365) ÖLÜYE MEVLİD OKUTULABİLİR Mİ?

Et kemik bedenin ölümüyle insan yok olmuyor. Sadece et kemik bedenin kullanım süresi bitiyor. Ruh beden (ZEN) ile yaşam, berzah âleminde devam ediyor. Bu herkes için geçerlidir.

İnsan sandığımız şey, sadece et-kemik yığınından ibaret değildir. Beden ölünce, tabuta konulunca, toprağa verilince insan yok olmaz; sadece bu dünyaya ait kullanım süresi dolmuş olur. Asıl taşıyıcı olan ruh, berzah âleminde “ZEN” dediğim ruh bedenle yaşamına devam eder.

Kur’an da “Sonra onlardan birine ölüm gelince der ki: ‘Rabbim, beni geri döndür; belki terk ettiğim dünyada salih amel işlerim.’ Hayır! Bu, sadece onun söylediği bir sözdür. Onların önünde, tekrar diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.” buyurarak (Mü’minûn, 23/99-100), bu ara âlemi açıkça haber verir.

Yani ölüm, ruhun yok oluşu değil, boyut değişimidir. Bu yüzden ölene yapılacak dua, sadaka, hayır ve ikramlar, berzahta yaşayan o ruh için elbette bir fayda ve ferahlık vesilesi olur.

Ayrıca bu ayet gösteriyor ki, bu dünyadan ölen insan, artık bilinçsizleşmiyor, bilinci yerinde ve şimdiki şuurlu bir şekilde yaşamına devam ediyor. Yoksa nasıl olur da “Rabbim, beni geri döndür; belki terk ettiğim dünyada salih amel işlerim” diyecektir. Demek ki yaşam devam ediyor kabir amelimde ameliyle baş başadır taa kıyamete kadar.

Elbette vefat eden için yapılacak iyilikler fayda verir. İstersen et kemik bedeni yanıp kül olsun. Bu bir…

Kabirde beden çürümüş, yanmış, dağılmış olabilir; bu hakikati değiştirmez. Ölen için yapılan iyilikler, onun ruhuna ulaşır. Çünkü Allah katında, işin hakikati bedene değil, niyete ve amele bakar.

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “İnsan ölünce ameli kesilir; şu üç şey hariç: Sadaka-i cariye, istifade edilen ilim ve kendisine dua eden salih evlat.” buyurmuştur (Müslim, Vasiyyet, 14). Bu hadis, ölüye giden yolları gösterir: sadaka, ilim, dua. Yani yaşayanların yapacağı hayır ve dualar, ölmüş olanın hesabına hâlâ yazılır. Beden küle dönse bile, amelin nuru ruha ulaşır.

İkinci: Mevlid konusu… İşte tam bu noktada mevlid meselesi devreye giriyor. Birincisi, ölüye fayda temelde mümkündür; ikincisi ise, bu faydanın bir vesilesi olarak mevlid ve ikram meselesi gündeme gelir.

Yani soru şudur: “Peygamber aşkıyla okunan mevlid, ardından verilen yemek ve yapılan dua, ölüye bağışlanabilir mi?” Benim kanaatimce, bu silsilenin ruhî bir zemini vardır ve boş bir merasim değildir.

Mevlid, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin aşk ve muhabbeti ile yazılan bir kaside/şiirdir.

Bu beyitler okununca, Peygamberimizin ruhaniyetini düşünür, yaratılış amacını düşünür, kalbimiz onun sevdası ile dolar.

Mevlid, düz bir şiir değildir; Muhammedî sevdanın beyitlere dökülmüş hâlidir. Okunurken sadece kelime duymayız; Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin dünyaya teşrifini, risalet yükünü, ümmete olan merhametini düşünürüz. Kalbimiz, onunla olan bağını tazeler.

Kur’an’da “De ki: Allah’ın lütfu ve rahmetiyle (size gelen bu nimetle) sevinsinler; bu, onların toplayıp biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.” buyrulur (Yûnus, 10/58).

Bu rahmetin en büyük zuhuru, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin gönderilişidir. Mevlid, işte bu rahmete sevinmenin sözlü ifadesidir; kalbin o rahmete yönelme anıdır.

İşte bu ruhani hâle bürünmüşken, insanlara (akraba, komşu, fakir, yetim, miskin vs.) bir yemek yedirmek elbette sevabı daha çok olur. O yemeğe, anlık kişisel aşk ve muhabbet dokusu, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin ruh bağı ile daha keskinleşir.

Mevlid okunduğu sırada kalp yumuşamış, Muhammedî aşk ile dolmuş, göz yaşarmışsa; bu hâlin ardından insanlara yemek yedirmek, sıradan bir ziyafet olmaktan çıkar, Muhammedî bir ikrama dönüşür.

Akrabalara, komşulara, fakirlere, yetimlere ve miskinlere ikram edilen her lokma, o anda kalpte taşıdığım sevdanın boyasıyla boyanır.

Kur’an’da övülen kullar, “Onlar, kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, yemeği Allah sevgisiyle yoksula, yetime ve esire yedirirler.” diye anlatılır (İnsan, 76/8-9).

Ben de mevlid meclisinde, Allah ve Rasûl sevgisi ile yedirdiğim her lokmanın bu âyetin ruhuna yakın bir çizgi taşıdığına inanıyorum. Sevap, sadece yemeğin kendisinde değil, niyet ve sevgi atmosferinde saklıdır.

O yemekten yiyen insanlarda Muhammedî bir seda ve Muhammedî bir ruh izini aksettirir.

Mevlid meclisinde okunan beyitler, kalpleri Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin hâline açar. Sonra gelen yemek, sadece mideyi değil, kalbi de besler.

O sofradan kalkan insanlar, farkında olmasalar da, biraz daha yumuşamış, biraz daha merhamete meyletmiş, biraz daha salâvât tadı almış olurlar. Bu yüzden o sofrada, Muhammedî bir seda ve Muhammedî bir ruh izi kalır. Sofra biter, tabaklar toplanır; ama gönüllerde bir iz bırakır. İşte o iz, ölüye bağışlanacak sevabın ruhî zeminidir.

İşte tüm o ortamdan hâsıl olan nuraniyeti: ‘Yâ Rabb’el-âlemin, falan ölmüşümü de bu ruhaniyetten istifade ettir.’ demek elbette kayda değer bir iş olsa gerek…

Mevlid okunmuş, salâvâtlar getirilmiş, gözler yaşarmış, kalpler yumuşamış, fakir-fukaraya ikram yapılmış… Tüm bu atmosferden bir nuraniyet yükselir. İşte tam o sırada eller açılıp “Yâ Rabb’el-âlemin, falanca ölmüşümü de bu meclisin nurundan, bu sevabın bereketinden istifade ettir.” denilirse, bu dua elbette kayda değerdir.

Zira sadaka var, misafir ağırlama var, Peygamber sevdası var, salâvât var, toplu dua var… Bunların hepsi, ölü için sevabı bağışlanabilir ameller cümlesine girer.

Nitekim, “Bir kimse öldüğünde siz onun için istiğfar edin, ona dua edin.” mânasındaki rivayetler (Ebû Dâvud, Cenâiz, 69) de dua kapısının ölen için sürekli açık olduğunu gösterir.

Öylece o yükselen nurani hâl ile, ölmüşlerimizin ruhu biiznillah şâd olur. Zira orada esas olan hâl şu…

Bu meclisten yükselen nur, bu ikramdan yayılan bereket, bu duadan doğan rahmet dalgaları, biiznillah ölmüşlerimizin ruhuna ulaşır ve onları şâd eder. Berzahta bekleyen ruhlar, dünyadan gelen duaları, sadakaları, salih amelleri kendilerine uzanan birer hediye gibi hissederler.

Rabbin rahmeti geniştir; “Şüphesiz Allah, müminlerin amellerini zayi etmez.” (Âl-i İmrân, 3/171) buyurur. Esas olan, mevlidi bir “ritüel” gibi mekanik okumak değil; hal üzere olmaktır.

Orada o mevlid denilen kaideyi okumak değil, o kaside okunurken Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yakınlığını hissetmek ve o hissiyatla insanlara ikram yapmak esastır.

İşin özünü kaçırmamak lazım: Mesele, sadece “Mevlid okundu mu, okunmadı mı?” değil. Asıl mesele şudur: Mevlid okunurken, gerçekten Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yakınlığını hissediyor muyuz? Onun ümmetine olan şefkatini, gözyaşını, miras bıraktığı Kur’an ve sünneti düşünüyor muyuz? Ve o hal üzerine, insanlara ikram ediyor muyuz?

İşte mevlid meclisinin ruhu budur. Böyle olunca, yapılan ikram da, kesilen kurban da, dağıtılan yemek de sıradan bir yemek değil, Muhammedî muhabbetle birleşmiş bir amel olur.

Bu arada şunu da diyelim… Bazısı der ki mevlid bid’attır, sonradan ortaya çıkmıştır.

Evet, bu mesele konuşulurken sıkça şu itiraz gelir: “Mevlid bid’attir; sahabe döneminde yoktu.” Ben de olaya şöyle bakarım: Evet, metin olarak Süleyman Çelebi’nin mevlidi ve benzerleri sonradan yazılmıştır; ama bu, her sonradan olanın haram olduğu anlamına gelmez.

Fıkıh kitaplarında “bid’at-ı hasene” ve “bid’at-ı seyyie” diye bir ayrım yapılır. Yani dinde olmayan bir şeyi dine “farz/sünnetmiş gibi” eklemek ayrıdır; dinde var olan bir ruhu, yeni bir üslupla ifade etmek ayrıdır.

Yahu… Bid’at şudur: Dinde olmayıp sonradan dine katılan şey… Örneğin namaz beş vakittir. Desen ki, ‘Namaz altı vakittir.’ ve bir vakti eklersen ve zamanla halk bunu altı farz diye telakki ederse, bu bid’at olur. Yani biz bid’atın özünü şöyle anlarız: Allah ve Rasûlü’nün koymadığı bir hükmü, sanki dindendir diye dine zorla eklemek… Namaz beş vakittir; “Altıncı vakit de farzdır.” dersen, bu açık bir bid’attir. Çünkü dinin aslî bir hükmüne ilave yapmış olursun.

Ama Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizi anlatan bir kaside yazmak, insanlar bir araya gelince onu okumak ve ardından yemek ikram etmek, namazın vaktine, orucun farziyetine, zekâtın nisabına yeni bir hüküm eklemek değildir.

Burada, var olan bir sevgiyi ifade ediş şekli vardır. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Kim İslâm’da güzel bir çığır açarsa, onun sevabı ve o çığırla amel edenlerin sevabı, onların sevabından hiçbir şey eksilmeksizin ona da yazılır.” buyurmuştur (Müslim, Zekât, 1017).

Ben mevlid meclisini, yanlış bir hüküm icat etmeye değil, güzel bir çığır olan Peygamber sevgisini diri tutmaya yakın görüyorum.

Örneğin… İnsanlar toplanmış, düğün yemeği veya sünnet düğünü veya ahbap bir araya gelmiş, şenlikler düzenlemiş de yemek veriliyor vs… Bu arada Peygamberimizden bahseden bir naat olan mevlid okunup, Peygamberimizin aşkı ile dolup o sofradan kalkılsa, bu bid’at değil, aksine tavsiye edilen bir durum olsa gerek…

Düşünün: Zaten düğün yemeği veriliyor, sünnet yapılıyor, insanlar bir araya gelmiş, sohbet, şenlik var… Bu ortamda gereksiz ve boş sözlerin yerine, Peygamberimizden bahseden bir mevlid okunuyor, salâvât getiriliyor, kalpler yumuşuyor.

İnsanlar o sofradan kalkarken sadece karınları değil, gönülleri de doymuş oluyor. Ben bunu bid’at değil, bilakis güzel bir âdet olarak görürüm. Çünkü orada hem Allah’ın bir nimeti olan sevinç paylaşılıyor, hem de bu sevinç Peygamber sevgisiyle bezeniyor.

Zira oracıkta Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin muhabbeti anılınca, oradaki insanların kalbi, bir nebze olsun o yemeği ilahî muhabbetle bezenip düşünerek o yemekten yer.

Bir mecliste Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin muhabbeti anıldığında, oraya rahmet iner. “Elbette Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.” ayeti (Ahzâb, 33/56), Peygamber anılıp salâvât getirilen meclislerin, Rahmet nazarı altında olduğunu hatırlatır.

İnsanlar o yemeği yerken, “Rabbim bu nimeti bana Habibin hürmetine lütfettin.” diye düşünürse, o lokma da bir şükür lokması olur. Böyle bir ortamda yenen yemeğin, hem yiyene hem de sevabı bağışlanan ölüye faydalı olacağını umuyorum ve diliyorum.

Son tahlilde ben şöyle derim: Ölüye mevlid okutmak, ardından muhabbetle yemek yedirmek, sadaka vermek, dua etmek; bütün bunların sevabını bağışlamak elbette faydalı olur diye düşünüyorum.

Çünkü burada şirk yok, haram yok, dine yeni farz icat etmek yok; tam aksine, peygamber sevgisi, ikram, sadaka ve dua var. Hakikatini, sevabın ne kadarını nasıl yazacağını elbette Allah bilir.

Ben kul olarak niyetimi temiz tutar, elimden geldiğince güzel meclisler kurar, sonunda da şöyle derim: “Yâ Rabbi, bu meclisi rızan için kurduk; bu mevlidi Habibin hürmetine okuduk, bu yemeği Senin için ikram ettik. Sevabını önce Habibin Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin ruhuna, sonra bütün peygamberlere, evliyâya, geçmişlerimize, isim isim niyet ettiklerimize bağışla. Bizim de kalbimizi bu sevdayla diri eyle.”