ALLAH İLE ARANA PERDE KOYMA

Âşık ve mâşuk birdir; sen ötesine geç ve Allah ile buluş. Aşkta ve mâşukta kalanlar, daha geda bile olamamışlardır.

Âşık ve mâşuk konuşması çoğu kez esmâ aynasında başlar. İnsan bir hâle tutulur, bir lezzetle doyar ve “buldum” zanneder.

Oysa hâl, kapı değildir; kapının tokmağıdır. Tokmağa yapışıp kapıda kalan çok olur. Sen tokmak ile oyalanma, kapının ardına yürü…

Âşık olan insan yok olur. Peki, nerede yok olur?

İnsanın duygu dünyası, esmâlarla takdim edilen Allah’ın kuvvelerinden var olmuştur. “Yok olur” denilen yer, bedenin silinmesi değil; sanal benliğin (vehmî benlik) çözülmesidir. Çünkü insan, esmâ ile isimlenen kuvveler ile yürür; mâşuk diye sarıldığı şey de içinde bütünleşmeyi hissettiği esmânın cilvesidir.

Mâşuk; Allah’ın esmâ kuvvelerinin ta kendisi olduğu için, kendisini orada zihnen yok eder. Zira asıldan gelen damlacıklar denize ulaşmak ister. İşte burası Allah’ın zâtı değildir. Allah’ın zâtının nurudur. Burayı iyice anlamak gerekir. Bu noktayı ayıramayan, nurun parıltısına kapılıp ötesini kaçırır.

Âşık ve mâşuk olayında sanal benlik devre dışıdır. Bu noktaya varmak için de “benliğini yak” demişlerdir. “Benliğini yak” sözü, aslında insanın varlığını inkâr değil; bencillik iddiasını yakmaktır. Fenâfillah hâli de bu nokta itibarıyladır. Fenâfillah dediğin yerde, “ben” diyen gölge sönmeye başlar.

Oysa insan, bekâ yolcusudur. Yani sadece sönmek için değil; kendisine kuvvet ve kudret atfetme noktası itibarıyla sönüp haddini bilmek içindir.

Onun için de olayın farkına varanlar, “Ya Bâkî, entel Bâkî” diyerek gözlerini zâtî seyre dikmişlerdir. “Ya Bâkî, entel Bâkî” diye gözünü zâtî seyre diken ise, “Ben fânîyim, bâkî olan Allah’tır; ben kulum, O Rab’dir.” edebini giyerek uyanışa geçer.

Zira insanın kendisinin öz cevheri de zaten esmâlar ile isimlenen kuvvelerden varlığını elde etmiştir. İşte burada sekre uğrayanlar; “Âşık ve mâşuk” veya “Kul ile Rab” aynı demişlerdir.

Zaten ikisi açısından da bu seyir, esmâ boyutu itibarıyladır. Burası marifetullahta çok alt bir düzeydir. Buradaki “aynı” sözü, zât’ta bir eşitlik değil; esmâ boyutunda görünen cilvenin tek kaynaktan akması itibarıyladır. Burada kişi eğer olayın farkındalığı ile uyanmazsa; burada kendini nihayet noktada gibi görür.

Bu seyir, daha işin başı olup buraya takılanlar ötesinden mahrum olurlar. Çünkü insana lâhûtî âlemden ruh üflenmiştir. Öylece zâtî seyir zevk hâliyle donatılmıştır. Oysa lâhûtî nefha insana, sadece sevmeyi değil; zâtî seyri de tattıracak bir istidat taşır. Zira başlangıcı son sanan, ötesinden mahrum kalır.

İşte aslında aşk ve mâşuk olayı da, şeytanın insana bir şey sevdirmesinden öte bir şey değildir. Yani bu iki kavramın içeriği “aslı bakımından” kişi için şeytan vesvesesi olup, kişiyi ötesinden mahrum etmek içindir. Çünkü şeytan, kişinin yolu üzerinde oturur. Bir sonraki kademeye ulaşmasını engellemek için uğraşıp durur.

Burada şu ayet gönlümüzde canlanır: “Şeytan dedi ki: ‘Madem öyle, beni azdırmana karşılık mutlaka senin dosdoğru yolunun üzerinde oturacağım.’” (A‘râf, 7/16) Şeytanın vesvese, yani kalbe fısıltı oyunu her zaman günahla gelmez; bazen “hâl” duygusuyla da gelir.

Kişiye bir hâl verir, bir zevk verir; sonra o hâli sabitlendirir, yani taassup hâline getirmesi için sürekli vesvese bombardımanına tutar. “İşte budur, burada kal.” Öylece kişinin yolu üzerinde oturur. Bir sonraki kademeyi engellemek için insanı oyalar; zira oyalanan da ötesini unutur.

İnsan bunların ötesine, yani zâtî seyir zevk hâline geçmelidir. “Bana seni gerek, seni” demelidir. İşte bu noktadaki kul insandır; Rab Allah’tır. Burada ise âşık ve mâşuk olayı mevzu bahis değildir. Zira bu noktada kendisini içinde yok edeceği bir şey olamaz. Zaten öyle bir şey olsaydı, yaratım olmazdı. Öylece aradaki tüm perdeler kayıp geçer.

Tevhid (birleme) tam da burada ağırlaşır: Kul, kulluğunu bırakmadıkça yükselir. İddia büyürse perde büyür; secde büyürse perde erir. Onun için kişi bakışını Allah’ın cemalinden ayırmamalıdır.

İşte bu noktada Allah ulûhiyetiyle karşındadır. Sen de sanal benlik sahibi olarak O’na secde edersin. İlâhî cemâl’e doğru kişinin nazarı diri kalınca gönül dağılmaz; fakat asıl mizan secdedir. Gördün mü? Secde eden ve secde edileni… Çünkü secde, sanal benliği yere serer. Secde eden kuldur; secde edilen Allah’tır.

Yerli yerine oturmuş bir şahitlik… Kulun yerini bilmesi… Rabb’in (terbiye eden) Rabb’liğinin perdelenmemesi… İşte en büyük tevhid budur…