Allah’a ulaşılmayı hayal bile edemeyenler, Allah’a âşık olduklarını söylerler. Oysaki Allah, kişiye kişiden yakın olarak onun üzerinde tasarruf etmektedir.
Kişi bu tasarrufu fark ettiğinde, artık O uzakta değil, sana senden yakın olduğu penceresi açılır. İşte bu pencere açıldığında, ne kadar da gereksiz olarak aşkla oyalandığının farkına varır.
Ben biliyorum ki insanoğlu çoğu zaman uzak olana “aşk” der, yakın olana alışır. Uzakta gördüğü Allah’a “âşık oldum” diyen nice dil var; ama yakında, damarlarının içinden, nefesinin içinden, kalbinin atışından tasarruf eden Rabb’ini hissetmeyen bine yakın kalp var.
Eğer Allah’ı, göğün üstünde, ulaşılmaz bir tahtta oturan uzak bir varlık zannedersem, ona olan ilişkimi de hayalî bir “aşk masalı”na çeviririm. Oysa Hak, beni benden iyi tanıyor, benden daha içimde duruyor; ben hâlâ sanki O yokmuş gibi yaşıyorum. Bu hâl varken dilimin “aşk” demesi, hakikatte kalbimin mesafesini ele veriyor.
Allah’ın bana benden yakın oluşunu fark ettiğim an, aşk zannettiğim birçok şeyin aslında “uzaklık vehmi” olduğunu görüyorum. Kendi nefsimde diyorum ki: “Ben O’na çok uzaktım, O bana yakın değildi.”
Aslında uzak olan bendim; gafletim, vehmim, benlik perdemdi. Aşk dediklerimin çoğu da bu perdelerin arasında sıkışmış duygularımdı. Allah’ın tasarrufunu, hayatımın en küçük detayında okumaya başladığımda, uzaktan sevdiğim Allah, içimde beni çepeçevre kuşatan Rab olarak zuhur ediyor. İşte o zaman aşk kelimesi yetmiyor; yerini haşyete, huşuya, edebe ve derin bir utanca bırakıyor.
Gaflet hâlinde “Allah’a âşık oldum.” demek kolaydır. Çünkü orada sevdiğim, çoğu zaman kendi zihnimde ürettiğim bir Allah tasavvurudur.
Kendi hayalimin Allah’ına âşıktır çoğu gönül; Kur’an’ın ve Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin tanıttığı Allah’a değil.
Zihnimde çizdiğim taslak, beni çok zorlamayan, beni çok sarsmayan, beni çok hesaba çekmeyen bir Allah imajıysa, ona aşk ilan etmek nefse güzel gelir.
Ama gerçek Allah tasarrufuna uyandığımda, aşkın hafifliği yerini mesuliyetin ağırlığına bırakır. O zaman “Ben âşığım.” demekten ziyade, “Ben çok eksik bir kulum.” demeye başlarım.
Allah’ın tasarrufunu fark etmek, kalbimden geçen en küçük duyguya varıncaya kadar, hayatımın içinden O’nun ince dokunuşlarını okumaya başlamaktır.
Bir sözle kırıldığımda, bir bakışta yumuşadığımda, hiç hesapta yokken önüme açılan bir kapıda, içimi daraltan bir sıkıntıda, tam düşecekken gelen bir ikramda, içime doğan bir uyarıda: “Bu kimdendir?” sorusunu sormak ve kalpten “Rabbimdendir.” demektir.
Bu şuur yerleşince, Allah artık uzak gökte oturan bir sultan değil; içimden bana bakan ve beni terbiye eden, her an benimle olan bir Rab olur. İşte burada aşk, bir slogan olmaktan çıkar; haşyete dönüşen bir marifet olur.
Ben bu yüzden diyorum ki: Allah’a uzak zannedip “aşk” uydurmak yerine, Allah’ın yakınlığını fark edip huşuya bürünmek daha doğrudur.
Yakınlık idrakine eren kalpte aşk oyalanması durulur. Çünkü artık yanan, uzaktakine kavuşma hevesi değildir; yakındaki Rabbin huzurunda bulunmanın vecdi ve sorumluluğudur.
Uzak sandığımda “Aşkımla yanıyorum.” diyordum; yakınlığını fark ettiğimde ise “Bu kadar yakın bir Rabbe karşı ne kadar nankörüm.” demeye başlıyorum. İşte bu dönüşüm noktası, aşk kelimesine yüklediğim manayı kökten değiştiriyor.
Arayışın başında aşk, belki bir dürtü, bir itiş, bir uyanma vesilesidir; ama hedefe yaklaştıkça aşkın yerini haşyet ve huzur almalıdır.
Eğer ben hâlâ yıllar geçmiş, onca tecelli görmüş, onca ikaz yaşamış, onca ikram tatmış olmama rağmen sadece “Allah’a aşığım.” diyorsam ve hâlâ içimde o çocukça coşkunun ötesine geçememişsem, bu yolculukta bir yerde takılı kaldığımı anlarım.
O yüzden kendi nefsime diyorum ki: “Aşkla oyalanma, yakınlığın edebine uyan. Aşk demekten çok, ‘Sen bana şahdamarımdan daha yakınsın, ben nereye gidiyorum?’ diye sor.”
Sonunda görüyorum ki, Allah’a ulaşılmayı hayal edemeyenlerin aşk iddiaları, çoğu zaman Allah’ı uzaklaştıran yanlış bir tasavvurun ürünüdür. Allah’ı Kur’an’ın ve Resul’ünün tanıttığı gibi tanıdıkça, O’na olan sevgi, ateşten ziyade nur olur. Yakıcı duygudan ziyade aydınlatıcı idrake dönüşür.
Ben de kalbimde şu duayı diri tutmaya çalışıyorum: “Allah’ım, beni Sana uzakta sanıp aşk masalı anlatanlardan değil, Sana yakınlığını hissedip haşyetle susanlardan eyle.”