“MUTLAK VAR” İLE “VARLIK” FARKI

Kesret âleminden baktığımızda “ben”lik tek olamaz. Eğer “ben”lik tek olsaydı, o zaman insan bilincinde bir varlık var da olamazdı. Mutlak vücûd sahibi olan Allah tektir. “Vücûd” ile “ben”lik ise ayrı ayrıdır. Allah mutlak var olandır ve mutlak “ben”lik sahibidir; biz ise O’nun nurundan yaratılmış gölge vücûdla ama tümüyle özgü “ben”liklerle yaratılmışız.

Bu yüzden insanın “ben”liği vardır ama bu benlik mutlak “ben”lik değildir. Bu ayrımı bilmek imanî bir zarurettir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Allah’ın varlık gibi tanımlanamayacağıdır. Çünkü varlık dediğimiz şey, başka bir varlığa nispetle anlam kazanır.

Oysa Allah mutlak var’dır; kıyasa sığmaz, sınırla ölçülmez. İnsan benliği ise gölgesel bir varlıktır ve asla Allah’ın mutlak benliğiyle özdeş değildir.

Olayı iyi anlamak için az biraz olayın köküne bir nazar edelim. Mutlak zât kendisine Allah ismini verdi. Kendisini öylece tanıttı, yaratacağı nurundan var ettiği bu âlemdeki tüm mahlûkatına.

Kim bilir ki mutlak zâtın indinde var olup, ama bizim gaybımızda olan başka başka isimlerini ve nice nice seyirlerini. Allah kendisini bize “Allah” ismiyle tanıttı; ancak bu isim O’nun zâtını kuşatmaz. Çünkü bizim bilmediğimiz ve gaybımızda olan daha nice nice isim ve seyirleri vardır.

Bizim idrakimiz sadece bildirdikleri kadarıyla sınırlıdır. Allah’ın kendisini bize tanıtması, ilâhî isimlerle mümkündür. Bizim idrak ettiğimiz esmâ, mutlak zâtın sınırsız hakikatinden sadece bizde yaptığı yaratım yansıması kadardır.

Gayb âleminde, bizim bilmediğimiz nice isimler ve seyirler vardır. Bu, insana acziyetini hatırlatır ve kulun haddini bilmesini sağlar. Mutlak zât kendisini bizlere; bizde dokumasını yarattığı esmâ ve sıfatları nisbetinde tanıttı. Bizim bilmediğimiz nice isim ve sıfatları vardır. İnsan bu bilinmezlik karşısında acziyetini idrak etmeli, kendi sınırlı aklını ölçü almamalıdır.

“Mutlak zât” yani “mutlak var”, öncellikle kendi öz nuruna baktı. Dikkat ederseniz “mutlak varlık” demedim, “mutlak var” dedim. Çünkü varlık dediğimizde, o varlığın dayandığı başka bir mahal olmak zorundadır. Ama “mutlak var” dediğimiz, zaten “yegâne var” sadece O olur.

O’nun gibi veya O’nun dengi ikinci bir var olamaz ki O’nunla kıyas edilsin. “Mutlak var” demek, O’nun varlığının hiçbir şeye muhtaç olmadığını ifade eder. “Varlık” kavramı mahlûk için geçerlidir, çünkü varlık hep başka bir şeye bağlıdır. Allah içinse “varlık” değil, “mutlak var” denir. “Mutlak var” ile “varlık” arasındaki ayrımı bilmek çok önemlidir.

Varlık mahlûka aittir; sınırlıdır, kıyasa muhtaçtır. Allah ise “mutlak var”dır; başlangıcı ve sonu yoktur, hiçbir şeye muhtaç değildir. Bu ayrımı bilmeyen, Allah’ı mahlûkat gibi tasavvur etme hatasına düşer.

Buradaki incelik “varlık” kelimesiyle “mutlak var” arasındaki farkı kavramaktır. Allah’ın mutlak tek oluşu, kıyas kabul etmez. Bu farkı kavramayan, Allah’ı mahlûkata benzetir ve tehlikeli bir yanılgıya düşer.

Biz insanlar hep varlıkları birbirine kıyasla seyir ettiğimiz için, Allah’ı da bir varlık olarak zannedip öylece sorular sormaya başlarız. Oysaki O varlık değil, mutlak vardır. İnsan kıyasla düşündüğü için Allah’ı da kıyasla anlamak ister.

Oysa Allah kıyas kabul etmez; O varlıkların üstünde ve ötesinde “mutlak var” olandır. İnsan zihni kıyasla çalışır. Bir şeyin büyük olduğunu, küçük olanla karşılaştırarak anlarız.

Ama Allah için böyle bir kıyas mümkün değildir. Çünkü O, kıyasa sığmaz, “mutlak var”dır. Bu yüzden Allah’ı mahlûkat gibi “varlık” görmeye çalışmak, kişiyi yanlış inanca sürükler. Hakikati kavrayışımız kıyas üzerinden işlediği için, Allah’ı da bir varlık gibi düşünmeye meylederiz. Hâlbuki “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 42/11). Bu farkı bilmek, imanın özünü korumaktır.

İşte “mutlak var”, öz nurunda olan sonsuz mânâlarını hudutsuz olarak seyretti. Buraya kadar tek Allah benliği vardır ki ikinci bir benlik oluşumunu yaratmamıştır. Sonra sayısız mânâlarını seyredince, istedi ki biri de O’nunla beraber seyretsin.

Ama başka biri olamaz seyretsin. Çünkü “başka var” yok. Olsa şirk olur, hem O’nun ortağı olur. Allah, kendi nurunda mânâları seyretti. Ancak başka bir “var” olmadığı için ikinci bir “ben”lik yoktu. Bu yüzden mahlûkat, vücûd itibarıyla mutlak zâtın ortağı değil; O’nun vechinden ışıldayan nurundan varlık giydirilmiş gölge varlıklardır.

Allah’ın kendi nuruna temaşa etmesi, zâtının sonsuz hazinelerini seyretmesidir. Ancak bu seyri paylaşacak “bir başka var” yoktu; çünkü ikinci “bir var” olsaydı zaten şirk olurdu. Burada ortaya çıkan hakikat, Allah’ın “hiçbir varlığa” muhtaç olmadığı hakikatidir. Zira “mutlak var” olan, zaten kendisi tarafından “varlık giydirilen”e muhtaç olamaz.

Yaratmak, muhtaçlıktan değil; kendi kudret ve iradesinin tecellîsidir. Bu noktada “gizli hazine” hadisi hatırlanır: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim…” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 2/132). İşte mutlak zât; kendi nurundan seyri murad etti ve bu murad insanla kemale erdi.

Şöyle yaptı: Kendi nurundan, bir tutam diye tasvir edeceğimiz nurunu aldı. Yoğunluğunu düşürüp ona Nûr-i Muhammedî dedi. Sonra Nûr-i Muhammedî’de yarattığı ruha “Rûhu’l-Kudüs” dendi. Nûr-i Muhammedî’de yarattığı bilince “Akl-ı Evvel” dendi. Nûr-i Muhammedî’de yarattığı hakikate “Hakîkat-i Muhammedî” dendi.

Varlıkların kaynağı Nûr-i Muhammedî’dir. Bu nurdan “Rûhu’l-Kudüs”, “Akl-ı Evvel” ve “Hakîkat-i Muhammedî” yaratım şekliyle meydana geldi. Bütün âlemler bu ilk nurdan yaratıldı. Zira Nûr-i Muhammedî, Allah’ın ilk yarattığı nurdur; yaratılmışların aslıdır.

Ondan ruhlar, akıl ve diğer hakikatler zuhûr etmiştir. Bu nur, yaratılanların kaynağı olmakla beraber Allah’ın zâtının bir parçası değildir. Yalnızca zâtın nurundan yansıyan tecellîlerden sadece bir tecellîdir. İşte bizce “evvel yaratılan Nûr-i Muhammedî’dir.”

“Nûr-i Muhammedî” tüm varlığın özü; “Rûhu’l-Kudüs” canlılığın nefesi; “Akl-ı Evvel” düzenin aklı; “Hakîkat-i Muhammedî” ise tüm tecellîlerin merkezidir.

Sonra bizce, yani insanî idrakin dahi kendisiyle yaratıldığı nur katresi inince; tüm bildiğimiz veya bilmediğimiz âlemleri o nur ile var etti. İşte en son zincir olarak da insanı var etti. İnsana bir benlik verdi. Öylece insan, yaptığı eylemleri kendi adına işler oldu.

Ama O’nun gücüyle işleyeceğini işledi. Çünkü O’nun yanı sıra “başka var” yok ki ikinci bir güç var olsun. İnsan, benliğiyle eylem yapar. Ancak güç ve kudreti Allah’tandır. Bu yüzden insan yaptığından sorumludur; çünkü Allah insana irade ve benlik vermiştir.

İnsan, nurdan yaratılan âlemlerin en son halkasıdır. Ona verilen benlik, sorumluluk ve imtihan sebebidir. İnsan kendi eylemlerinden sorumludur; fakat eylem gücünü yine Allah’ın yaratmasıyla bulur.

Bu denge, kulun mesuliyetini ve Allah’ın mutlak kudretini birlikte gösterir. İnsan benliği ve büründüğü tüm hüviyeti, Allah’ın kudretiyle var olur; fakat iradesi kendisine bırakılır. İşlediği amellerle mesuliyet taşır. Bu denge, kulluğun özüdür.

Ama işlenen eylem “varlık olan ben”likle yapıldığı için kişi mesul oldu. “Mutlak ben”lik “mutlak var”la olduğu hâlde, sanal benlik varlıkla var edildi. Eğer böyle olmasaydı cennet veya cehennem saçma olurdu. Hatta cehennem, insana zulüm olurdu. İnsan yaptığını Allah olarak yapardı. Böyle bir şey olamaz. İnsan kendi benliğiyle amel eder. Zaten böyle bu ayrım olmasaydı, sorumluluk olmaz; cennet ve cehennem manasızlaşırdı. Bu hakikat, insanın mesuliyetini ve irade ile imtihanını ortaya koyar.

Her birimizin bir benliği vardır. Her bir insanın bir faaliyet alanı vardır. Mülkü vardır. Emeğinin karşılığı vardır. Emek kutsal olarak addedilmiştir. Çünkü “mutlak var” olanın “varlık”larının kişisel emeğinin karşılığıdır. Allah insana mülk ve emek hakkı vermiştir.

Bu yüzden çalışmak ve emeğin karşılığını almak kutsaldır. Her benlik, kendi amelinden sorumludur. İnsan emeği kutsaldır; çünkü Allah her kuluna irade ve çaba alanı vermiştir. “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 53/39) ayeti bu gerçeği vurgular.

Kul, emek verdikçe hem dünyevî hem de uhrevî karşılığını görür. Emeğin kutsiyeti, ilâhî adaletin bir tecellîsidir. Eğer öyle olmasaydı, mülkiyet hakkı olmaz ve her insan diğer bir insanın emeğine el uzatabilirdi. Oysaki böyle bir şey mevzubahis değildir. Kimse hâşâ Allah değildir. Hem Allah, hâşâ kimse değildir.

Bunu iyice kafamıza kazımalıyız. Her hâl ve şartta Allah’ın kuluyuz ve Nûr-i Muhammedî’den var olmuşuz. İnsan Allah değildir, Allah da insan değildir. İnsan O’nun kuludur; Nûr-i Muhammedî’den yaratılmıştır.

İnsan, kendi emeğiyle imtihan edilir; bütün varlığının kaynağı ise Nûr-i Muhammedî’dir. Bu idrak, kulun haddini bilmesidir. Kul, Allah değildir; fakat O’nun nurundan yaratılmıştır. Bu fark korunmazsa ya inkâr ya da şirk doğar.

Ayrıca bu Nûr-i Muhammedî, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz değildir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Nûr-i Muhammedî’deki tüm mânâların kendisinde zuhûr ettiği ve en kâmil aynası olduğu için adı Muhammed olmuştur.

Biz dahi salâvat okurken, Hz. Peygamber’in sahip olduğu nurun bizde de zuhûr etmesi için okuruz. Yani salâvat getirmek, aslında kendi ruhumuzu bu nura yöneltmek için ayetle farz kılınmıştır.

Salâvat, sadece bir övgü değil, Nûr-i Muhammedî’den bize yansıyan hakikati talep etme vesilesidir. Çünkü salâvatla o nurla bağ kurar, kendi hakikatimizi cilalarız. Bu yüzden salâvat, aynı zamanda bir arınma ve yükselme vesilesidir. Salâvat, bize rahmet kapısı açar. Yani salâvat kendimiz içindir; Efendimiz’in buna ihtiyacı yoktur.

Ayrıca bilelim ki her salâvat okunmaz. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in bizzat okuyup öğrettiği salâvatları okuruz. Çünkü bizim varlığımız Nûr-i Muhammedî’den oluştuğu gibi, diğer tüm varlıklar da öyledir. Salâvat konusunda ölçü sünnettir. Uydurma salâvatlar kişiyi yanlışa sürükler. Kişiye bazı vesveseler ve bilincin yanlış yöne kayması bu yolla da meydana gelebilir.

Sünnete uygun salâvat okumak, hakiki feyzin anahtarıdır. Kendi uydurduğumuz ifadelerle değil, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) öğrettiği salâvatlarla bağ kurmalıyız. Çünkü salâvat, ilâhî bir zikirdir; aslına uygun okunmadığında fayda yerine yanıltıcı hâller doğurabilir.

Çünkü biz nasıl Nûr-i Muhammedî’den öz cevherimizi alarak varlık planında yaratım edinmişsek, cinler dahi öylece var olmuşlardır. Cinler, insanın da sahip olduğu nârî katmanın varlıklarıdır. Zira her bir boyut gibi, nârî katman dahi varlığını Nûr-i Muhammedî’den alır.

İşte bunu bilen ifrit denen güçlü cinler, bazı velîlerin sûretine girip rüyalarda uydurma salâvatlar telkin edebilir. Öylece o salâvatların tekrarı ile otomatik olarak nârî katman faaliyete girer. Öylece kişi kendisini ermiş zannedebilir. Birçok hayalde kendisini görebilir. Böylece kişi nârî katmanın etkisine girer ve kendisini ermiş addeder. Birçok bilgi alarak, bu bilgileri sahabeden veya evliyadan zanneder. Hatta hatta Allah ile irtibata geçtiğini vehmederek konuşur. Oysaki tüm söyledikleri, nârî katmanın varlıklarının kendisine fısıldadıklarıydı…

Cinlerin oyunları, insanın nefsini kışkırtır. Özellikle nârî katmana dayalı vesveseler, kişiye sahte hâller gösterebilir. Bu yüzden dikkatli olunmalı, sünnet-i seniyyeye kesinlikle bağlı kalınmalıdır.

Cinlerin, özellikle ifritlerin böyle vesveselerle insanları yanıltmaya çalıştığı hakikattir. Bu yüzden her görülen rüya veya telkin edilen zikir hak olmayabilir. Nefsin veya cinlerin oyunu, kişiyi kendini “ermiş” zannetmeye sürükleyebilir.

İşte bu noktada ölçü, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in tebliğ ölçüsüdür. Hak ile bâtılı ayıran mihenk taşı O’nun yoludur.

Hak yolcusu için bu ciddi bir uyarıdır. Her gördüğünü hakikat sanmak, insanı yanıltır. Rüyalar, halüsinasyonlar, sahte tecellîler hak yolcusunu saptırabilir. Hakiki ölçü, Kur’an ve sünnettir. Bunlardan ayrılan her telkin, şeytanın hilesine açıktır.

Onun için önerimiz, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in önerdiği salâvatları okumaktır. Nûr-i Muhammedî ile melekûtumuzu tasarlamak ve o nurla gıda edinmektir. Böylece benliğimizi güçlendirip bencillikten arınırız.

Salâvatın özü, insanı bencillikten kurtarıp rahmete açmaktır. Hakiki salâvat, kalbi nurlandırır ve benliği arındırır. Salâvat, ruha bir gıdadır. Nûr-i Muhammedî’den alınan bu gıda, kalbi saflaştırır ve insanı Rahmân’ın nuruna yaklaştırır.

Nûr-i Muhammedî’ye yönelen bir kalp, nefsi daraltmaz; rahmetle genişler. Bu, insanı cimrilikten, kıskançlıktan ve en büyük şirk olan benlik putundan arındırır. Dikkat edin ki… Nârî katmanın velîleri çok bencil olurlar. Ama nûrî katmanın konukları verici olurlar. Rahmet olurlar ve herkese akarlar.

İşte insanın gerçek olgunluğu, nûrî akışa teslimiyetle başlar. Bencil olanlar, aslında nefsin ve nârî katmanın tesiri altındadırlar. Hakiki Allah dostları ise rahmet kaynağıdır, tıpkı yağmur gibi herkese fayda taşırlar. Bu farkı ayırt etmek, kimin nûrî yolda olduğunu anlamanın ölçüsüdür.