Aklımızı kalbî bir bakışla desteklediğimiz ölçüde kalbimiz de derin hassasiyetleri üstlenmeye başlar. Çünkü akıl tek başına soğuk bir çözümleyicidir; ancak kalbin nuruyla aydınlandığında hakikati sezebilir. Çünkü duygu merkezi kalbimizdir. “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hac, 46) Akıl, kalbe indirildiğinde; yani sadece mantık değil, hikmet ve sezgiyle de çalıştığında, ruhsal güzelliklerin kapısı aralanır. Bu noktada artık insan, yalnızca görüneni değil, görünmeyeni de fark eder.
Kişi iman ile buluştuğunda, kalbi Allah’ın nazargahı olur. Yoksa nefsanî nazariyelerle ömür tüketir. Kalp, Allah’ın nazar ettiği yer olduğunda ise, akıl da ilahî hikmetin izini sürmeye başlar. İşte gerçek idrak, bu bütünlüğün kurulmasıyla mümkündür. İşte burada şu ayet tecelli eder; “Allah size Kitap’ı ve hikmeti indirmiş, size bilmediğiniz şeyleri öğretmiştir. Allah’ın üzerinizdeki nimeti büyüktür.” (Bakara, 231)
Bu nedenle insan, aklını kalbiyle bütünleştirdiği ölçüde gerçek idrake ulaşır. Kalbî bakışla desteklenen akıl, hakikatin izini sürer. Aksi hâlde akıl, sadece beş duyunun oyuncağı hâline gelir ve hakikati değil, geçici zevkleri kovalamaya başlar. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz; “Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki, o iyi/doğru/düzgün olursa bütün vücut iyi/doğru/düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.” (Buharî, İman, 39)
Akıl, tek başına hidayete ulaşamaz; onu kalp yönlendirir. Kalp ise ancak Allah’ın nuru ile dirilir. Öylece herkes, kendi kapasitesi kadar idrak sahibidir; ancak bu kapasitenin gelişmesi için kalbin devreye girmesi gerekir. Bu da ancak takva sahibi olmakla gerçekleşir. Zira ayette şöyle ferman eder hak… “Kim Allah’a karşı takvalı olursa, Allah ona doğruyu eğriden ayıracak bir furkan yani ayırma gücü verir.” (Enfâl, 29) Akıl, kalpten aldığı nur ile hakikati fark eder. Kalbin rehberliğinden mahrum bir akıl ise sadece dünyayı hesaplar; ama ahireti kavrayamaz.
Ne var ki, günümüzün teknolojik cızırtısının etkisiyle insanlar, çoğunlukla aklını yalnızca beynin işlevleriyle sınırlı tutar. Düşünceyi sadece zihinsel verilerle anlamaya çalışır. Bu sebeple kalbin hakikatiyle bağ kurmakta zorlanır; çünkü kalp, hazlarla dolu bir zeminde yeşeremez. Işıltılı bir hayata kanan insan, yani et kemik bedenin içinde mahpus kalan insan, aklı ile beynini bütünleştirerek baktığı için kalbine yer açamaz. Oysaki insan bedeni, yalnızca baştaki beyinle değil, bedenin farklı yerlerindeki sinir ağlarıyla da çalışır. Özellikle “ikinci beyin” olarak adlandırılan bağırsak sinir sistemi, kararlarımızı etkileyen bedensel ve içgüdüsel yönelimlerle doğrudan ilişkilidir. Bu iki beyin birlikte çalıştığında insan, çoğu zaman beş duyunun çekim alanına kapılır ve duyusal arzular peşinde koşar. Aklı sadece beyinsel bir fonksiyon olarak kullanmak, insanı maddî arzulara mahkûm eder. Malumdur ki, beyin ile bağırsaklar arasındaki biyolojik işbirliği, insanın yönelimlerini çoğu zaman bedensel hazlara ve beş duyunun çekim alanına göre şekillendirir. Oysa insan, yalnızca bu dünyaya ait bir varlık değildir. Varlığın özü ruhtadır; ruh ise kalple bağlantılıdır. Ayeti kerime ile Allah bizi şöyle uyarmaktadır; “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın, o aldatıcı da Allah hakkında sizi kandırmasın.” (Lokmân, 33)
Genel itibariyle insanın akletmemesi, akılını bedensel dürütlere esir etmesindendir… Öylece kalpleri perdelenmiştir; akılları ise kalpten kopmuştur. Kur’ân bu durumu şöyle ifade eder: “Onların kalpleri vardır ama onunla anlamazlar; gözleri vardır ama onunla görmezler; kulakları vardır ama onunla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar.” (A’râf, 179) “Size ne oluyor da Allah yolunda infak etmiyorsunuz?” (Hadid, 10) Ayetin öncesinde ise, kalplerin katılaşması ve dünyaya meyil edilmesi anlatılır.
Her insan, aklî kapasitesine göre dinen idrak sahibi olur. Çünkü din, muhatabını akıl sahibi insan olarak görür. Kur’ân’da geçen “Umulur ki aklederler” veya “Akletmez misiniz?” gibi ifadeler, dinin anlaşılmasının ve sorumluluğun akla bağlı olduğunu açıkça gösterir. “Biz bu Kur’an’da insanlara her türlü misali verdik; umulur ki aklederler.” (Zümer, 27) Nitekim Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur: “Biz bir resul göndermedikçe (hiçbir topluluğa) azap edici değiliz.” (İsrâ, 15) Zira kalbi güzelliklere eren akıl, ancak vahiyle desteklendiğinde geniş ufuklara erer. Bu ayet, ilahî adaletin, akıl ve bilgiye ulaşmadan kişiyi sorumlu tutmadığını ortaya koyar. Peygamber gönderilmesi ise, akıl sahiplerinin hakikati idrak edebilmesine imkân sağlamaktır. Ancak burada sadece aklî kavrayış değil, kalbî bakış da önemlidir. Zira akıl bir yönüyle analiz eder; kalp ise hakikati sezer. “İnsanlardan bazıları, ne bir bilgiye, ne bir rehbere, ne de aydınlatıcı bir kitaba dayanmadan Allah hakkında mücadele eder.” (Hac, 8)
Kur’an’ın sıkça sorduğu “Akletmez misiniz?” sorusu, yalnızca düşünmeye değil; derin tefekküre, kalpten geçen sezgiye ve vicdanla yoğrulmuş bir akla çağrıdır. Kalp, sırların mahfazasıdır. Nitekim bir hadis-i kudsîde şöyle buyrulmuştur: “Ben yere ve göğe sığmadım; mü’min kulumun kalbine sığdım.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ) ayrıca kalbi selimin mukaddesliği şöylece ifade edilir… “O gün ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a kalb-i selim ile gelenler müstesna.” (Şuarâ, 88-89)
Mana dünyasıyla bakışta ise “aklı kalbe indirmek” ifadesi, aklı sadece mantıksal değil, hikmetle yoğrulmuş bir idrak hâline getirmeyi ifade eder. Bu hâl, insana ruhsal kapıları açar. Kalp, ilahî tecellîlerin mazharı hâline gelir ve insan, nefsin zindanından kurtulup manevî âlemlerin penceresinden bakmaya başlar. Böylece ilahî hakikate yaklaşır.