“Men talebe vecede”… Kim talep ederse, talebine muhakkak ki elbette ulaşır. Bu kaidece talebimizde asla geri adım atmayalım, emelimize kavuşalım. Bu işlev zâhirî dünyada nasılsa, mânevî dünyada da aynıdır. Talep, kulun Rabb’ine açılan ilk kapısıdır. Kişi neyi ısrarla isterse, kalbinin merkezi oraya kurulur.
Zâhirde ilim, iş, rızık isteyen nasıl ki adım atmak zorundaysa; bâtında da yakin, huzur, teslimiyet isteyen “Rabbim Senin rızanı istiyorum.” diyerek seyrine yön vermek zorundadır. “Bizim uğrumuzda cihad edenlere gelince, elbette onları yollarımıza eriştireceğiz.” buyruğu, talep ısrarının ilâhî garantisidir. (Ankebût, 29/69)
Yol kaideleri bakımından mânevî yolculuk, zâhirî yolculuk gibi değildir. Zâhirî yolculukta akıl mantık süreciyle bir oluşum ve gelişim söz konusudur. Mânevî yolculukta ise iman ve teslimiyet ile yol yürünür.
Zâhirî yürüyüşte harita, akıl ve deneyimdir; mânevî yürüyüşte harita, iman ve teslimiyettir. Akıl, yolu görmeye yarar; teslimiyet, o yolda yürümeye. Sadece akılla yola çıkan, kavşaklarda tereddüt eder; imanla yürüyen ise, tam anlayamasa da Rabb’ine güvendiği için adımını geri çekmez. “Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.” (Bakara, 2/286) ayeti, bu teslim yolcusunun kalbine verilen teminattır.
Prensip bakımından mânevî yolculuğu maddî yolculuk gibi addedersek, mantık ve felsefe içinde kalırız. İyi bir filozof dahi olabiliriz. Ama okuduklarımız ile asla bütünleşemeyiz. Dolayısıyla da içsel ruhtan mahrum olarak kalacağız.
Sadece zihinde kalan bilgi, ruha inmez; sadece dilde gezen kelime, hâle dönüşmez. Felsefe aklı keskinleştirir ama kalbi daima emniyette tutmaz. Okuduklarımızla bütünleşebilmenin sırrı, teslimiyeti bilmek ve yaşadığımız her bilgiyi “Bu benden mi, Rabb’imden mi?” terazisine koymaktır. Amel edilmeyen ilim, nefse yük olur; teslimiyetle yoğrulan ilim ise ruha nur olur.
Onun için de illâki bir mânevî rehber şart görülmüştür. Her hâl ve şartta ona teslim olmuş bir gönülle hareket edip öyle yoldaki tüm hendekleri aşma hedeflenir. Zira yolda öyle gizli hendekler vardır ki, akıl ile tespit edilmesi mümkün değildir. Ancak teslimiyet ile bu ahval aşılır.
Mürşid, yolun sahibi değil; yolun inceliklerini bizden önce öğrenmiş sadık bir şahittir. Akıl, görünen çukuru fark eder; ama nefsin gizli tuzaklarını çoğu zaman göremez. Allah Teâlâ “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile arayın.” (Mâide, 5/35) buyururken, vesilesiz bir yolculuğun ne kadar riskli olduğunu da haber verir. Rehbere teslimiyet, aslında Rabb’ine teslimiyetin yolda görünür hâle gelmesidir.
Bizim mürşit olarak tanımladığımız ve hayatımızın mânevî alanını dizayn eden rehberimiz… Her ne kadar bazen nefsimizin hoşuna gitmeyen bazı hususları bize dikte etse de, o hâl sadece arınmamızla ilgilidir. Belki başı acı gelir. Ama sonu en zevk veren tatlılıktır.
Nefsin hoşuna gitmeyen her iş, kalbe iyi gelen bir ilâçtır. Mürşidin verdiği her görev, aslında kulun üzerindeki pası silmek içindir. Hakk yolunda sevilen, devamlı alkışlandığımız dersler değil; nefsin zorlandığı, gururun incindiği, kibirin döküldüğü imtihanlardır. Arınmanın tadı başta acıdır; fakat son nefiste rahmet olarak döner.
Tıpkı doktorun verdiği acı ilaçlar gibi… Acı şuruplar mide bulandırır. Ama sonrası sağlıklı ve cefasız bir yaşam olur. Onun için de acıya katlanır kişi…
Doktorun yazdığı reçetede, hastanın zevkini değil, sağlığını gözettiği gibi; Rabb’in kuluna gönderdiği imtihanlarda da nefsin huzuru değil, ruhun selâmeti gözetilir. Hastalıkta ilacı reddeden, aslında iyileşmeyi reddeder. Teslimiyet yolunda da kul, acı gelen hâllerin ardında gizli şifayı görünce, “Rabbim, lütfun da hoş kahrın da hoş.” diyebilmeye başlar.
Madde platformunda yaptığımız yürüyüşümüz misali her zaman yapılan iddia insanı vurur ve geri bırakır. Onun için de, işin akışına kendimizi bırakarak ibadetlerimizi hayata yayarak iddiasız bir şekilde yaşama tutunmalıyız. Öylece kalbe mutlak teslimiyet hissi daha da yoğunlaşır ve kişisel sezgi halleri yükselmeye başlar.
İddia, kalbin üzerine çöken görünmez bir perdedir. İnsan, kendi yaptığını çok konuştuğunda, Allah’ın yaptığına karşı körleşir. İbadeti hayatın içine yaymak, teslimiyet hâlini sadece namaz seccadesine hapsetmemek demektir. Kul iddiasız yürüdükçe, Rabb’i ona sezgi, feraset ve ince bir kalp kıvamı verir; bu da teslimiyeti lezzetli bir hâle getirir.
Gerçekten de dünya halleri insanı kalbine inmesine engeldir. Ama planlı bir zikir çalışması ile kalıbın ve kalbin kıvamı korunur. Öylece ayağı kaymadan fıtratta kalır. En büyük çalışma, Allah’ın zikridir; öylece tasfiye olan kalp, artık nefsi kıvamda tutar.
Dünyanın dağınık gündemi, kalbi bin parçaya bölmek ister. Zikir ise bu parçaları yeniden tevhid eder. “Haberiniz olsun! Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d, 13/28) ayeti, kalp için en büyük yol haritasıdır. Dil zikre alıştıkça kalp arınır; kalp arındıkça nefis, fıtratın sınırları içine çekilir ve teslimiyet kolaylaşır.
Yoksa nefis, insânî varlıkta bir başıboş şoför gibi olur. Bir de patronun sözündeki şoförler olur. Patron şoförün emrine girerse, köşe bucak gezdirir. Tatillerde dolaştırır. Malını tüketir ve iflas ettirir. Ama şoför patronun emrindeyse, patron onu kazancı yönünde kullanır. Onun da maaşını verir ve mahrum etmez.
Nefis direksiyona geçtiğinde, gittiği her yer anlık zevke çıkar; varılacak yeri düşünmez. Kalp patron, nefis şoför olursa; insan hem dünyasını hem âhiretini mamur eder. Teslimiyet, patronun direksiyonu elinde tutmasıdır. Nefse “Sen süreceksin ama benim dediğim yolda.” diyebilen kalp, Rabb’ine yaklaşır, nefsini de hakiki nasibinden mahrum bırakmaz.
İşte nefsimiz kalbimizin emrindeyse, kalbimiz nefsimizi helâl yollardan kendisine tadımlıklar da verir. Yedirir, içirir, zevklendirir… Ama kalp, nefsin emrine girerse, her türlü günahta zevklenir, kalbi kendisine köle eder. Esfel-i sâfilîne iner. İşte zikir okuyan kalp güçlenir, nefsin etkisinden azat olur.
Nefsi tamamen yok etmek değil, onu terbiye etmek esastır. Helâl dairenin içindeki lezzetler, kalbin kontrolünde yaşandığında nefis de huzura erer. Ancak günah, nefsi şımartır, kalbi zincire vurur. Zikir, kalbin kaslarını güçlendiren ilâhî spordur; kalp güçlenince nefis, teslimiyetin tadını haramın zevkine tercih etmeye başlar.
Arınma iki türlü olur. Çilehanelere kapanıp nefsi körelterek… Artık kalbin sesi nefsi aşar. Veya direkt kalbin sesini yükselterek nefsin sesini kısık bırakır. Bazı mâna yolları, çilehaneleri seçip nefsi körelterek yola koyulur. Bazı mâna yolları da, kalbin sesini zikirle yükselterek nefsi geride bırakır.
Biri “eksiltme”, diğeri “çoğaltma” metodudur. Çile, nefsi dünyalık lezzetlerden eksilterek susturmaya çalışır; zikir ise kalbin nurunu çoğaltarak nefsin sesini bastırır. Her iki yolun da hedefi aynıdır: kalpteki teslimiyet melekesini uyandırmak. Hangi yol nasib olmuşsa, kul o yolda “Rabbim, senin razı olduğun hâle ermek istiyorum.” demelidir.
İkinci yol daha kolaydır. Ama bunda da mutlak teslim olacağı bir mürşidi olmalı ki; kalbin sesini yükseltirken, ortaya çıkan marazları devre dışı etmek için. Burada plan üzere bir çalışma ile yola koyulmalıdır kişi. Öncelikle âyet ve hadislerde geçen korunma zikirleri, şeytanın sesini kısmak gerekir.
Zikir, kalbi nurla doldururken, nefis ve şeytan da geri çekilmek istemez; bu sırada iç marazlar, vesveseler, hâl dalgalanmaları ortaya çıkabilir. İşte bu noktada yol bilen bir rehber, dozajı ayarlar, zikri dengeler, kulun fıtratına en uygun rotayı gösterir. Korunma zikirleri, kalbin etrafına çekilmiş mânevî bir sur gibidir; şeytanın okları orada söner.
Esma-i Hüsnâ zikirleri ise, rububiyet planını geliştirmek içindir. Öylece zikre başlanır. Öylece bizi Allah korur. Yoksa kendimizi savunmasız bırakabiliriz.
Esma-i Hüsnâ, kulun Rabb’inin hangi isimle tecelli ettiğini tanıması için açılan kapılardır. Esmâ ile zikir, kulun rububiyet alanını yani idrak sahasını genişletir. “Rahman, Rahîm, Vedûd, Hakîm…” isimleriyle zikreden kalp, Rabb’ini tanıdıkça teslimiyeti de artar. Rabb’ini isimleriyle tanımayan, hem nefse hem de şeytana karşı savunmasız kalır.
Kişi diyebilir ki, tümü Allah zikirleri, ben neden kafama göre zikir okursam, zarar göreyim… Deriz ki, tüm maddeler de Allah yaratığı, sen neden ilaçları üretirken, ilaca katacağın her bir kimyasalı farklı oranlarda karıştırıp ilaç yaparsın? Hakkı verilmeyen ilaç karışımları nasıl ki insanın varlığına zarar, yapılan zikirler de öyledir. Dengeli ve sünnet-i seniyyeye uygun olmalıdır.
“Hepsi Allah kelâmı, hepsi zikir.” deyip ölçüsüz davranmak, aslında nefsin gizli bir tuzağıdır. Kuralsız ilaç, bünyeye zarar verdiği gibi; ölçüsüz zikir de ruh dengesini bozabilir. Sünnet-i seniyyeye uygun okunan zikirler, kalbi yormaz; aksine kalbi Resulullah’ın Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin ritmine uydurur. Zikirde de “dosaj”ı belirleyen ilim, edep ve teslimiyettir.
Her birimiz içimizde bir nükleer santral gibiyiz. Yakıtı da biz üretiyoruz. Güçlendikçe zaten korunacağız biiznillah…
İnsan, içinde taşıdığı ruh sermayesinin farkına varırsa, bir ömürlük işin bir nefeslik sır olduğunu görür. Zikir, teslimiyet ve salih amel bu santralin yakıtıdır. Yakıt doğru olursa, enerji rahmet olur; yanlış olursa, öfke ve dağınıklık olarak insana geri döner. Teslimiyet, bu gücü Rabb’inin rızasına bağlama sanatıdır.
Âcizane hazırladığımız birkaç zikir planı mevcuttur ki dileyen kişi dilediği sistemi uygulayarak gönül huzuru Rabb’ine yönelebilir. Hazırladığımız zikirleri ise, plan dâhilinde hazırlamışız. Okunmasında biiznillah hiçbir sakınca söz konusu değildir.
Kul, bildiği kadarıyla bir yol çizer; lakin her planın üstünde Rabb’inin takdiri vardır. Zikir planları, kalbin disipline edilmesi için güzel birer araçtır. Fakat en büyük plan, “Her hâlimde Allah’ı anmak ve O’nun benden razı olacağı bir kalp taşımak.” niyetidir. Niyet sahih ise, kul hatasında bile rahmete çekilir.
İnsan tıpkı bir yumurta içindeki içerik gibidir. Eğer ısısını dengeli alırsa civciv olur. Yoksa kabuk içinde civciv ölür. İşte tüm amellerde aynen öyledir. Dengeli ise korunur. Yoksa kaybeder. Psikolojik vaka olarak tarihin tozlu sayfalarında kaybolup gider.
İnsanın iç potansiyeli, iman ısısıyla dengeli ısıtıldığında velâyet kıvamına yürür; aşırıya kaçıldığında ise ya kibir ya da ümitsizlik doğurur. Teslimiyet, ısının ayarını Rabb’ine bırakabilmektir. İfrat ve tefritten koruyan sır, fıtrata uygun dozda amel ve istikrardır.
Mürşid talebesini mânevî alanda eğitirken birçok yolu dener. Kişinin sahip olduğu meşrep ve üzerinde titrediği hassasiyetleri kendisine unutturmak için elinden geleni yapar. Eğer ki her hâl ve şartta teslim ise ve gönlünü hiç bozmadan “Baş üstüne.” derse, nefsi emmâresi oracıkta körelir ve kalbin sesi yükselmeye başlar. Ayrıca eğitmen, bazen çok saçma bir şekilde de iktibasta bulunabilir.
Nefsin en sevdiği şey, kendi doğrularına dokunulmamasıdır. Mürşid, tam da bu noktalara temas eder; çünkü gerçek terbiye orada başlar. Talebe “Bu bana ağır geldi ama hikmetini bilmesem de kabul ediyorum.” diyebildiği anda, teslimiyet melekesi uyanır. Nefis kırılır, kalp konuşmaya başlar.
Örneğin… Der ki “Suyu çiğneyerek iç.” O da der ki içinde, “Su mu çiğnenir?” Öylece alay ettiğini sanıp içinden tebessüm eder veya eğitmenini küçümser, öylece tüm ruhî irtibatını kaybederek mânâya inen öz yolunu tıkar.
Teslimiyet, bazen akla çok basit veya lüzumsuz görünen bir emirde gizlidir. İmtihan, emrin büyüklüğünde değil; kulun itaatindeki sadakattedir. Nefis, aklı kalkan yaparak “Bu kadar da olmaz.” dediğinde, aslında gönül bağını koparmaya başlar. Küçük gördüğü bir emir, büyük bir feyzin kapısı olabilir.
Velhasıl mânâ yolculuğu ayrı bir şeydir. Mesele, özdeki teslimiyet melekesini uyandırmaktır. Yoksa bilgi hamallığı ile kimse bir yere varamaz. Eğitmen hiçbir zaman, işin başında kimseye; “Direkt şunu yap veya yapma.” demez. Çünkü kişi kendi uyanırsa, işe yarar. Yoksa sadece takliden bir şeyler yapar. Bu da onu arındırmaz.
Bilgi taşımakla hikmet sahibi olmak aynı şey değildir. Hikmet, bilginin kalpte teslimiyetle yoğrulmasıdır. Mürşid, uyanışı kulun içinde gerçekleşsin diye acele etmez, “Taklit eden değil, gerçekten isteyen uyansın.” ister. Taklit, nefsi tatmin eder; teslimiyet ise ruhu diriltir.
Onun için de mânâ yolcuları için eğiticisi, sadece yol güzergâhını tarif eder ama “Yap veya yapma.” diye bir şey yapmaz. Ta ki uyanışa ramak kala… İşte ramak kala da keskin görevler verir… Ama yine de çaktırmadan verir. Yoksa gene mutlak uyanışa geçemez.
Hakikat kapısına yaklaşan kul, en çetin imtihanını en beklemediği yerden verir. Son virajda gelen keskin emir, kalpteki son tereddüdü ortaya çıkarır. Kul, bu eşiği geçtiğinde içindeki teslimiyet melekeleşir; artık iman bilgi olmaktan çıkar, hal olur.
Zaten çaktırırsa, asla işe yaramaz. Anlık konuma göre değişir. Dikte ettiği husus; basit bir şey de olabilir… Ağır bir şey de olabilir… Nefsin anlık temayülüne göre olur. Zaaf ve istikametine göre değişkenlik gösterebilir.
İmtihanın perde arkası kulun önüne serilseydi, teslimiyet hâdisesi yaşanmazdı. Bu yüzden emirler, kulun zaaf noktalarına denk getirilir. Birine para, birine makam, birine itibar, birine de küçük görülen bir alışkanlık üzerinden sınav gelir. Her insan, en zayıf olduğu yerden teslimiyet dersi alır.
Hatta hatta bazen bir haramı bile daha yüksekte sıçratması için önerebilir. Örneğin; Şems’in Mevlânâ’yı içkiye yollaması gibi… Burada maksat içkiyi içmek değil, son virajı aldırmak ve mutlak teslimiyet melekesini faal etmektir.
Burada kast edilen, harama ruhsat vermek değil; teslimiyet sırrının büyüklüğünü vurgulamaktır. Hakiki mürşid, haramı meşrulaştırmaz; fakat temsil yoluyla, nefsi kırmak için radikal misaller verebilir. Şems’in meşhur kıssasında asıl hikmet, içki meselesi değil, Mevlânâ’daki “Ben bilirim.” iddiasının kırılmasıdır.
Bir gün bir derviş, son virajı “Alakasız bir kızla evlen.” denilerek denenir. O da lâf etmeden “Tamam.” der. Sonra da yolcular. Zerre kadar kalbine bir şüphe koymaz. Bu hâl onun ruhunu yükseltir.
Derviş, bu noktada evlilikten önce kendi içindeki itirazı nikâhtan boşandırır. “Benim hesabım değil, Rabb’imin hesabı geçerli olsun.” diyebilen kalp, teslimiyetin tadına erer. Hakiki teslimiyet, anlaşılmayan yerde bile güvenmeye devam edebilmektir.
Bir defa da birine “Suyu çiğneyerek içsene.” diye bir görev verilir. O da alay eder ve o anda melekesi örtülür. Yani keskin dikteler son virajda verilir. Sonrası ise işin başına döner. Veya geçip dairesini tamamlar.
Son viraj, nefiste kalan son kalıntıları silmekle gerçekleşir. Ama son viraj, çok keskin olur. Bunu geçen kişiler elin parmaklarını geçmez. Çünkü nefis baskındır. Kişiyi özle bütünleşmekten alıkoyar. Yani tabiri caizse gururuna yedirmez ve öylece sâkıt olur.
Küçümseyen, küçüldüğünü fark etmez. Nefis, teslimiyet kapısında alayla konuştuğu anda, içte açılan rahmet pencereleri kapanmaya başlar. İmtihan, bazen bir yudum suyla bile kaçırılabilir. Bu yüzden mânâ yolcusu, her emre “Bu emrin ardında benim görmediğim hangi hikmet var?” nazarıyla bakmalıdır.
Son viraj, nefiste saklı kalan son “ben bilirim, ben isterim, ben seçerim.” kalıntısının kırıldığı yerdir. Gururuna yediremeyen, hakikat sofralarından mahrum kalır. Az sayıda kulun bu eşiği geçmesi, yolun zorluğundan değil; nefse fazla kıymet verilmesindendir.
İşte esas mesele; mutlak iradeye kendini salıvermektir. İşte bunun için de emek gerek… Teslimiyet, aklı terk etmek değil; aklı, Allah’ın hükmüne razı hale getirmektir. Kul, kendi planını yapar ama neticede “Ben değil, Senin dilediğin olsun ya Rabbi.” diyebildiği ölçüde huzur bulur.
Emek, işte bu noktaya gelene kadar verilen mücadelenin adıdır. “Dilleriniz daima Allah’ı zikrederek ıslak olsun.” hadisi de, bu emeğin en kestirme yolunun zikir olduğunu haber verir. (Tirmizî, Deavât, 9 / 3375)
“Bizim uğrumuzda cihad edenlere gelince, elbette onları yollarımıza eriştireceğiz. Şüphesiz Allah, güzel davrananlarla beraberdir.” (Ankebût, 29/69) Teslimiyet yolunda atılan her samimi adım, ilâhî yardımın gölgesi altındadır. Kul yürüme gayretini gösterir; yolun içindeki gizli lütufları Rabb’i açar.
“Haberiniz olsun! Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28) Zikirsiz teslimiyet, susuz toprak gibidir; görünüşte topraktır ama yeşermez. Kalbi sürekli Allah’ın zikriyle ıslak tutan, teslimiyeti de diri tutar.
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Mâide, 5/35) Mürşid, vesile kapılarından biridir; zikir, bu vesileyi kalbe nakşeden bir hatıradır. Vesileyle yürüyen, aslında doğrudan Rabb’ine yönelmiş olur.
“Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin.” (Ebû Dâvûd, Edeb 16; Tirmizî, Zühd 45) Teslimiyet yolunda seçtiğimiz yoldaşlar, kalbimizin rengini belirler. Nefsi okşayan dostlar bizi hevâya; teslimiyeti besleyen dostlar ise bizi Rahman’a yaklaştırır.
Teslimiyet, aklın sustuğu yerde değil; aklın secdeye vardığı yerde başlar. Nefis direksiyonda kaldıkça yol uzar; kalp direksiyona geçtikçe menzil görünür. Zikir, kalbi menzile, teslimiyet ise kul’u Sahibine taşır.