259) EBCED HESABININ EHEMMİYETİ

Ebced veya nümerik işlevlerin tümü, ZAN ve ZEN denilen toprak ve ateş boyutu itibariyledir. Ötesinde ise, nümerik işlevini yitirir; artık salt oluş vardır, artık kalbin ihtişamı ve mutlak seyri vardır.

Ebced ilmi, varlıkların titreşimsel boyutlarını anlamak için bir kapıdır. Fakat bu kapı, madde ve enerji sınırında, yani “ZAN” (toprak) ve “ZEN” (ateş) alanında işler. Bu nedenle Ebced, bir araçtır; asıl hedef, kalbin saf seyrine ulaşmaktır. Sayılar, semboller, harfler bu yolun işaretleridir; ama yolculuğun kendisi değildir.

İşte kalbin seyrine ulaşmak için de nümerik bilgilerden istifade edip mevcut frekansın ötesine dem vurmalıyız ki, bir kapan olan ZAN ve ZEN mayın tarlasına batmayalım. İşte zikir esnasında sayılan tüm zikirler, mayın tarlasında gömülüp gitmemek için sayılıyor.

Zikirde sayı, disiplinin sembolüdür. Kalp, belli bir sayıyla eğitilir; saymak, nefsin dalgalanmalarını kontrol altına alır.

Ancak maksat, sayının kendisi değil, sayının ötesindeki huzurdur. Ebced hesabını bilmek, bu frekansları anlamak içindir; onlara tutsak olmak için değil.

Nümerik karşılığına denk gelmemek için, ZEN yani nârî katmanın etkisinden kurtulmak amacıyla hesap tutulur ki ötesine geçilsin; yoksa saymaya gerek kalmazdı.

Olayı bilmeyenler der ki, “Neden sayarsın, sanki Allah’a sayı ile mi varılır?” Hayır, olay öyle değildir. Olay, yaratılan düzen içinde konumunu keşfetmek ve nârî kapana tutsak olmamaktır.

Her bir sayı, bir esmanın frekansına karşılık gelir. Fakat sayıya saplanmak, enerji düzeyinde hapsolmak demektir. Zikirde sayı, bilinç terbiyesinin aracıdır. Ama kalp Allah’a açıldığında artık sayının hükmü biter; çünkü orada sadece huzur kalır.

Esas mesele, nûrî katmana uzanıp sonsuz enerji ile bütünleşmektir. Öyle Allah’ın nuruna ermektir. Öylece Cemâlullah’ın seyrine dalmaktır.

Nûrî katman, Allah’ın “Nur” isminin tecellî alanıdır. Bu boyuta çıkan kişi, artık sadece varlığın değil, var edilişin sırrını seyreder. Nârî katman yakar, nûrî katman aydınlatır. Zikirle, ibadetle, tefekkürle insan, ateşin etkisinden çıkar, nura karışır.

İçten içe zevke erip nârî varlıkların tutsağı olmamak içindir; işte nümerik yani Ebced hesabını bilmek bunun için işe yarar.

Ebced ilmi, sembollerin perdesini aralamak içindir; onlara mahkûm olmak için değil. Bu bilginin amacı, frekansı aşmaktır. Aşamazsan, ateşin enerjisine hapsolur, “nârî varlıklar”ın alanına çekilirsin. Oysa mümin, nûrî dengeyi koruyandır.

Her Ebced hesabını kullanan kişi elbette kötüdür denilemez. Ama Ebced hesabı nârî katmanın kalıpları olduğu için, o ilimle uğraşanlar o alanın mahlûkatının etkisine tâbi olabilir; ki tabi olması da çok yüksek ihtimaldir.

İlmin kendisi değil, kullanıcısının niyeti belirleyicidir. Ebced ilmi nârî bir katmanda işlediği için, onunla meşgul olan kişi dikkat etmezse, o frekansın mahlûkatına açık hale gelir. İlmi bilmek güzeldir, ama onun esiri olmak tehlikelidir.

Velev ki onlardan istifade etsin; onun istifadesi, aslında mahkûmiyetidir. Zira onlar on almadan bir vermezler.

Nârî varlıklar, enerji alışverişiyle çalışır. Onların yardımı, aslında bedel ister. Ruhî enerjini tüketir, huzurunu alır. Bu yüzden mümin, yardımı sadece Allah’tan ister. “Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz.” (Fâtiha, 5)

Yaşam koçları olayı da öyledir. İster adına İslâmî kuantum koçu de, ister çağdaş meditasyon; koçların istifade alanı nârî katmandır. Yaptıranın ruh hâli, ileriki aşamalarda psikolojik sıkıntılara gebe olur.

Modern “enerji terapileri” veya “kuantum uygulamaları”, nârî titreşimlerle çalışır. Başta geçici rahatlık verir, sonra ruh dengesini bozar. Çünkü orada nûrî kaynak yoktur; enerji vardır ama rahmet yoktur. Bu yüzden huzur kısa sürer, karmaşa başlar.

Zira nümerik işlevlerle yapılan meditasyonlarla veya biyoenerji faaliyetlerle rahatlama sağlanınca, kişideki yedi çakra denilen yedi temel salgılama alanı ve bu alanların yan uzantıları üzerinden bir salgılama üretilir. Bu salgılama, kuvvesine bağlı olarak kana karışır; bedene olağanüstü hâller yaşatır.

Bu fizyolojik etkiler, bedensel rahatlama sağlar ama ruhu doyurmaz. Çünkü o hâllerin kaynağı nûrî değil, nârî frekanstır. Yani ışıltılı ama yakıcı bir enerjidir. Nûrî enerji ise serinliktir, itminandır.

İşte bu salgılama ZEN denilen, aslı nârî katmana dayanan, aslı ise nümerik frekanslarla tespit edilen yönlendirilmiş dalgalarla ve titreşimlerle etkileme oluşturur. Bu etkileme sonucu, nârî varlıklar içinde bir gizli kapı açılmış olur. Daha sonra kana karışan salgılama bitince, işte o salgılama merkezlerinden nârî katmanın varlıkları sızmaya başlar. Sonra kişi perişan olur.

Ruhsal frekans oyunlarının sonu budur: başlangıçta huzur, sonra çöküş. Çünkü nûrî bağlantı yoksa, sistem nârî etkene dönüşür. Bu da ruhsal istiladır.

Onun için de İslâm dininde bize bildirilen şekilde hareket etmek lâzımdır. Günlük beş vakit namazı düşünerek ve üzerinde durarak kılmak, doğrudan yedi çakrayı güvenceye alır ve üzerinde bir koruma oluşturur.

Namaz, hem fiziksel hem ruhsal koruma zırhıdır. Her secde, çakraları hizalar; her rükû, enerji akışını düzenler; her “Allahu Ekber”, nûrî frekansı yükseltir. Namaz kılan kişi, nârî dalgalardan korunur; çünkü Allah’ın nuruna bürünür.

Allah’ın esmalarını zikirle, nûrî katman kıpırdanır. En son kişiyi kuşatır. Artık tüm çakralarda afakî etkiyle değil, enfüsî bakışla fetih oluşur.

Zikir, nûrî alanı aktif eder. Dıştan gelen enerjiyi değil, içeriden doğan nuru uyandırır. Böylece insanın bütün varlığı fethedilir; kuşatılmaz. Çünkü İslam’da kuşatma değil, fetih vardır.

Evet, nümerik olayı bileceğiz ama kendimizi ona mahkûm etmemek için bileceğiz. Kendimizi mahkûm edersek, kendimize yazık ederiz. Velev ki ilham alsak, şifacı olsak, geçmiş ve geleceğin bilgilerini kalbe akıtsak; gene de kendimize yazık ederiz.

Bilgi, kontrol edilmezse sahibini yakar. Ebced, sayı, enerji, frekans… bunların hepsi araçtır; maksatsa Allah’a yaklaşmaktır. Araç gaye olursa, insan kendini ateşe bırakmış olur.

Çünkü tümü nârî katmanın oluşumundan kaynaklanır; sonra da bizi açık kapı eder. Bilelim ki, nârî katman herkeste açılır; mümin veya kâfir fark etmez. Ama nûrî katman ancak müminde açılır.

Nârî katman, yaratılış gereği herkeste işler. Ama nûrî kapı, imanla açılır. Kalpte tevhid yoksa, enerji olur ama nur olmaz. Müminin farkı, nûrî dengeyi korumasıdır.

Eğer yaşamı Şerîat-ı Garrâ’ya (İslam’ın dosdoğru şeriatına) muhalif ise ama olağanüstü hallere de sahipse, bilelim ki tüm hâli sadece istidrâçtır ve ilim erbabınca hiçbir değeri yoktur.

Olağanüstülük, hakikat değildir. Şeriata uymayan her “keramet”, istidrâçtır. Nûrî yol, Kur’an ve Sünnet çizgisinde yürüyenlerin yoludur. O yoldan sapıp hâl göstersen de, bu hâl seni Allah’a değil, nefsine yaklaştırır. Gerçek kemâl, olağanüstülükte değil, istikamettedir.

“Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 35) “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.” (Ra’d, 28) “Kim Allah’a yönelirse, Allah ona yeter.” (Talak, 3) Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “Bir kimse ameliyle değil, Allah’ın rahmetiyle cennete girer.” (Buhârî, Rikak 18) İstikamette olun; zira istikamet, kerametten üstündür.