317) KENDİNDE OL VE KENDİN OL EY NEFSİM

Bir avuç insan için değil tüm insanlık bir araya gelse ve esas duruşta durup bize saygı gösterse ve her isteğimizi uygulasa; buna karşın Rabbulâleminin nimete erenlerin kulluğunun aksine bir duruş bizden istense, tüm o saygı ve getiriyi serap bilip gözü İsmaili sese ve sunulan Zemzem suyuna bend etmeliyiz. Bir şişe Zemzem suyunu içip tüm seraba sırt çevirmeliyiz.

İnsanlık çoğunluğu ile hareket etse de hakikat, çoğunluğun oyuncağı olamaz. Kulluğun hüviyeti, serapların gösterişiyle ölçülemez; kurbiyet, gösteriden doğmaz. İsmaili ses, Hz. İsmail’in teslimiyetidir; Zemzem, arınma ve nurun sembolüdür. Serap ne kadar parlak olursa olsun, suyun bir damlası hakikati getirir.

Allah’tan mahrum eden insanların iltifatını yüzümüze atılan tükürük olarak görelim; başımıza vurulan beyin kanaması sancısı olarak belleyelim ve hatta beynin dağılıp bedenin helak olması olarak telakki edelim.

Dünyanın övgüsü, kalbe tatlı zehir serper; onu bir tükürük bilmek, en yüce haysiyet tavrıdır. İnsanlara ve övgülerine tapmak, aklın felci demektir; aklın parçalanması, ruhun helakı olur. Haysiyet, dış hevalara teslim olmamakla korunur.

İşte bu serap olan sermaye saçmalığını güneş batıp gece olmadan hakkel-yakîn olarak görelim; onun için bir dakika deyip büyük sınav ile sınanalım.

Serap sermaye, bir oyundur; hakikat ise güzel ve sarsılmazdır. Hakikate inkılâb, imtihanı göze almaktır. Bir dakika bile hakikatten sapmadan durabilen kalp, ömre bedel bir cevher kazanır.

İşte bu seraplara gülümseyip gerçeğe adanalım. Hiç üstü sonsuz hiç olan, hatta içi boş olan dünya sevdasını İbrahim Ethem’in elindeki iğne gibi balığa fırlatalım.

Dünya sevdası, boş bir gösteridir; o gösteriyi iğne gibi küçük bir nesneye fırlatmak, ruhun tercihini gösterir. Gerçek adanış, dünyayı küçük görebilmektir; küçük görebilen, büyüklüğe erişir.

Balığı ağzına koyup getirince ise, başını okşayıp “bir daha getirme” diyelim. Tebessüm edip giden tatlı balığı öylece seyredelim.

Bazen dünya, sunulur ve sinsice tekrar ister; ama nazikçe elden çıkarmak gerekir. Gönlü olgun olan, dünyaya son bir tebessümle veda eder; çünkü gönlüyle Rabbine dönmüştür.

Artık hiç olan seraplara kapılmadan ve balığa göz kırpmadan yürümede karar kılalım. Çünkü ölümle beraber rüya ve serap olan dünya yokluğunda kayıp olup gider.

Yol, göze değil kalbe bakarak yürünür. Göz kırpmak, nefsin davetidir; kırpmayan gönül, sabit ve metindir. Ölüm, faninin hükmünü teyit eder. Dünya bir rüyadır; uyanan kaybederse değil, uyanandır. İradeyi Hakka vermeyen, rüyanın içine gömülür.

Geriye Allah’a olan aşk ve hak ile olan meşktir; elinde ganimet ve bu ganimeti bil, ebedi nimet. Hak ile muhabbet… Odur sana saadet… Ettirir sana rahmet… Silinir tüm minnet…

Gerçek ganimet, Rabbe dönüştürülmüş sevgidir. Hak ile yola çıkınca elde edilen nimet, zamanın ötesinde kalır; baki olan bu sevgidir. Hak ile muhabbet, kalbin nihai ilacıdır. O muhabbet rahmet kapılarını açar; kul, minnetin kölesi değil, şükrün nazarında özgür olur. Saadet, hak ile olan ittifaktır.

Kalabalığın alkışı, yanlış yolda ışık tutar; yalnızlığın suskunluğu ise Hakka götürür. Zemzem bir damla, serap bir deniz; damla seni tertemiz eder, deniz seni boğar.

Dünyanın övgüsünü tükürük bilmek erdemdir; tükürüğü yüzüne atanlar seni oynatmaya çalışır. Bir tebessümle dünyaya veda eden gönül, fırtınaya bile galip çıkar. Hak için sadece “evet” diyebilen kalp, saadeti tatmıştır; baki nimet ona aittir.