143) SECDE VE MELEKLERİN İNSANA SECDE ETME OLAYI

Secdeyi anlamak için varlığın kökenine bir göz atalım. Öylece secdeye ve secdenin içeriğine bir nebze yakınlaşmış oluruz. Allah’ın varlıkta izhar ettiği 99 diye tanıttığı kuvvelerinin açığa çıktığı mahal, İsrafillin suru diye tabir edilir.

Secde, insanın hakikatiyle kendi yokluğunu bilmesidir. Mana erlerinin dediği gibi, “Secde eden varlığını yok bilendir.” Çünkü secde, sadece alnı yere koymak değil, varlığın özünü kaynağına yöneltmektir. İsrafil’in sûrundan taşan ilahî nefes, tüm varlıkların kökene bağlılığını hatırlatır. “Göklerde ve yerde kim varsa ister istemez Allah’a secde eder.” (Ra’d, 15) buyruğu, secdenin evrenselliğini anlatır.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de, “Kul secdeye vardığında Rabbine en yakın olduğu andadır.” (Müslim, Salât 215) buyurarak bu yakınlığın hakikatini beyan etmiştir.

Sekiz tane büyük melek vardır. Büyük melek yani tüm melekût üzerinde etkili anlamındadır. Sur terkipleşen manaların aktığı kanal demektir.

Sekiz büyük melek, bütün melekût âleminin taşıyıcılarıdır. Onlar, Arş’ın yükünü omuzlayan ve düzeni ayakta tutan kudretin tezahürleridir. “Rabbinin Arş’ını o gün onların üstünde sekiz melek yüklenir.” (Hâkka, 17) ayeti bu sırra işaret eder. Zira âlemi taşıyan görünen sütunlar değil, zahiri gözle görünmeyen kuvvelerdir.

Onların her hareketi tesbih, her varoluşu ibadettir. Nitekim Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Arş’ı taşıyan melekler ve onun çevresindekiler Rablerini hamd ile tesbih ederler ve O’na iman ederler.” (Mü’min, 7) buyurmuştur. Böylece sûr, terkipleşen manaların aktığı bir kanal olurken, büyük melekler bu kanalı taşıyan kudret direkleri gibidir.

Olayın başında surdan akan tüm nakşedilerek terkipleşmiş manalar,Muhammedi bur olan bir tutam nur nezdinde birbirini etkilemeye başlar. İki kanatlı, üç kanatlı, dört kanatlı, beş kanatlı, altı kanatlı veya çok daha fazla kanatlı yani kuvveli melekler oluşur.

Sûrdan akan manalar birleşip farklı derecelerde kuvvelere dönüşür ve kanatları farklı melekler ortaya çıkar. “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur.” (Fâtır, 1) ayeti bu çeşitliliği beyan eder.

Kanatlar farklıdır, ama uçuran kudret birdir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem), Cebrâil’i altı yüz kanadıyla görmüştür (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6). Böylece meleğin kanadı, onun kuvvet derecesini, Rabbine olan itaatindeki kudreti temsil eder.

Tüm bu kuvveli melekler Allah ismi aynasında seyrin oluşturur. Öylece her biri kulluğunun farkındalığına erer. Bu seyir, her bir varlığın kendinden kendine olacak şekilde bir seyirdir. Allah için ise, sadece yarattıkları vardır ve öylece nakşının ortaya çıkışı mevzubahistir.

Melekler, Allah isminin aynasında seyir ederek kulluklarının farkına varırlar. Onların seyrinde irade yoktur, teslimiyet vardır. Lahuti bakışta gören O’dur, görülen de O’dur; gören ile görülen birdir. Lakin melekuti bakışta gören melektir lakin melekler ise ona teslim haldedir. Yani sadece Allah’ın yaratımını peydah ederler. Kur’an’da, “Melekler Rablerine hamd ile tesbih eder ve O’na secde ederler.” (Nahl, 49-50) buyrulur.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise şöyle haber vermiştir: “Gökyüzü gıcırdadı; çünkü dört parmaklık boş yer yoktur ki, bir melek Allah’a secde etmesin.” (Tirmizî, Tefsir 57) Bu yüzden onların varlığı secde, nefesi tesbihtir.

Bir tutam nur üzerinde nakşedilelerek terkipleşen manalar, 99 mana kuvvesinin açılımı olan ve 18 bin âlem olarak izah edilen oluşumun, melek, cin, insan ve tüm kâinattaki varlıkları oluşturmaya başlar. İnsan da ise, 18 bin âlem dürülüdür. Öylece Allah’a yeryüzünde halife olmuştur. Öylece yeryüzünde Allah yaratımını Allah namına seyretme kuvvesine haiz edilmiştir.

Varlıkların temelinde bir nur ve onun üzerine nakşedilmiş ilahî manalar vardır. Bu manalardan açılan 99 kuvve, 18 bin âlemi meydana getirir. İnsan ise bütün bu âlemleri kendinde toplar ve yeryüzünde halife kılınır. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 30) ayeti bu sırra işaret eder.

Zira âlem insanda, insan âlem’de gizlidir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de, “Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı.” (Buhârî, İsti’zân 1) buyurarak insanın taşıdığı ilahî aynalığı beyan etmiştir.

Bunu bir örnekle açıklayalım; periyodik cetveldeki 114 atomu düşünün. Bir üst katman moleküler yapıyı oluşturur. İşte nasıl ki 114 atom, üst katman olan moleküler yapıyı oluşturur, aynen bunun gibi 99 esma kuvvelerinin övülmüş ve seçilmiş bir tutam nur üzerinde oluşturduğu nakış ile 18 bin âlemi oluşturur.

Nasıl atomlar birleşip molekülleri oluşturuyorsa, esmaların kuvveleri de birleşip âlemleri meydana getirir. “Her şeyin hazineleri Bizim yanımızdadır, Biz onu ancak belirli bir ölçüyle indiririz.” (Hicr, 21) buyruğu, bu ilahî ölçüye işaret eder.

Zaten olayın derunu seyredildiğinde görülecektir ki; zerre bütünde gizlidir, bütün de zerrede. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah her şeyi takdirle ve ölçüyle yaratmıştır.” (Müslim, Kader 1) buyurarak bu sırra parmak basmıştır.

18 bin âlem ise, tüm varlıkların alt katmanıdır. Yani moleküler yapı nasıl maddenin alt yapısı ise, 99 esmalar ile işaret edilen kuvvelerin açılımı net olarak 18 bin alt terkibi oluşturuyordur. 18 bin alt katman ise, tüm varlıkları oluşturur.

18 bin âlem, bütün varlıkların temeli ve alt katmanıdır. Moleküller maddeyi nasıl kuruyorsa, esmaların açılımı da varlığı öyle kurar. “Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer, 49) bu ilahî dengeyi bildirir. Her sayı bir işarettir, fakat hakikat ise sayısızdır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise, “Allah her iş için bir ölçü tayin etmiştir.” (Buhârî, Tevhid 24) buyurmuştur.

Niye 99 kuvvesi ve 18 bin âlem? Daha az veya fazla olamaz mı? Bunu da bir örnekle açıklayayım; 1024 KB 1 MB’dir. Niye bu kadar? Çünkü sistem öyle işliyor.

İlahi sistem matematiksel bir düzenle işler. Sayılar, görünürde sınırlı olsa da aslında hakikatin birer işaretidir. Zira ölçü, O’nun kaleminden düşen çizgidir”. “Allah’ın emri takdir edilmiş bir kaderdir.” (Ahzâb, 38) ayeti de bunu açıklar. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kalem, kıyamete kadar olacak her şeyi yazdı.” (Tirmizî, Kader 1) buyurarak ölçünün ezelî takdirle belirlendiğini haber vermiştir.

İşte âlemler 18 bin alt katman olarak sayılırken, üst katmanlar asla sayılamaz. Çünkü açılımları çok fazladır. Sayıya sığamaz kadar çokturlar. Örneğin sadece 35 bin tür karınca vardır. İnsanın saçının her teli ayrı bir yapıdadır. Her varlık tümüyle ayrı şifreyle özgü olarak yaratılmıştır. Gel de say, mümkün değildir.

Her varlık bir harftir, kâinat ise bir kitaptır. Allah’ın yaratışı sayılamayacak kadar çeşitlidir. “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız.” (Nahl, 18) buyruğu buna işaret eder. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Allah’ın yarattıklarının çokluğunu tefekkür edin, zatını tefekkür etmeyin.” (Ebû Nuaym, Hilye 2/373) Bu yüzden çeşitlilik, tefekkürün kapısıdır.

Hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyetin seyir ettiği tüm kuvvelerde ve kuvvelerin oluşturduğu üst yapılarda fıtratlarını bozacak bir irade yoktur. Daha doğrusu özgür irade yoktur. Kendilerine verilen işi yaparlar. Yaptıkları işleri ise onların ibadetidir. Ve iradeleri, sahip olduğu iş dâhilinde bir dairede dolaşmaktadır.

Melekler iradesizdir; onların iradesi verilen işin hududu içinde dönüp durur. Onların ibadeti, kendilerine yüklenen vazifeyi eksiksiz yerine getirmeleridir. “Meleklerin hepsi birden Âdem’e secde ettiler.” (Bakara, 34) buyruğu, insana verilen hilâfetle meleklerin teslimiyetini gösterir.

İrade insana verildi ki, iradesiyle secde ederek teslim olsun. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: “Âdemoğlu secde ettiği zaman şeytan ağlar; ‘Ben ateşten yaratıldım, o ise topraktan; o secde etti kurtuldu, ben kibirlendim helak oldum’ der.” (İbn Mâce, İkame 194)

Secde, insanın varlığını yok bilerek Hakk’a yönelmesidir. Meleklerin insana secdesi, insanda tecelli eden ilahî emanete duyulan saygıdır. İnsan ise kendisine verilen iradeyi secde ile sahibine iade eder. Mana erleri, “Secde eden kurtulur, secde etmeyen kendine zulmeder” derler. Rabbimiz bizleri secdenin hakikatini idrak edenlerden eylesin.

Bir önekle konu az açalım; siz güzel tablo çizseniz ve hep siz seyir etseniz bu güzelliği başkasının görmesini istemez misiniz? Başkası da görsün sanatımı dersiniz. Görsün ki ben ne yapmışım diye seyirlere dalsın. Hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet için bu mümkün değildir.

Varlık, ilahî sanatın tecellisidir. İnsan kendi sanatını başkasının görmesini istediği gibi, yaratılan âlem de Hakk’ın güzelliğinin seyredilmesi için açığa çıkarılmıştır. Ancak mutlak hüviyet, yani Hu ile işaret edilen zat için bu başkası mümkün değildir; çünkü O’ndan başka yoktur.

Mana erleri, “Sanat sanat için değil, sanat Sâni’ içindir” der. “Allah gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır ki, her nefis kazandığının karşılığını görsün.” (Câsiye, 22) buyruğu, bu hakikati gösterir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: “Allah güzeldir, güzelliği sever.” (Müslim, Îmân 147)

Altı tane değişmez sıfatı vardır. İçi ve dışı da yoktur. Peki, nasıl olacak bu seyir? Bir çözüm olmalıdır. Evet, mutlak zat yani hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet çözümünü oluşturdu.

Allah’ın altı zâtî sıfatı vardır: Vücûd, Kıdem, Bekâ, Vahdâniyet, Muhâlefetün li’l-havâdis, Kıyâm bi-nefsihî. Bunlar ne içe ne dışa nispet edilir, çünkü mutlak zat mekân üstüdür. Bu sıfatlarla kendini tanıtır, mahlûkata ise subûtî sıfatlarla tecelli eder.

Mutlak olarak var sadece kendisi olduğu için; O, kendisini görmek için perde açmaz; perdeyi varlık için kaldırır. “O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur; gaybı da görüneni de bilendir.” (Haşr, 22) buyruğu bu mutlaklığı beyan eder. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah vardı ve O’nunla beraber hiçbir şey yoktu.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 1) diyerek bu sıfatların ebediyetini açıklamıştır.

Eski âlimler ilim ehlini olaya yaklaştırmak için, tüm âlemlere hayal içre hayal diyerek örnek vermişlerdir. Hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet, yedi subuti manayla kendisini seyir eder. Kendinden kendine seyir ettiği zatına Allah der ve yarattığı tüm mahlûkatında kendini öylece isimlendirir.

Âlimler “hayal içre hayal” ifadesiyle âlemlerin aslında gölge varlıklar olduğuna işaret etmişlerdir. Hu, subûtî sıfatların açılımıyla kendisini seyir eder; ilim, kudret, irade, kelâm, semi’, basar ve hayat sıfatlarıyla mahlûkatta tecelli eder.

Mana erleri der ki: “O, kendine ayna tuttu, aynada kendini gördü.” “Allah her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.” (Bakara, 20) buyruğu, bu sıfatların açılımını gösterir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah vardı, mahlûkatı yarattı ve onları kendi isimleriyle isimlendirdi.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned 4/11)

Kendi kendinin seyir mahalline hilafet edecek bir varlık yaratıyor. Hilafet ne demek? Bunu da bir örnekle açıklayalım; avukata vekâlet verdiğimizde avukat adımıza iş yapar olur. Yaptığı her şeyi biz yapmışız gibi değerlendirilir. Avukat avukatlığını yaparken, bizin vekâletimizle yapar.

Hilafet, Allah’ın isimlerini ve sıfatlarını yeryüzünde temsil etmek demektir. Vekâlet misali, insanın fiilleri aslında Allah’ın dilemesiyle gerçekleşir. Halife, kendisi yokken Hakk’ın suretiyle var olandır. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 30) ayeti bu gerçeği gösterir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.” (Buhârî, Cum’a 11) Bu, halifeliğin sorumluluğunu ifade eder.

Şimdi olaya yaklaşalım; Allah melekleri iradesiz var eyler. İradeye geçişte önce cinleri yaratır. Cinler de yarı irade vardır. Tam irade yani tam kapsayıcılık yoktur. İradeli bir varlık olarak beliren cinler hüküm etmeye başlıyorlar.

Melekler fıtrat dışına çıkamazlar yani bu hususta iradesizdir. Çünkü Nuran,, katmanın varlıklarıdrlar. Cinler ise inasan nazaran yarı iradelidirler. Zira nari katmanın varlıklarıdırlar. Yani Onlarda kudret vardır ama insana nazaran sınırsız değildir.

İşin aslı ise şöyle; irade parça parça verildi, tam irade insana saklandı. Öylece insan, tam hilafet sırrına müttali olacak yetenekle donatıldı. “Cinleri dumansız ateşten yarattı.” (Rahmân, 15) ayeti onların yaratılışına işaret eder. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de buyurdu: “Melekler nurdan, cinler dumansız ateşten, Âdem ise size anlatılandan yaratıldı.” (Müslim, Zühd 60)

Nasıl var oluyorlar? Tıpkı melek gibi esma terkiplerinin oluşturduğu 18 bin âlemin sentezleri sonucu bir araya gelmeleriyle var edilirler. Onların mayalarına sıfatların belli başlı olanlarından ilim, irade ve kudrette işleniyor.

Cinlerin varlığı da esmaların terkibinden doğmuştur. Ancak onlara, melekte olmayan yarım bir irade verilmiştir. Mana erleri der ki: “İlim gölge verildi, kudret ateşle sınandı.” “O, insanı çamurdan yarattı. Cinleri de yalın bir ateşten yarattı.” (Rahmân, 14-15) buyruğu, bu ayrımı bildirir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Şeytan, Âdemoğlunun kan damarlarında dolaşır.” (Buhârî, İ’tikâf 11) diyerek onların etkisini açıklamıştır.

İşte varlık üzerinde tasarruf yetisini kazandıran bu sıfatlar bir nebze cinlere veriliyor. Daha önce var olan ve tüm varlığın aslı olan melekûtun ilk yaratılanı olan meleklerde, subuti sıfatlar verilmeden direk esma terkiplerinin oluşturduğu 18 bin üst terkiple oluşmuşlardı.

Melekler yalnızca esmaların terkibiyle yaratıldılar; onlara sıfat kullanma iradesi verilmedi. Cinlere ise bu iradenin gölgesi yüklendi. Melek ibadette sabit, cin iradede eksik, insan ise ikisinin ortasında bir dengede var edilmiştir. “Onlar, Allah’a isyan etmezler, ne ile emrolunmuşlarsa onu yaparlar.” (Tahrîm, 6) ayeti meleklerin vasfını belirtir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Melekler hata etmez, cinler vesvese eder, insanlar ise tercih eder.” buyurmuştur.

Kendilerinde sıfat âlemine uzanacak kuvve olmaksızın, mutlak kudretin kendisinden seyir âlemine serdiği sıfatlarla hareket alanı edinerek verilen işi yapıyorlardı. Kendilerinin direk kullanacakları ilim, irade ve kudret zuhuru mevzubahis değildi. Hak Teâlâ kendisine halife olacak varlıklara sıfat noktasıyla tecelli etti.

Melekler, kendilerine verilen vazifeleri kendi iradeleriyle değil, Hakk’ın doğrudan kudretiyle yerine getirirler. Bu yüzden onlar, saf ibadet hâlindedirler. Mana erleri der ki: “Onlar gölge gibidir, güneş nereye düşerse oraya uzanırlar.” “Melekler Rablerini överek tesbih ederler ve kendilerine emredilenden başka bir şey yapmazlar.” (Nahl, 50) Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Gökte ve yerde hiçbir şey yoktur ki, Allah’ı tesbih etmesin.” (Müslim, Zikir 6) buyurmuştur.

İşte cinler sıfatları yarı kullanarak hüküm sürmeye başlar. Cinlerin büyükleri ve en güçlüsü Ezazil isimli idi. Hatta tüm isimleri sıfatlar eşliğinde açığa çıkarabildiği için, ona meleki tavus dahi dendi.

Cinlerin en büyüğü olan Ezazil, kendisine verilen sıfatları en üst derecede kullandı. Bu yüzden melek gibi göründü, ama hakikatte ateşin eseriydi. Zaten sıfatı tam olmayan, zatın aynasına dayanamaz. “İblis cinlerdendi, Rabbinin emrinden çıktı.” (Kehf, 50) buyruğu bunu bildirir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Şeytanlar gök kapılarından kovuldular.” (Tirmizî, Tefsir 15)

Sonra, hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet diledi ki, ayna da ki tüm oluşumları tıpkı ayna gibi açığa çıkaran ve ayna karşısında aynayı seyir eden, tüm bunları da hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet adına, yani kendi adına seyir eden, hem bunun varlığını da aynada var olan mana terkipleriyle var edilmiş bir varlık var etsin.

İşte burada insana sıra gelir. İnsan, aynadaki bütün nakışları yansıtan bir ayna olmuştur. Zira insan, bütün isimlerin tercümanıdır. “Andolsun, biz insanı en güzel surette yarattık.” (Tîn, 4) ayeti, bu aynalığı anlatır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı.” (Buhârî, İsti’zân 1) buyurmuştur.

Çok garip geldi. Melekler ve cinler nasıl olacak bu iş. Hafızaları almadı. Allah, ilk insan olan Âdemi yani atamızı; “dünya yaratılınca üzerine koyup muhafazasına aldığı hamurunu” kudret eliyle yoğurup ilk insanı dönüştürerek var etti.

Melekler ve cinler, tam irade ile yaratılmış bir varlığı tahayyül edemediler. Onların hafızaları bunu almadı. Hak Teala ise Âdem’i kudret eliyle yoğurdu. “Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, ona secdeye kapanın.” (Sâd, 72) buyruğu, bu yaratılışın sırrıdır.

Mana erleri, “Topraktan bir beden, ruhla sonsuzluğa açılan bir kapı oldu” der. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah Âdem’i yeryüzünün her tarafından aldığı bir avuç topraktan yarattı.” (Tirmizî, Tefsir 1)

Tüm isimlerini açığa çıkış sistemini onun hamuruna işledi. Âdem’e tüm isimler işlendiği için, sıfat âleminde ve zat âleminde seyir etmeye başladı tüm melekûtu.

Âdem’e bütün isimler öğretildi. Bu yüzden meleklerden ve cinlerden farklı olarak sıfatları da idrak edebildi. “Âdem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara, 31) ayeti bunu bildirir. Öylece Âdem, isimlerin anahtarı, âlemlerin tercümanı oldu. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti; her şeyin ismini o bilir.” (Taberî, Tefsir)

Bu durumu gören tüm melekût ona boyun eğip onun yaptığı tüm terkip isteklerini oluşturmaya başlıyorlar. Bu duruma kendisine secde ettiler diye bize anlatıla geldi. Boyun eğmek demek, yani Âdem ne istediğiyse hemen terkip oluşuyor. İşte bu secde etmektir.

Melekler, Âdem’e verilen ilahî emaneti görünce boyun eğdiler. Bu secde, onun üstünlüğüne değil, ondaki ilahî isimlerin aynalığına idi. “Meleklerin hepsi birlikte secde ettiler.” (Bakara, 34) buyruğu bu teslimiyeti gösterir. Zira secde, insandaki sırra yöneliktir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Melekler Âdem’e secde etti, İblis ise kibirle karşı çıktı.” (Müslim, Îmân 133)

Nasıl ki Allah adıyla işaret ettiğimiz ve hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyetin kendini seyir mahallinde, melekût karşı atağa geçmeden boyun eğerek her dileneni açığa çıkarıyorsa, aynen bu yetki insana da veriliyor. İşte B sırrı budur.

Allah’ın mutlak kudreti karşısında melekût boyun eğer, aynen insanın iradesi karşısında meleklerin secde etmesi gibi. Bu, halifelik sırrıdır. Yani halife, Hakk’ın aynasında kendi suretini gören insandır. “O, sizi yeryüzünde halifeler kıldı.” (Fâtır, 39) ayeti bu hakikati açıklar. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah Âdemoğlunu şerefli kıldı, onu karada ve denizde taşıdı, ona helâl ve temiz rızıklar verdi.” (İsrâ, 70)

Ama şunu unutmayalım hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet, İsrafil’in surundan geçirip hayat verdiği tüm müşahede âlemi bir düzen üzere var edilmiştir. Bu düzen asla değişmez. Buna sünetullah denmiştir. İşte İnsan tüm dehşet verici kuvveleriyle bu sistem içinde var olmuştur.

Hu adıyla işaret edilen mutlak hüviyet, İsrafil’in sûruyla hayat verdiği tüm müşahede âlemini sünnetullah üzere kurmuştur; bu düzen asla değişmez. “Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.” (Fâtır, 43) buyruğu bu hakikati dile getirir.

Sünnetullah, ilahî kitabın değişmeyen satırlarıdır. İnsan da tüm kuvveleriyle bu düzen içinde var edilmiş ve imtihan için sahneye çıkarılmıştır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah’ın sünneti, yaratılıştan beri değişmez.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 1)

Eğer ki kendine verilen kuvveleri düzene uygun uygulamazsa, melekût gene de ona boyun eğerek işlevini yapacaktır. Bu Allah’tan bir emirdir meleklere. Secde hali sonsuza dek devam edecektir.

Meleklerin secdesi, Âdemoğlunun fiillerine eşlik eder; doğruya da yanlışa da hizmet ederler, çünkü onların görevi Allah’ın emrini yerine getirmektir. “Meleklerin hepsi birden secde ettiler.” (Bakara, 34) ayeti bu ebedî teslimiyetin işaretidir. Mana erleri, “Melek secde ederken, aslında emre secde eder” demiştir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Melekler kulun yaptıklarını yazar; biri hayrı, biri şerri yazar.” (Buhârî, Rikak 31)

Ama ölümle birlikte dünyadayken Allah’ı tanımayan, kendisindeki gücü ve kuvveti kendisinden bilip Allah’ı inkâr eden veya kendisini ayrı, özgür ve hatta bir tanrı gibi gören, ölümle birlikte yeni melekût üretemez.

Ölüm, perdenin kapanışıdır. Dünyada Allah’ı tanımayan, gücü kendinden bilen kimse, artık yeni bir hakikat üretemez. “Her nefis ölümü tadacaktır, sonra bize döndürüleceksiniz.” (Ankebût, 57) buyruğu, bu hakikati açıklar.

Ölüm, sermayeyi mühürler; artık kazanç da zarar da bitmiştir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Âdemoğlu öldüğünde ameli kesilir; ancak sadaka-i cariye, faydalı ilim ve dua eden salih evlat hariç.” (Müslim, Vasiyye 14)

Dünyadayken üretilenler ile baş başa kalacaktır. Dünyada ürettiği ve kendisini içine hapsettiği melekûtlar, ona cehennem de zebani olurlar. Yani ateşini dünyada üretir ve oraya gider. Kimse asla kimseye zulüm etmez. Etme bulma dünyası derler ya.

İnsan, dünyada inşa ettiği iç âlemle ahirette karşılaşır. Cennet de cehennem de burada kurulur. “Bugün herkes kazandığının karşılığını görecektir.” (Gâfir, 17) buyruğu bunu bildirir.

Cennet kalpte açar, cehennem ise nefsin ateşidir. Ölüm ötesinde somutlaşır ve bize mutlak bir hakikat olarak sunulur. Artık ondan kaçış veya sıyrılış da olmayacaktır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Cennet amellerinizle, cehennem de amellerinizle size yaklaştırılır.” (Buhârî, Rikak 51)

Dünya sınav yeri olduğu için Rahman ve Rahim isimleri ölüme dek alınmaz. Ama iman etmeyenden et kemik bedenin ölümüyle ondan Rahim ismi alınır. Ama Rahman gene de alınmaz. Çünkü yaşamı sonsuza dek devam edecektir. Eğer Rahman ismin manasının tecellisi kişiden alınsa, yok olacaktır.

Rahman ismi bütün varlığa şamildir; Rahim ise müminlere ahirette özel bir tecellidir. “De ki: İster Allah deyin, ister Rahman deyin; hangisini deseniz en güzel isimler O’nundur.” (İsrâ, 110) buyruğu bu inceliğe işaret eder. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah rahmeti yüz parçaya ayırdı; birini dünyaya indirdi, doksan dokuzunu ahirete bıraktı.” (Müslim, Tevbe 21)

Rahman besler, Rahim ebedîleştirir. Bu dünyadayken imanı etmeyenin ebedi alemde öz dokumasından Rahim sıfatının nakşı çekilip alınacaktır. Varlığı beslenecek yani yok olmayacak ama ortaya koyabileceği hiçbir irade olamayacaktır. Yani ne ölü ne de diri…

Onun için de Besmeleyi her işe başlarken okuruz. Ve imanımızı öylece pekiştiririz. Ve deriz ki bendeki güç benim değil, Rahman ve Rahim olan Allah’tan bana yansıyor ve benden tecelli ediyor.

Besmele, kulun “bu mevcudiyetimde var olan her bir zerre benim değil, aksine tümüyle onundur” deme niyazıdır. Besmele, kulun; varlığını mutlak mevcudiyette yok bilip her bir fiilini ortaya koyuşunda, kendisinde zuhur eden gücün ve kuvvetin ondan kendisine ulaştığını bilmek ve öylece halihazırda işleyeceği fiiline başlamasıdır.

Kur’an’da, “Her işini Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla yap.” (Neml, 30) buyurulmuştur. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Besmele ile başlanmayan iş bereketsizdir.” (İbn Hibbân, Sahîh 3/108)

İşte bunu Allah’tan değil de kendinden bilen ve sahiplenen kişide ölümle birlikte Rahim’den mahrum kalır. İşte B sırrı diye halkın dilinde olan anlaşılmaz olgu budur.

Kim gücü kendinden bilirse, ölümle birlikte Rahim sıfatının tecellisinden mahrum kalır. Bu, halk arasında “B sırrı” diye bilinen derin manadır.

Rahim’den mahrum kalmak, varlığını kendine mal etmenin bedelidir. “Allah’ın rahmeti müminlere mahsustur.” (Ahzâb, 43) buyruğu bu noktaya işaret eder. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah, müminlere dünyada da merhamet eder, ahirette de.” (Müslim, Birr 15)

Cinler sıfat âlemine kadar yükselebilirler. Ama insanlar zat ile seyir zevk haline erebilirler. Zat ile oluşan seyre miraç denmiştir. Seyir zat adına olup buna kabı kavseyn denilmiştir.

Cinler sıfatların sınırına ulaşabilir; fakat insan zatî tecellinin zevkine erer. Bu seyre miraç denir ve “kab-ı kavseyn” olarak anılır. “Sonra yaklaştı, derken daha da yaklaştı. İki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu.” (Necm, 8-9) ayeti bu zirveye işaret eder.

Miraç, kulun yokluğuyla Hakk’a yaklaşmasıdır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) miracıyla bu seyrin hakikatini göstermiştir.

İşte bu haller anlatılır ki zikir ve tefekkür ile miraç tamamlansın. Eğer bu haller hiç anlatılmasa idi, nerden bilecektik. Yer, içer, çiftleşir, çiftlikte yaşar ve geçer giderdik.

Zikir ve tefekkür, insana miracı yaşatır. Zikirsiz kalp, susuz toprak gibidir. Kur’an’da, “Beni anın ki, ben de sizi anayım.” (Bakara, 152) buyurulmuştur. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Bir topluluk Allah’ı zikretmek için bir araya gelirse, melekler onları kuşatır, üzerlerine rahmet iner.” (Müslim, Zikr 38)

Allah’ın sonsuz ve sayısız kuvvesi vardır. Seyir âlemine dahi koymadığı sınırsız sıfat ve esması mevcuttur. İnsan dahi bir mahlûk olup asla zatın parçası ve zatın yansıması değildir. Hem insanın açığa çıkaramadığı nice nice nurlar vardır. O yüzden kimseye Allah denilemez. Veya Allah’ın çocuğu veya parçası denilemez. Ama Allah’tandır denilir.

Allah’ın kuvveleri sonsuzdur; insan bunların bir kısmını yansıtır, ama asla zatın parçası olamaz. Kul Hakk’ın aynasıdır, Hakkın aynısı değildir. “O doğurmamış ve doğurulmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.” (İhlâs, 3-4) ayeti bu tevhidi ilan eder. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Sakın beni aşırı övüp de Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’ya dediği gibi demeyin. Ben sadece Allah’ın kuluyum ve resulüyüm.” (Buhârî, Enbiyâ 48)

Bir hatırlatmada bulunalım; ben Allah’ım diyecek Deccal ve aveneleri. Dikkat edin ve öyle diyenlerden uzak durun. Deccal üremeleri hayli vardır. Kendisine mehdi diyen hatta hata İsa diyen dahi vardır. Veya kendisine resul diyen ve dedirtenler dahi vardır.

Deccal fitnesi, insanı ilahlık iddiasına sürükleyen en büyük sapmadır. “Hiç kimseyi Allah’tan başka rab edinmeyin.” (Âl-i İmrân, 64) ayeti bu tehlikeyi uyarır. Her şeyin kaynağı bendedir demek, Deccal’in tohumudur. Ama kaynak Ondandır demek, tevhidin meyvesidir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kıyametten önce Deccal çıkar; beraberinde cennet ve cehennem gibi iki şey olur; onun cenneti cehennemdir.” (Buhârî, Fiten 26)

Her kim kendini bir şey sanırsa, o boş davuldur. Fenafillâha eren zaten utanır laf etmekten. Allah’ın nuru karşısında titrer ve kalbi göm güm atar. Rabbul âlemin, hak dininde ayaklarımızı sağlam bastırsın ve hiç kaydırmasın inşallah.

Velhasıl kendini bir şey sanan, bir hiçtir; hiçliğini bilen ise, her şeydir. Kur’an’da, “Gerçekten Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (Hucurât, 13) buyurulur. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez.” (Müslim, Îmân 147)

İnsan sahip olduğu veri tabanını genişletme yeteneğine sahiptir. Cüz i irade, külli iradenin kişinin içsel yeteneğine göre kendisinden oluşan fışkırmadır. Her kişinin kapasitesine göre, kişiden külli iradenin esma terkibinin kuvvesine ve baskın gücüne göre tezahürüdür. Yaptığımız müspet amellerle fıtratımıza göre cüzi irademiz genişler. Öylece rububiyet alanımız genişler. Sen fıtratını genişletirsen HU’nun senden tezahürü yükselir. Öylece zati seyir alanı genişler. Dolayısıyla Allah seni daha çok sever.

İnsana verilen cüz’i irade, külli iradenin yansımasıdır. Amelleriyle bu iradeyi genişletebilir. “Kim Allah’a yönelirse, Allah da onun göğsünü İslâm’a açar.” (En’âm, 125) buyruğu bu sırra işaret eder. işte ey kul; sen adım at ki, o sana kanat versin. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah kulunu sevdiğinde, Cebrâil’e: ‘Ben filanı seviyorum, sen de sev’ der; sonra gök halkı sever, yeryüzünde de ona kabul verilir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6)

Zati seyir alanın daralıkça, Allah seni daha az sever. Senin duan ve yönelişin bittiğinde de Allah artık sana hiçbir değer vermez. Bu müthiş gerçeği fark edemediğimiz için kilitleniyoruz. Daha doğrusu rububiyetten ve melikiyetten yoksun, sırf ulûhiyet üzerine kulu olan tanrılık inancı, kişiyi kilitliyor.

Zatî seyir daralırsa, kulun kalbi karanlıklaşır. “Kim Allah’ı anmaktan yüz çevirirse, onun için dar bir geçim vardır.” (Tâhâ, 124) buyruğu buna işaret eder. Zira Allah’ı anmayan kilitlenir, anan ise açılır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah’ı zikretmeyen kalp ölüdür.” (Tirmizî, Deavât 9)

Bozuk itikat ta genlere kadar işlenmiştir. Öylece nesilden nesile aktarılarak süre gitmektedir. Temizlik olmadığı için, bozuk plak gibi takılıyoruz. Sonuçta elimizde bir irade var ve bunu sonuna kadar kullanmalıyız. Sakın ha şeytana aldanmayalım ve demeyim elimizde bir şey yok. Allah bizi halife yapmış, daha ne isteriz.

Bozuk itikat nesiller boyu aktarılır; temizlenmeyen kalp, yanlış mirası taşır. “Onların kalpleri mühürlendi.” (Bakara, 7) buyruğu bu noktaya işaret eder. Zira itikad, su gibidir; bulanırsa nesiller de bulanır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.” (Buhârî, Cum’a 11)

Bu halifelik olayını iyi kavramamız gerekir. Bu da rab isminin kavranmasıyla oluşuyor. Nasibimizi inşallah genişletelim. İşte tüm mesele o aziz insan. Nasibimizi genişletip ilk saflığımızı her an hissetmek. Burada enel hak oluşmaz ama haktan geldiğimizin farkındalığına ulaşırız. İşte bu müşahedeye vardığımızda ve bunu hissettiğimizde tüm melekelerin bize secde ettiğini yani emrimizde olduğunu müşahede edeceğiz. Sonra istediğimiz şeyi de yapabileceğiz.

Halifeliğin sırrı Rab isminin idrakindedir. Rab’bi bilen, rabliğini inkâr eder, öylece kulluğunu idrak eder. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 30) buyruğu bu hakikati gösterir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah Âdemoğlunu şerefli kıldı, melekleri ona secde ettirdi.” (İsrâ, 70)

Her insan ve cinde Haris isimli bir meleke bulunur. Bu melekenin doğum yeri nefsi emmaredir. Bu melekeyi harekete geçirip süratlendiren yani melekleştiren kişinin esma terkibinde şeytaniyet açığa çıkar. Daha çok elde edeyim diye hırsa bürünür. Bu da kendisini boğdukça boğar.

Hırs meleği Haris, nefs-i emmarede doğar. Onu kontrol edemeyen, şeytanî yönlere kayar. “Nefs, daima kötülüğü emreder.” (Yûsuf, 53) buyruğu bu hakikati anlatır. Hırsla yürürsen, ateşe girersin; ama sabırla durursan, nura girersin. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Âdemoğlu mal ile iki vadi dolusu olsa, üçüncüsünü isterdi. Onun gözünü ancak toprak doyurur.” (Buhârî, Rikak 10)

Ama nefsi emmarenin dediklerini yapmayıp, aklına gelen fikirleri Allah ve Resulüne arz ettikten sonra uygulamaya geçerse, kişiliği oluşturan ve esma kompozisyonun da yer alan hırsı tetikleyen Haris isimli meleke perdelenir.

Nefs-i emmareyi dizginleyen, hırsını Allah ve Resulünün ölçüsüyle yönlendiren kişi, Haris meleğini perdeler. “Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, büyük kurtuluşa ermiştir.” (Ahzâb, 71) buyruğu bu hakikati anlatır. Çünkü nefsini Allah’a arz eden, şeytanın yolunu kapatır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Gerçek mücahid, nefsine karşı cihad edendir.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd 2)

Şeytaniyetin tüm işlevi Haris isimli melekten yükselir. O yüzden, olayın mahiyetini tam anlamayanlar, şeytana melek demişlerdir. Hz. Âdeme secde etmeyen ilk varlık cindir. Çünkü Hz. Âdem yaratıldığında, yeryüzünde sınırlı ve yarı özgür iradeye sahip varlıklar cinlerdi. Haris isimli meleke ilk defa, yeryüzündeki tüm cinlerin büyüğü olan Ezazil isimli cinden açığa çıkmıştır.

Şeytaniyet, Haris meleğinin kontrolsüzlüğünden doğar. Bu yüzden bazıları şeytanı melek sandılar. Ama o cinlerdendi. “İblis cinlerdendi, Rabbinin emrinden çıktı.” (Kehf, 50) buyruğu bunu gösterir. Hırs, insanda şeytanın kapısıdır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “İblis: Ben ateştenim, Âdem ise çamurdan; ona secde etmem, dedi.” (A’râf, 12)

Haris isimli meleke, her cinde olduğu gibi her insanda da vardır. Nas süresi son ayeti buna delildir. Çünkü insan, tüm esmaları cami bir varlıktır. Haris isimli o melekeyi kapatanın şeytanı artık muti olur. O yüzden Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimiz demiş ki; şeytanım Müslüman olmuştur.

Nitekim “Cinlerden ve insanlardan olan vesvesecinin şerrinden Allah’a sığınırım.” (Nâs, 6) ayeti, Haris meleğinin insandaki yansımasını haber verir. Nefsini teslime getir ki, şeytanın artık senden faaliyet gösteremez olsun. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Her insanın bir şeytanı vardır; benim şeytanım Müslüman oldu.” (Müslim, Müsâfirîn 281)

Bütün bu hakikatler gösteriyor ki insan, hem meleğin saf nurunu hem de cinlerin yarı iradesini kendi bünyesinde taşır. Ona verilen cüz’i iradeyi nasıl kullandığı, secdeye layık bir kul olup olmayacağını belirler. Secde, varlığını yok bilip Hakk’a teslim olmaktır. Rabbimiz bizleri secdenin hakikatine eren, hırsını perdeleyen, Rahman ve Rahim’in gölgesinde yürüyen kullarından eylesin.

İşte secde olayı insanın et kemik bedenine değil, senin teninde gizli olan ademiyet meşalesinedir. Bu âlemde var olan ademiyet meşalesi ise, Allah’ın kendinden kendine seyir ettiği hakikat unsurudur. Bu hakikat unsuru, insana sunulan büyük bir yetenektir.

Secde, bedene değil, insanda gizli olan ilahî cevhere, yani “ademiyet meşalesine”dir. Secde, yokluğu bilip hakikate yönelmektir. Allah’ın kendinden kendine seyri, insanda bir yetenek olarak yansımıştır. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 30) ayeti bu emaneti anlatır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı.” (Buhârî, İsti’zân 1) buyurmuştur.

Âdem ilk insani duyguya ulaşan kişi olduğu gibi, her insanda dahi saklı olan cevherin adıdır. O cevhere ulaşan kişi Allah’ın halifesi olur. Melekler ona secde eder. Ne zaman ki bedensel dürtülere yenik düşer, o zaman ikilemde kalır, yani şeytanı dinler ve dünyaya düşer.

Âdem, insanlığın babası olmakla birlikte her insanda saklı olan cevherin adıdır. O cevhere eren, Allah’ın halifesi olur ve melekler ona secde eder.

Âdem, insanda açığa çıkan ilahî aynadır. “Meleklerin hepsi Âdem’e secde ettiler.” (Bakara, 34) buyruğu bu hakikati gösterir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kul secdede Rabbine en yakın haldedir.” (Müslim, Salât 215)

Âdem, insanlığın babasıdır. Bir şahsın ismidir. İnsan şeklindeki varlıkta ademiyeti ortaya çıkması için vesile olan Allah’ın ilk yarattığı insandır. Bu cevhere melekler secde etmiştir. Bu secde maddeye yani ceset olan et kemik bedene değildir. İnsanlar da kendilerinde bulunan bu cevhere secde ederler. Kâbe’de metafta namaz kılanların seyrine daldığı bir hakikatte budur. Hayalen Kâbe’yi ortadan kaldır ve bu seyre sen de dal.

Meleklerin secdesi, Âdem’in cesedine değil, ilahî emaneti taşıyan cevherine idi. Secde, bedene değil, bedende gizli sırra yapılır. Kâbe’de namaz kılanların seyrine dalması da aynı hakikati gösterir; çünkü hakikatte yönelinen yalnız Allah’tır. “Doğu da batı da Allah’ındır; nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır.” (Bakara, 115) Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Yeryüzü bana mescit kılındı.” (Buhârî, Teyemmüm 1)

Secdede yokluğu hissetmek en büyük zevktir. Secdede yokluğun hissi ise şıpsevdi olmaz. Daimi namazı yaşayan kişi secdede miraç yaşar. Yoksa gecede yaşayıp fecre uğramayan namazda da gerçek zevki alamaz. Tat almıyor diye de terk edilemez.

Secdede yokluğu hissetmek, en büyük zevktir. Secde, faniliğin aynasıdır. Daimî namaz, kişiye her secdede bir miraç yaşatır. “Gecenin bir kısmında kalk, sana mahsus bir nafile olarak namaz kıl; umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırır.” (İsrâ, 79) ayeti bu sırrı bildirir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Namaz, müminin miracıdır.” (Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat 1/220)

Tıpkı dil tat fonksiyonunu kaybederse, kişi inandığı birinin yardımı ile tatlı veya tuzlu seçimini yaparak yemeğini yer. Manada da öyle… Kişi hissetmiyor ise fecri, inandığı Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimize tabi olup emir ve yasaklara riayet ederek yürür. Tadına varsa ne ala, ermezse bari o yolda olur.

His kaybolsa da yol kaybolmaz. Tat kaybolsa da lokma vardır; his kaybolsa da yol vardır. İnsan fecri göremese bile Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetine tabi oldukça kurtuluştadır. “De ki: Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin.” (Âl-i İmrân, 32) buyruğu bu yola işaret eder. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir.” (Buhârî, Nikâh 1)

Melekler Âdem’e secde etti. Melekler daha önce ise, yeryüzünün hâkimi olan cinlerin emrindeydiler. Ezazil o zamanlar yeryüzünün en büyük varlığı idi ve cinlerdendi. Sahip olduğu katman Nari katmandır. Bizler ise, toprak katmandan var edilip bizde nari ve nuri katman gömülü haldedir.

Melekler Âdem’e secde ettiler, çünkü onda toprakla birleşmiş nur ve nar katmanları vardı. Ezazil ise cinlerin büyüğü idi ve narî katmandan yaratılmıştı. “İblis cinlerdendi ve Rabbinin emrinden çıktı.” (Kehf, 50) buyruğu bunu gösterir. Toprak tevazudur, ateş kibirdir; secde eden toprak oldu, isyan eden ateş. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Melekler nurdan, cinler ateşten, Âdem size anlatılandan (topraktan) yaratıldı.” (Müslim, Zühd 60)

Burada bilmemiz gereken husus şu; toprak katmanından oluşan bizlere, Allah ruhundan üflemiştir. Buradaki ruh, bekaya bakış ve bekaya eriş için gerekli olan kuvvelerdir. İşte bu kuvve ile özünde mevcut olmuş nari ve nuri katmanın tüm kuvveleri insandan zuhur eder. İşte Ezazil bunu fark edemedi. Ama melekler bunu fark etti. Ayrıca nari katman toprak katman üzerinde direktiflerde bulanacağı için, nuri katmana uzanmayan insan üzerinde şeytan yönelimlerde bulunur.

İnsan toprak bedenle yaratılmış ve Allah’ın ruhundan üflemiştir. “Ona ruhumdan üflediğimde, ona secde edin.” (Sâd, 72) buyruğu bu sırrı bildirir. Ruh sayesinde insanda narî ve nurî bütün katmanlar zuhura çıkar. Ezazil bunu göremedi; melekler ise fark etti. Toprak tevazuyla nura açılır; ateş kibirle perde olur. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Müminin bakışı nurla bakıştır.” (Tirmizî, Tefsir 24)

Şeytanın yönlendirmelerine maruz kalmamak için, bildirilen helal ve haram çizgisinde dikkatli olmak gerekir. Ancak bu dikkat ile nuri katmana uzanır ve şeytanın direktiflerinden arınırız.

Şeytandan korunmanın yolu, helal ve harama riayet etmektir. “Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur; ona uyun, başka yollara uymayın.” (En’âm, 153) ayeti bu hakikati bildirir. Haram perdedir, helal nurdur. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Helal bellidir, haram bellidir; ikisi arasında şüpheli şeyler vardır.” (Buhârî, Îmân 39)

Nari katmanın varlıkları secde etmediler. Boyun eğmediler. Onun için de insan, dünyada istediği kadar nari katmanın hafifliğini zen’sel olarak yaşasın, eğer Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimize imanı yoksa, tüm sahip olduğu hafiflik ölümle onu terk edecektir.

Narî varlıklar secde etmedi; insan da iman etmezse aynı akıbeti yaşar. “Kim Allah’a ve Peygambere iman etmezse, şüphesiz biz kâfirler için çılgın bir ateş hazırladık.” (Fetih, 13) buyruğu bu tehlikeyi anlatır. Ateş hafiflik verir ama sonunda ağırlaştırır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kim bana itaat ederse cennete girer, kim isyan ederse ateşe düşer.” (Buhârî, Cihad 109)

Ama Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimize iman edip melekuta götürücü amellere bürünülürse, meleklerini nimete erenler gibi inşa eder. Melekler secde etmiş, yani insanın iyi veya kötü amellerine bakmaksızın, ondan kuvveden fiile doğru açığa çıkar.

İman ve salih amel, insanın melekûtunu cennet bahçesine dönüştürür. İmanla yürüyen, meleğini nura çevirir. “Kim salih amel işlerse, kendi lehinedir.” (Fussilet, 46) buyruğu bunu gösterir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Melekler size dua eder: Allah’ım, onları bağışla, onlara merhamet et.” (Müslim, Tevbe 22)

Biz bunları genel olarak görmeyiz. Ama bazen de görürüz. Örneğin bir kişinin gözü önünde bir şey yersek, o kişinin gözü içinde kalırsa ve vermezsek, onun ruhunun melekûtunu devreye sokmasıyla, bizi incitecek melekler oluşturur. Rüyada köpek saldırısına veya yılanların saldırısına uğrarız. Bunun sebebi o kişiden bize yönelen melekelerin musavvir gücüyle etkisine almasındandır. Uyku ölümün kardeşi olduğu için, o oluşan azap meleklerine şahit olmuşuz.

İnsan çoğu zaman bu hakikatleri görmez; bazen rüya gibi perdelerle fark eder. Rüya, ölümün kapısından baktırır. Kur’an’da, “Allah, ölenin ruhunu vefatı anında alır; ölmeyenin ruhunu da uykusunda.” (Zümer, 42) buyurulur. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Rüya, nübüvvetin kırk altı cüzünden biridir.” (Buhârî, Ta’bir 5)

İşte dünyadan ölümle beraber, dünyada oluşturduğumuz tüm bu yapıları görmüş olacağız. Onun için yaptığımız amellere dikkat edelim. Ya zebanilerimizi oluşturuyoruz. Veya cennet sefasına vesile olacak meleklerimizi önümüzden gönderiyoruz. Melekler secde etmiş ve amellerimizin karşılığı olarak karşımıza çıkacaklardır.

Ölümle birlikte herkes kendi ürettikleriyle yüzleşir. Amelin surete bürünür, karşına çıkar. “O gün herkes yaptığını önünde bulacaktır.” (Âl-i İmrân, 30) buyruğu bunu haber verir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kıyamet günü Kur’an okuyan kimseye Kur’an şefaatçi olur.” (Müslim, Müsâfirîn 252)

İnsan Allah’ın yeryüzündeki halifesi ve her şeyin melekûtu Allah’ın elindedir. İnsan da Allahın halifesi olduğu için, Allah hükmü dâhilinde, melekler insanında emrine verilmiştir. İşte fırsat elimizde ve bu fırsat ölümle sona erecektir. Ölümden sonrasını nimete erenler gibi inşa etmek nasip olsun.

İnsan, Allah’ın halifesi kılındı ve melekût onun emrine verildi. “Sizi yeryüzünde halifeler kıldı.” (Fâtır, 39) ayeti bu hakikati anlatır. Halifelik, emanetin ağırlığını taşımaktır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.” (Buhârî, Cum’a 11) buyurdu. Bu fırsat ölüme kadardır; ötesi amellerin karşılığıdır.

Secde, insanın içindeki hakikat meşalesine, yani Allah’ın halifelik sırrına yöneliştir. Melekler Âdem’e değil, Âdem’de tecelli eden ilahî cevhere secde ettiler. Bizler de secdeyle yokluğumuzu bilip Rabbimize yaklaşmalıyız. Rabbimiz bizleri secdenin hakikatini yaşayan, amelleriyle melekûtunu nura çeviren, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin izinde yürüyen kullarından eylesin.

Yorum yapın