Allah, zatı itibariyle dışsallığımız veya içselliğimiz olamaz. Mahlûkat açısından, O’nun zatı için ne hulûl, ne bürünüm, ne de görünüm mevzubahis olamaz. Yani Allah’ın mutlak zatı dediğimizde; yani biz “Allah” ismiyle, “Hû” isim zamiriyle işaret edilen mutlak zatı kast ediyoruz. Çünkü biz mutlak zatı ancak Allah ismi celâli ile tanırız. Diğer bize bildirilen isimlerle de O’nun bize bakışını seyrederiz.
Burada dikkat edilmesi gereken esas konu, Allah’ın (celle celâluhû) zatının mahlûkatla kıyas edilemeyecek kadar her yönden aşkın olmasıdır. O, hiçbir varlıkla ölçülemez; çünkü yaratılmış olan her şey sınırlıdır, O ise “mutlak var” olarak yegâne olandır…
Mutlak zat dediğimizde, bu dünya değerleriyle kast ettiğimiz; bizim içimizde veya dışımızda bir mevhum veya bir kavram söz konusu olamaz. Çünkü mutlak zat her oluşumdan münezzehtir. Zira “iç-dış” gibi kategoriler mahlûka mahsustur. Allah’ın zatı, mekân ve cihet ile kayıtlı değildir. Ayette: “Hiçbir şey O’na benzemez; O işitendir, görendir.” (Şûrâ, 42/11) buyurulmuştur.
Biz, bizce seyredilmesi mümkün olan, yani bizde yaratımı söz konusu olan sıfat ve duygularla Allah’ı seyrederiz. Yani kendi varlığımıza bakarız ve sahip olduğumuz özelliklerin bizde ortaya çıkması için, ancak bu özelliklerin mutlak sahibi tarafından bizde yaratılmış olabileceğine ikna oluruz. Zira ancak “mutlak olarak” bir sıfat veya duygusal mânânın sahibi varsa, işte ancak o zaman “o mutlak sahibi olan zat”, aynı özelliklerle bezenmiş farklı farklı kişiler yaratabilir. Yoksa bu sahip olunan özellikler nasıl olacak da mahlûkatta inşa olur?
Zatıyla asla seyredemeyiz. Seyrimiz ancak, bizde yaratılan sıfat ve esmâ (duygu alanımız), fiillerimiz üzerinden tefekküre dalıp bu sıfat, duygu ve fiillerin “mutlak yaratıcı”sının sonsuzluğunda yüzme şeklindedir. Ayrıca zâtî zevk seyr hâline dalıp bizde var olan vücûdî benliğimizin genişliğinde O’nun hudutsuzluğunu zevk ederiz. İşte tüm seyrimiz, O’nun bizi yarattığı özelliklerden dolayıdır. Öylece insan, zâtî zevk seyrine dalabiliyor.
İnsan, maddî mevhumla mefhumlanan bir bakışa bürünerek Allah’ın zatını, isimlerini, sıfatlarını ve ef‘âlini seyredemez. Ancak kendisindeki yansımalarını temaşa eder. Bu sebeple “zâtî zevk” diye ifade edilen hâl, kulun kendi ruhuna dokunan ilâhî nefhanın (üflemenin) tesiridir.
İşte zâtî zevk seyri bile, bizde saklı edilen ruhullahın bize dokundurduğu güzelliklerdir. “Ben ona ruhumdan üfledim” (Hicr, 15/29) ayeti, insana verilen ilâhî nefhanın kaynağını haber verir. Zâtî zevk seyrinin temeli de işte bu nefhadır.
Cemâlullah’a dalıyoruz ya, Cemâlullah’ın seyrine dalıyoruz ya, aslında bu seyir, bizde üflenen ruhla bakışımızdır. “Beni bana sorma ben bende değilim; bir ben vardır bende benden içeri” denilen, “Yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım” (Keşfü’l-Hafâ, no: 2167) diye buyurulan mertebe işte bu mertebedir. İşte o kalbe sığılan şey, Allah’ın kuluna üflediği ruh münasebetiyle kulun öz seyrine sahip çıkmasıdır.
Kişinin zâtî seyre dalması, kendisindeki o ruhun güzelliklerine dalmasıdır. Yoksa ötelerde beride, içeride dışarıda, bir yerlerde gidip Allah’ın zatını görüyor anlamında değildir. Zaten bu muhaldir. Allah’ın zatı görülemez. Kulun yaşadığı “seyir”, kendisine üflenen ruhun nurlarına bakıştır. Bu yüzden “Allah’ın zatı tefekkür edilmez” ve “ne ararsan kendinde ara” denilmiştir.
Bu seyir asla ve asla dışsal veya içsel bir seyir değildir. Çünkü iç ve dış, bizsel kavramlardır. Buradaki seyir ise boyutsal bir gezginliktir. Maddî kalıpla oluşan bir ahvâl değildir. Zaten onun için de zâtî zevk seyrine ulaşan, bu seyrini asla dile getiremez.
Peki, zâtî zevk seyrine ulaşan bunu niye dile getiremez? Çünkü bu hâl, kişiye özel bir sırdır. Anlatılmaya kalkıldığında yanlış anlaşılır; muhatap aklıyla yorum yapmaya çalışır ve yanılır. Bu yüzden bu hâlin gizlenmesi hikmettendir. Yoksa kişide açılan pencere kapanıverir.
Her bir insan ancak kendisine üflenen ruhtaki güzelliklere muttali olabilir. Birisi ermiş olduğu ve özüyle muttali olduğu güzellikleri anlattığında, olayın farkında olmayanlara sanki dışarıda veya içeride birisinden bahsediyor gibisine gelir. O da dışarıda veya içeride birilerinin arayışına çıkar. Bu sebeple hakikat, mecazlarla ve remizlerle aktarılmıştır. Anka kuşu, Kafdağı, aşk hikâyeleri hep bu hakikate işaret eden sembollerdir.
Kişinin edindiği zevki içinde saklama gerekliliği hususunda; nefsinin kendisini iteklemesine güç yetiremeyip, edindiği zevki uluorta yerde anlatanlar ise o zevkten uzağa düşerler. Çünkü hava atmış olur. Bilelim ki mânâ yolunda hava atan, hava alır. Hakikat yolunda en büyük engellerden biri gösteriştir (riyâ).
Hak yolcusu kalbine gelen zevki saklamalı, onu kendine ait bir üstünlük gibi görmemelidir. Çünkü o zevk bir lütuftur, emanettir. Övünç kaynağı yapılırsa kaybolur. Sadece hâllerini kendisini yetiştiren mürşidine açabilir. Bu da mürşidinin, kendisinin ahvâline şeytanî bir tesirin girmemesi için gerekli olan noktalarda kendisini uyarması cihetine matuftur. Ayrıca ahvâlini uluorta ortaya döken kişinin mahrum kalmasının bir sebebi ise muhatabın gözü, onun aldığı tatta kalır. Hem muhatap olayı bilmediği için dışarıdan aklıyla yürümeye çalışır.
Böylece muhatabın ruh dalgaları onu bloke eder. İşte olayı umursamadan öz sırlarını ortalığa saçan, kötülüğü kendi kendine eder. Zira ilhamı bilmeyene anlatmak, çoğu zaman onu yanlış anlamaya götürür. Bu da hem anlatan için hem dinleyen için perde olur. Ayrıca hakikat sırlarının gizlenmesi, karşı tarafı korumak için de bir rahmettir.
Zaten tarihteki birçok ilim ehli bunu hikâyelerdeki rumuzlarla anlatmışlardır. Hikâyeyi çöz, özüne ulaş demişlerdir. Çünkü bunun başka bir anlatımı söz konusu olamaz. İşte bu sebeple Mevlânâ Mesnevî’yi hikâyelerle doldurmuş, Attâr “Mantıku’t-Tayr”ı kuşdiliyle yazmış, pek çok sûfî remizlere başvurmuştur. Çünkü doğrudan anlatılamayan hakikatler, mecazlarla sezdirilebilir.
Tüm kıssalar bizi o muhteşem ruha ulaştırmak için ve bizi uyandırmak için anlatılmışlardır. Kıssaların amacı, okuyucuyu kendi içsel hakikatine yönlendirmek, gönlündeki ilâhî nefesi uyandırmaktır. O yüzden kıssalar asıl değil, asıla işaret eden bir aynadır.
Allah’ın mutlak zatı bizden münezzehtir. Hiçbir akıl, hiçbir fikir, hiçbir izan O’na ulaşamaz. O bize bizden yakındır; bu yakınlığı hiçbir dünyevî söz veya basiret izah edemez. Ancak hâlini yaşayanın ahvâline yansır. “Biz insana şah damarından daha yakınız” (Kâf, 50/16). Allah (celle celâluhû), zatıyla değil; üflediği ruhu, yaratılan nûrânî varlığı ve ilmî kapsayıcılığıyla kuluna yakınlığını bildirir. İnsan kendi nefsini tanıdıkça bu yakınlığı hisseder.
Bilelim ki bizler ve tüm varlık âlemi O’nun zatıyla değil, O’nun nuruyla var edildi. O’nun nuruna, O’nun ilmi diyenler de vardır. Olay aynı olaydır. İçerik aynı içeriktir. Nur, ilim ve hakikat; farklı dillerle aynı mânânın değişik yönlerine işaret eder: Allah’ın (celle celâluhû) yaratmaya vesile kıldığı ilk tecellî. Biz bu nurla varız; bu nedenle hakikati anlamamız da o nurun ışığıyla mümkündür.
Bizler varlığımızı Nûr-i Muhammediyye’nin varlığından aldığımız için, Nûr-i Muhammedî de O’nun nurundan bir nokta nur olduğu için, biz O’nun nuruyla var edildik. İşte bize bizden yakınlığı; zaten varlığımızın öz yapısı, O’nun nurundan bir katre… Bütün âlemler Nûr-i Muhammedî’nin tecellîsinden yaratılmıştır. İnsan da bu nurdan pay almıştır. Bu yüzden salâvat getirmek, o nurla kendi iç âlemimizi beslemek demektir.
Bu itibarla Allah velîsi dediğimizde acaba ne kastediyoruz… Çok sır değil mi? Aslında apaçık ortada… Sır falan değil. “Velî” demek, Allah’a dost olan, O’nun nuruyla yaşayan kul demektir. Gizemli gibi görünse de hakikat apaçık ortadadır. Velî, Rabbine kul olmayı en güzel şekilde gerçekleştiren insandır.
Allah, zatın özel adıdır ki kendisine o adı layık görmüştür. Biz kendimizdeki ruhullaha ancak o isimle ulaşırız. Biliyor musunuz? Başka da bir isim söylediğimizde, bize dönüp bakmaz bile. “Allah” ismi, bütün isimleri kuşatan özel bir isimdir. Bu yüzden diğer isimler tek bir sıfata işaret ederken “Allah” ismi bütün sıfatları kendinde toplar. Kul, bu isimle Rabbine yönelir.
Nasıl ki önünüzde Ahmed isimli biri yürüyorsa, siz ona “Ali Ali Ali” diye çağırsanız o dönüp size bakmaz; çünkü onun adı Ahmed’dir. Birisinin adı Zeynep ise “Ayşe Ayşe Ayşe” diye çağırsanız dönüp bakmaz bile. Çünkü adı Zeynep’tir. Bu misal, Allah’ın bize kendi ismini bildirmesinin hikmetini açıklar. Rabbimiz kendini “Allah” ismiyle tanıtmış, bu isimle dua edilmesini istemiştir. Başka bir kelimeyle çağırmak, hakikate ulaşmaz.
Zira her bir varlık kendisine ait özel bir isimle tanımlanır. İşte mutlak zat, bize kendisini Allah olarak tanıtmıştır. Biz ancak Allah ismiyle O’na el açabiliriz, O’na yönelebiliriz. Kendimizdeki o derûnî nefesi ancak o isimle teneffüs edebiliriz. Varlıkların isimleri onların hakikatine işaret eder. Allah’ın ismi ise bütün varlıkların hakikatini kendinde barındırır. Kul kendi içindeki ilâhî nefesi ancak bu isimle tanıyabilir.
O ismin özelliklerini kendimizde açığa çıkararak, O’nun muhteşem güzelliğini hissedebiliriz. Başka da bir şey olamaz. Zikir, “Allah” isminin hakikatini kalpte açar. Kul bu ismi tekrar ettikçe kalbindeki perdeler kalkar, güzellikler zuhûr eder.
İşte tüm güzelliklere ermek için zikir şarttır. Zikrin dışında ikinci bir yol mevzubahis olamaz. Her amel kendi içinde ayrı bir zikri ihtiva eder. Namaz baştan sona zikirdir. Oruç baştan sona zikirdir. Zekât ayrı zikir, hac ayrı zikirdir. Zikir sadece dil ile yapılan bir tesbih değildir. Namaz, oruç, zekât ve hac da zikrin farklı formlarıdır. Kulun yaptığı her ibadet, Rabbini hatırlama ve O’na yönelme fiilidir.
Hem haramlardan korunurken de yaptığımız eylem zikirdir. Örneğin zinadan korunurken deriz ki: Ben bu zevki Allah için terk ediyorum. Veya faiz alıp vermeyi terk edince aynen deriz ki: Ben bu fiili Allah için terk ediyorum. Bakınız işte; her haramın terki bile Allah zikrine giriyor. Zikir sadece yapılması gerekenlerle sınırlı değildir. Çünkü kul “Allah için” vazgeçtiğinde fiilen O’nu hatırlamış olur.
Ayrıca Allah’ın doksan dokuz diye bize bildirilen esmâsını belli bir düzen içinde zikrederek, kendi bünyemize ekilen mânâ kuvvelerini yeşerterek hakikati hissetmeye yaklaşırız. Esmâü’l-Hüsnâ zikri, kalpte saklı olan ilâhî tohumları yeşertir.
Her isim bir sıfatı açar, kulda bir nur uyandırır. Bu nurun çoğalmasıyla hakikat daha berrak hissedilir. Zikir olmadan tüm okuduklarımız felsefe olarak bizde kalacak ve olayın hakikatinin verdiği sonsuz zevke asla ulaşamayacağız. Kitaplar, bilgiler, okumalar; zikirle birleşmezse kuru bir malumat olarak kalır. Hakikatin zevki ise ancak zikrin açtığı kalp yoluyla tadılır.
Zikir, işte bu bağı canlı tutan en büyük nimettir. İnsanı kuru bilgiyle değil, yaşayan hakikatle buluşturur. İbadetler zikrin farklı tezahürleridir; haramlardan kaçınmak dahi zikrin bir başka biçimidir. Kim zikirsiz kalırsa bilgisi sadece felsefe olarak kalır; kim zikri hayatına katarsa marifetullahın tadını almaya başlar.
Rabbimiz bizleri zikriyle diri olan, esmâ ile güzelleşen, nurla olgunlaşan kullarından eylesin. Hakikati kelimelerde değil, kalbimizin açılışında yaşamayı bizlere nasip etsin. Çünkü bütün yollar O’nun zikrine çıkar ve bütün güzellikler O’nun adını anmakla kalpte hayat bulur.