340) AŞK YOLCULUĞUNDA BİR PİYES

Aşk konusunda dört kelebeğin hikâyesi ve sonuç…

Bir zamanlar dört kelebek ateşin sırrını çözmeye karar vermişler. Hep beraber yanan bir ateşin yanına gitmişler.

Aralarında konuşurlarken birinci kelebek:

– “Önce ben gideceğim ve ateşin sırrını çözüp size söyleyeceğim.” demiş ve gitmiş.bŞöyle bir ateşin etrafında dolanmış, gelmiş.

Arkadaşlarına:

– “Ben ateşin sırrını çözdüm: Ateş ışık yayan bir şeydir.” demiş. Kelebekler buna ikna olmamışlar. Ateşin bundan daha büyük bir sırrının olduğunu düşünmüşler.

Sonra ikinci kelebek:

– “Ben gideceğim, ateşin sırrını çözeceğim ve size söyleyeceğim.” demiş ve gitmiş. Ateşe biraz daha yaklaşarak bir tur atmış ve gelmiş.

Arkadaşlarına:

– “Ben çözdüm ateşin sırrını: Ateş ısı veren bir şeydir.” demiş. Kelebekler buna da ikna olmamışlar.

Üçüncü kelebek:

– “Ben gideceğim ve ateşin sırrını ben çözeceğim.” demiş ve gitmiş.

Üçüncü kelebek biraz daha cesaretliymiş. Ateşe yaklaşmış, o kadar yaklaşmış ki ateşin alevi kelebeğin kanatlarını yalayıp geçmiş. Kelebek döndüğünde arkadaşlarına büyük bir heyecanla:

– “Asıl ben çözdüm ateşin esrarını.” demiş.

– “Ateş yakıcı bir şeydir.” demiş.
Dördüncü kelebek ise bir türlü ikna olmamış.
Ateşin asıl sırrının bu olmadığını düşünmüş. Birden arkadaşlarının yanından ayrılmış ve ateşe doğru gitmeye başlamış. Arkadaşları ne olduğunu anlayamamış, sadece izlemeye başlamışlar.

Dördüncü kelebek önce ateşin etrafında bir tur atmış.

Sonra bir tur daha ve bir tur daha… Her seferinde ateşe daha çok yaklaşmış. Artık o kadar yaklaşmış ki alevler kanatlarını kavurmaya başlamış. Ateşin etrafında son bir kez daha dönmüş ve kendisini ateşin içine bırakmış. Küçük bir parıltı yanıp sönmüş ateşin içinde.

Ateşin hakikatte ne olduğunu sadece bu kelebek anlamış. Geri gelip anlatamamış; zaten anlatması da gerekmiyormuş. Çünkü ateş “aşk”tır ve anlatılmaz, sadece yaşanır.

Bizler de hayatımız boyunca bir şeyleri anlamaya çalışırız ve bunu da üç kelebek gibi yaparız.
Hepimiz dördüncü kelebeğin yaşantısını isteriz ama üç kelebeğin hayatını yaşayıp dururuz.

İşte burada olduğu gibi aşk denen şey ile kişi kendisini yakıyor ve kendisinden bir eser kalmıyor. Ama Allah, kulu ile âlemleri seyretmeyi dilemiş ve insanı en üstün vasıflarla yaratmıştır. O vasıflarla boyanıp hiçlikte hepliği seyretmek yerine, kendisini kökten yakıp yok etmesi hiçbir akıl ve izanın tarif edemeyeceği bir haldir.

Onun için bilelim ki İslam, akıl ve iman ile yürünerek yakîn elde edip Allah’ın halifeliğini yapmak üzere var edilmiştir. Ucuz şeylerle uğraşıp hayatı yakmak İslam’ın emrettiği bir yol değildir.

Allah bizden iman ile salih amel işleyip sabırla hakkı tavsiye edenlerden olmamızı istemiştir. Böyle yakıp yok olmayı ve bir daha insanlar arasına dönmemek üzere yokluğa göçmeyi asla tasvip etmemiştir.

Bunun için Dinde ruhbanlık yoktur. buyurularak insanların hak ve adalet üzerine birbirleriyle iç içe olması istenmiştir. Hâlâ türlü isimler altında ruhbanlığın sürdürülmeye çalışılması akıl ve izanla bağdaşmaz.

Unutmayalım ki tek ve şaşmaz örnek olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de evlendi. O da yedi, içti, çarşı pazar dolaştı. Ona saldıran küffara karşılık verip kendisini ve ashâbını korudu.

Evet, O (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz tek örnektir. Onun hayatı sevgi, saygı ve muhabbetle doluydu ama hayatında kendisini yok edecek tarzda bir “aşk” yoktu.

Hem İslam’da aşk yoktur denmez, İslam’ın “yakıcı aşk”ı tasvip etmediği söylenir. Çünkü birçok meleke gibi aşk melekesi de yaratılmıştır ama kontrolsüz kullanımı zarar verir. Şeytanî melekeler de yaratılmıştır; “yoktur” demeyiz ama kullanılmaması istenir.

Dördüncü kelebek gibi kendini yakıp geri gelmemek üzere yok etmek, İslam’ın yolu değildir. Onun (s.a.s.) yolu yolumuz ola…

Evet dostlar…

Hakikatin sırrı uzaklarda değil; yaklaşmanın cesaretinde gizlidir. Kelebeklerin ateşe gidişi, insanın kendi hakikatine yolculuğudur. Kimisi etrafında dolaşır, kimisi biraz ısınır, kimisi yakıcı nefesi hisseder… Ama kimse hakikatin kendisine dokunmadan sırrı çözemez. Hakikat, dışarıdan seyredildiğinde bilgi; yaklaşınca tecrübe; içine girince marifet olur.

“Her şey O’na döner.” (Hûd 123) ayeti, yolun ateş değil Hak olduğunu bildirirken; Nebî (s.a.s.) “Hakikati bilen kimse, kalbiyle görür.” (Hikmet) buyurur. Ve ben derim ki: “Hakikate yaklaşan ısınır, hakikatin içine giren yanar; ama o yanış yokluk değil, yeni bir doğuştur.”

İlk mertebe “bilmek”tir. Aklî bilgi aydınlatır fakat yakıcı sırrı açmaz. Birinci kelebeğin gördüğü, ateşin sadece dışa vuran parıltısıdır. İnsan da hakikate uzak kaldığında sadece ışığını görür; ısısını ve yakıcılığını duymaz. Bu yüzden hakikat, akılla görülür ama kalple anlaşılır.

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer 9), “İlim bir nurdur.” (Hikmet) ve Hz. Peygamber’in “Allah ilmi, amel edenin kalbine yerleştirir.” (Hâkim) beyanı birleşir ve şöyle der: “Aklın gördüğü ışık kapıdadır; kalbin gördüğü ışık evin içindedir.”

Hakikate yaklaşan kişi ilk defa “etkilenmeye” başlar. Isı, tecrübenin başlangıcıdır. Ama hâlâ perdeler kalkmamıştır. İkinci kelebek ateşe değmemiştir; bu yüzden sırrı tam okuyamaz. İnsan da bazen hakikate yaklaşır ama teslim olmaz; hisseder fakat yanmaz.

“Allah dilediğini nuruna iletir.” (Nûr 35), Resûlullah’ın “İman tadını alan artık ondan geri dönmez.” (Buhârî) sözünün hakikatidir. Yakınlık hissi güzeldir ama hakikatin sırrı sadece yakınlıkta değil, teslimiyettedir.

Üçüncü mertebe “temas etme” hâlidir. Yakıcılık, hakikatin ruhu yakıp benliği eritmesidir. Bu mertebede kişi kendinden bir parçayı bırakır. Fakat hâlâ bir geri dönüş vardır. Bu hâl, seyrin eşiğinde durmaktır. Yanmanın tadını alan döner, fakat döndüğünde “artık eskisi değildir”.

“Allah dilediğini tertemiz kılar.” (Nisâ 49), Nebî’nin “Kulun kalbi yanmadıkça hakikati görmez.” (Hikmet) sözüne kavuşur. Ve ben derim ki: “Ateşe temas eden eksilir; ateşin içine giren tamamlanır.”

Bu mertebe “fenâ” hâlidir. Benliğin eridiği, varlığın söndüğü, sadece Hakk’ın kaldığı eşiktir. Fakat bu hâl, İslam’ın yoludur demek değildir; anlatılan, sadece “hakikatin mutlak hâli”dir.

Fenâ geri dönüşü olmayan bir eriyiş değil; benliğin perdelerinin kalkmasıdır. Fakat dördüncü kelebeğin hâli insana örnek değildir; çünkü insan, ateşin içinde yok olmak değil, ateşin sırrını bilip kullukla yaşamakla görevlidir.

“Allah sizi kendisine kul olmak için yarattı.” (Zâriyât 56) ve “Dinde ruhbanlık yoktur.” (Nesâî) birleşir. Bu sır şöyle akar: “Hakikat benliksizdir ama yol benliği yok etmek değil, benliği terbiye etmektir.”

Allah insanı en üstün vasıflarla yarattı… Kendini yakmak aklın tarif edemeyeceği bir şeydir… İnsan, hiçlikte kaybolmak için değil; hiçliği bilip kullukta dirilmek için yaratılmıştır. Aşkın hakikati kişiyi yakmak için değil, olgunlaştırmak içindir. Yok, olmaya özenmek nefsânî bir aşırılıktır; çünkü Allah insanı halife kılmıştır. Halifelik yoklukla değil, varlık bilinciyle olur.

“Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tîn 4), Resûlullah’ın “Sizin en hayırlınız insanlara faydalı olandır.” (Dârimî) hadisiyle birleşir. Ve kalbim şöyle der: “Yakmak aşırılıktır; olgunlaşmak hakikattir.”

İslam, akılsız teslimiyeti değil, şuurla yürümeyi emreder. Hakikat, yakıp yok olmakla değil; ilim, amel ve yakinle kazanılır. Aşkın hakikati akılla düşman değildir; aklı aşan ama imanı besleyen bir sırrî lezzettir. Kulun yolu yanmak değil, yanmadan olgunlaşmaktır.

Hakikat yolu yanarak yok olmayı değil, sabırla olgunlaşmayı emreder. Kulun görevi kullukla ayakta durmak, sabırla yükselmek, salih amelle kalbini cilalamaktır. Aşk, kişiyi ibadetten koparıyorsa o aşk değil, hevestir.

“Asra yemin olsun ki insan hüsrandadır; ancak iman edenler, salih amel işleyenler ve sabırla hakkı tavsiye edenler müstesna.” (Asr 1–3). Nebî (s.a.s.): “En faziletli amel sürekliliktir.” (Buhârî). Ve ben derim ki: “Yakıp yok olmak kolaydır; sabredip olgunlaşmak erliktir.”

İslam’ın yolu dünyadan kopmak değil, dünyayı ahlâkla yaşamak ve güzellikle dönüştürmektir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz evlendi, ticaret yaptı, savaşta durdu, pazarda dolaştı. O yok olan değil, ümmeti için yol olan bir rehberdi. O’nun yolu yaşanan yoldur, kaçılan yol değil.

“Peygamber size ne verdiyse onu alın.” (Haşr 7), “Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir.” (Buhârî) ile birleşir. Kalbim şöyle der: “Onun yolu yok olmak değil, kul olmak yoludur.”

Aşk yaratılmıştır ama ateş gibi kontrollü kullanılmalıdır. Aşk nefsi eğitirse marifettir; nefsi azdırırsa felakettir. Şeytanî melekeler de yaratılmıştır ama insan onlardan korunmakla yükümlüdür. Aşkı putlaştırmak, benliği ateşe atmaktır.

“Kim nefsini temizlerse kurtuluşa erer.” (Şems 9), Resûlullah: “Gerçek mücahid, nefsine karşı cihad edendir.” (Tirmizî). Ve ben derim ki: “Aşk yönetilirse nur olur, yönetilmezse ateş olur.”

Dördüncü kelebeğin yolu mecazdır; hakikattir ama kulun yolu değildir. Kulun görevi kendini yakmak değil; kendini bilip Rabbine yönelmektir. Aşkın sınavı yanmak değil, yanmadan yanmanın sırrını anlamaktır. Hakikat, yok olarak değil, varlıkla seyr edilir.

“Allah sizi ölçülü bir ümmet kıldı.” (Bakara 143), “Ben dengeli bir hayat üzerine gönderildim.” (Hâkim). İçimdeki söz: “Kelebeğin ateşi hakikattir ama insanın ateşi ilim, amel ve ahlâktır.”

Aşk yanmak değildir; yanmadan yanmayı anlamaktır. Ateşin içine girmek mecazdır; kulun yolu ateşte yok olmak değil, ateşten marifet çıkarmaktır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yolu “yakıp yok olmak” değil, “yaşayıp kulluk etmektir.”

Aşk, aklı yok eden değil; aklı yükselten bir sınav olmalıdır. Dinde ruhbanlık yoktur; kul hayatın içindedir. En büyük aşk: Allah’a rıza ile bağlanmak, ilimle yürümek ve salih amelde sebat etmektir.