllarda “ben de Allah’ım” hezeyanına dönüşünce, şeytan için bir vesvese kapısı olmuştur. Bu yüzden Ehl-i Sünnet âlimleri, Vacibü’l-Vücud tabirini tercih etmişlerdir. Çünkü bu tabir, yaratıcı ile mahlûku birbirine karıştırmaz, kul ile Rab arasındaki sınırı korur.
Unutmayalım ki Allah bize şah damarımızdan daha yakındır (Kâf, 50/16). Bu yakınlık, zatların birleşmesi değil, ilmin, kudretin ve rahmetin kuşatıcılığıdır. Biz Rabbimize kulluk için yaratıldık; (Zâriyât, 51/56) buyurulduğu gibi, gayemiz O’na yönelmek ve O’na ibadet etmektir.
Velhasıl, gaflete düşüp “ben O’yum” diyenlerin aksine, biz “ben kulum, O Rabbim” diyerek secdeye kapanırız. İşte hakikat ilminin özü, bu secde halindeki idraktedir. Varlığımızı O’na borçlu bilmek, gölge varlık olan mevcudiyetimizi de O’nun nurundan görmektir.