Vahdette esas olan, dualitedir; yani kul ve Rab ilişkisidir. Kul Rabb’inden ister, O’nun huzurunda secdeye kapanır, aczini ve fakrını itiraf eder. Ben de biliyorum ki bütün yürüyüşüm, “Ben kulum, O Rab’dir.” çizgisi üzerinden anlam kazanıyor. Çünkü vahdet, kulun Rab’be karışması değil, kulun Rab’bini tanıyarak kendini yerli yerine koymasıdır.
“Vahdet-i vücûd” aslında “asli vücut” bakımından söylenmiş bir sözdür. Bizim vücudumuz ise asli değil, gölge vücuttur. Aslımız Allah’ın nurundan bir tecelli ile var edilmiştir; fakat bu, asla Allah’ın zâtından bir parça olduğumuz anlamına gelmez.
Zatından münezzeh olduğu halde, nurundan bir tenezzül ile bizi varlık sahasına çıkarmıştır. İşte bu varlık sahasında benliğimiz var. Bu benlik inkâr edilemez; çünkü herkes “ben” der ve o “ben”in ne kadar inatçı olduğunu bilir. Ali, Veli, Mehmet, Ayşe, Fatma, Zehra… Her biri ayrı bir “ben” sahibi… Her birinin hesabı ayrı… Her birinin bir mülkiyet idraki var… Her birinin ayrı bir seyri var…
Esas vahdet, işte Ali’nin, Veli’nin, Mehmet’in, Ayşe’nin, Fatma’nın, Zehra’nın sahibinin Allah olduğunu bilmektir. Tüm “ben”lerin, O’nun nurundan birer şûle (alev, ışık) olduğunu benimsemek; ama bu şûlenin asli vücut kokusu bile almadığını idrak etmektir.
Yani gölge ile aslı karıştırmadan; “Ben varım ama varlığım O’nun dilediği kadardır.” diyebilmektir. Böylece secdeye varıp “Allahu Ekber” dediğimde, kendi gölge benliğimin üstüne basarak, asli büyüklüğün yalnız Allah’a ait olduğunu ilan etmiş olurum.
Eğer kendisine sanal bir benlik verilen insan olmasaydı, “Allahu Ekber” diyecek biri de olmayacaktı. İslâm nidasının “Allahu Ekber” oluşu boşuna değildir.
İman dediğimiz hakikat, her hâlde bu tekbirin idrakine varmaktır. İşte en büyük vahdet, bu dualitede gizlidir: Ben kulum, O Rab; ben fânîyim, O Bâkî; ben sınırlıyım, O sonsuz… Benim en büyük şerefim, O’nun huzurunda kulluk secdesine varabilmemdir.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, en büyük teslim ehlidir. Bedir’e giderken, sahâbeler onun ellerini öyle kaldırıp dua ettiğini nakleder ki, abası omzundan düşecek kadar kendini duaya vermiştir.
Demek ki iş sadece içten bir histe bitmiyor; elleri açıp istemek, aczini bilerek Rabb’ine yönelmek de en büyük kulluk özelliğidir. Elbette Rabb’im neye ihtiyacım olduğunu benden iyi bilir; ama esas olan, benim kendimi bu istemeye, bu yakarışa hazırlamamdır. Kula yakışan budur: Kapıyı çalmak, boyun bükmek, beklemek.
Onun için de bizi uyararak şöyle buyurmuştur: “Sizden biri, bağı koptuğunda ayakkabısının bağını bile Rabb’inden istesin.” (Tirmizî, Deavât, 1487 rivayetli hadis meâli) Yani “Benim işim küçük, bunu Allah’tan istemeye ne gerek var?” deme; çünkü kul olmanın edebi, küçüğünden büyüğüne her ihtiyacında Rabbin kapısını çalmaktır.
Bu da insana şunu öğretir: Her hal ve şartta kul olduğunu unutma; hiçbir zaman ilahlık davasına kalkışma; “Ben oldurdum.” deme; “Allah ile bütünleştim, ben de artık O oldum.” gibi tehlikeli vehimlere kapılma. Çünkü en büyük helâk, kulun rablik iddiasına yeltenmesidir.
“Rabbimin emriyle…” kısmını da biraz açmak isterim. Kişinin üzerinde tecelli eden rububiyet alanı, sahip olduğu idrak kadardır; kişiye göre “Rabbin emri” dediğimiz şey, onun idrakinin alabildiği emir çerçevesidir.
Biz fark etmesek de, her sözümüz, her hareketimiz, her tercihimiz, rububiyet alanımızdaki esmâ (ilâhî isimler) nakşına göre şekillenir. Örneğin birinin veya kendisinin ayıbını setretmek (örtmek) ya da ortaya dökmek, kişideki “Settar” isminin nakşının yoğunluğuna göre değişir.
Bazısı sır saklar, kimsenin ayıbını ifşa etmez; bazısı da gördüğü her kusuru ortaya saçar. İşte bu, o kişinin rububiyet alanındaki esma nakşının konumlaması ile ilgilidir. Bu durum, bütün esma nakışları için geçerlidir: Merhamet, şefkat, ilim, hilim, sabır, kahır, celal, cemal… Hep rububiyet alanımızdaki yansımaların sonucudur.
Her şey “Kun fe yekûn” emriyle, her an yeni bir yaratılışa tabidir. Düşen yaprak, yürüyen insan, dalgalanan su, esen rüzgâr… Hepsi “Ol!” emrinin her an taze tecellisidir.
“O, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece ‘Ol!’ der, o da hemen oluverir.” (Yâsîn, 36/82) Bu “Ol!” emri, fiillerimiz için de geçerlidir; yani burada kastettiğim, birine “Emir kipiyle emir vermek” değil, oluş reaksiyonudur. Bizim hareketlerimiz de, “kün” hakikatinin gölge yansımalarıdır.
Son nefes anına gelince, aslında kişi, hesabının bir özetini görür. Kişi, iman gücüne ve yaptıklarına göre o süreci yaşar. Kimi ölümü çok sıcakta bunalmış gibi hisseder, kimi de çok ağır bir sıkıntıyla can verir. Kimine ise can teslim etmek, yağdan kıl çeker gibi kolay olur.
Olay şudur: Dünya hayatının tamamı, ölüm anında gözün önünden film şeridi gibi geçer. O anda Azrâil’in her iki “kanadı” açılır; biri üzerinde cennet manzarası, diğerinde cehennem manzarası canlı bir şekilde görünür.
Cennet ehli ise, gözü önünde cehennemdeki yeri imha edilerek canını teslim eder; cehennem ehli ise, cennetteki yeri yıkılıp elinden alınarak dünyadan ayrılır. Bu manzaralar, kişinin iç dünyasına ve iman gücüne göre idrak edilir.
İman gücüne göre kabir hayatı başlar. Bazısı için göz açıp kapayıncaya kadar bir süre gibi gelir; bir bakar ki kıyamet başlamış, ikinci göz kırpışında hesap bitmiş ve cennete ulaşmıştır. Bazısı için ise kabir, uzun zamanlar gibi görünen sıkıntılarla dolar. Bu tamamen izafî bir durumdur.
Örneğin hasta olan için gece bir türlü bitmez; iyi olan için ise uyku vakti yetmez. Aynı gece, iki kişi için iki farklı zamandır. Ölüm ve kabir süreci de böyledir: İman ehline göz açıp kapayıncaya kadar geçer; azap ehline ise, bitmek bilmeyen bir zaman gibi görünür.
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kabir hakkında “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.” buyurarak (Tirmizî, Kıyâmet, 26 rivayetli hadis meâli), bu izafî hâli özetlemiştir.
İman ehlinden olan, ruhunu yağdan kıl çeker gibi kolay teslim eder; diğerleri için ise sanki yünden dikenli bir dal çekiliyormuş gibi ağır bir deneyim olur. Bu yüzden “Allah’ım, bizi imanla ve güzel bir hâl üzere öldür.” diye dua ederiz; çünkü sıkıntıyı asıl ağırlaştıran, inkârın ve günahın ağırlığıdır.
Şunu da unutmayalım: Bu dünya, cehenneme göre cennet; ama hakikî cennete göre cehennemdir. En lüks içinde yaşayanlar bile, bir noktadan sonra sıkılır. Neden? Çünkü içimizde sonsuzluğa bakan bir ruh var.
Ruhun yönü sonsuza bakarken, ona sınırlı oyuncaklar vermekle tatmin etmeye çalışıyoruz. Bu yüzden trilyonluk sanatçıların uyuşturucuya yöneldiğini, servet içinde yüzenlerin huzur haplarıyla ayakta durduğunu duyarız.
Kahvaltıyı İstanbul’da, öğle yemeğini Paris’te yiyen, akşamı başka bir kıtada geçiren nice insanın içi yine de boş kalır. Çünkü kalp, sadece sonsuzla mutmain olur. “Dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d, 13/28) ayeti, bunun değişmez kanunudur.
Kalpte sonsuzluk açlığı vardır. Ruh, Allah katından bir nefhadır; yani O’nun emrinden bir soluk taşır. “Sana ruhu sorarlar. De ki: Ruh Rabbimin emrindendir.” (İsrâ, 17/85) Bu nefha, sonlu ile tatmin olmaz. Sonsuzu arar, sonsuza yönelir, sonsuzla hemhâl olunca sükûna erer.
İşte insan, bu yönüyle “sonsuzluk numunesi”dir. Yani insanda sonsuzluğun tadına dair küçük bir nüve, bir numune saklıdır. Kalpteki huzursuzluk da, bu sonsuzluk numunesinin, sonlu nesnelerle oyalanmak istememesinden doğar.
“Nokta” (.) Arapça’da “sıfır”a karşılık gelir. Bir de buradan bakalım. Sıfırdan çıkar “bir”… Sıfır temel rakamdır; çoğu insan bunu bilmez. Sıfıra “etkisiz eleman” derler ama hakikatte sıfır, bütün sayı sisteminin taşıyıcısıdır. 0×1=0’dır… Sıfırla çarpılan her sayı sıfır olur; ama sıfırı yerinden kaldırdığında, bütün sayılar tek tek görünür hâle gelir.
Sen sıfırı bil, kendini sıfırla ve öylece hayata anlam kat. Sıfır, ortaya çıkılmamış varlık gibidir; varlık ortaya çıkınca, olayı bilmeyenler, her bir mevcut varlığı ayrı bir kök zanneder. Hâlbuki hepsi, bir yerde birleşen bir kökün dallarıdır.
Sevgiye gelince… “İl” sevmek, “mutlak sevmek”tir. Allah için sevmek, her anın hakkını vererek, hakkı hak ettiği yere koyarak sevmektir. Böyle bir sevgi ne ezdirir ne ezer; ne kendini kurban eder ne de başkasını harcar. Sırf ve som hakikatle yaşar.
İşte uyanık olmak için de, 99 esmayı “ihsâ” etmek gerekir. “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır; kim onları ihsâ ederse cennete girer.” (Buhârî, Daavât, 68 rivayetli hadis meâli) buyurulmuştur. “İhsâ etmek” sadece ezberlemek değil; anlamak, idrak etmek ve hayatına taşımaktır.
Esmâ’yı ihsâ ederken, bazen lokal grup zikirleriyle belli isimlere yoğunlaşırsın. Bu yoğunlaşma, kişide bazı noktalardan bilinç parıldamaları oluşturabilir. Bu parıltılar, kimi zaman kişiyi huzursuz da edebilir.
Çünkü pişmeden açılan kapılar, insanı sersemletebilir. Nasıl ki pişmeden aş yenilmez, yoksa tadı anlaşılmaz; nasıl ki yavaş yavaş demlenen çayın tadı güzeldir, hızlıca fokurdayan su çabuk soğur; aynen öyle, aşkın zikirlerle aşkını bir anda çok yükseltip seyre ermek isteyenler, çoğu zaman yükseldikleri gibi hızla inerler. Yani istikrar ve tedricilik şarttır.
Üç büyük yaratılış boyutundan bahsedilir: melek, cin, insan… İnsan, toprak boyutunun en zirve varlığıdır; cinler, nar (ateş) boyutunun en zirve varlığıdır; melekler ise nur boyutunun en zirve varlığıdır.
Toprak boyutunda insan dışında nice canlı varken, nar boyutunda da, nur boyutunda da durum benzerdir. “Cinleri de daha önce dumansız ateşten yarattık.” (Hicr, 15/27) ayeti nar boyutunu; “Sizi topraktan, sonra nutfeden yarattık.” (Mü’min, 40/67) ayeti toprak boyutunu; “Melekleri de iki, üç, dört kanatlı elçiler kılan Allah’a hamdolsun.” (Fâtır, 35/1) ayeti nur boyutunu haber verir.
Nar boyutunda çok güçlü ifritler vardır, normal güçte olanlar vardır; ayrıca her ortama göre ayrı yaratılanlar vardır. Toprak boyutunda nasıl ki toprağın içinde kurtçuklar, toprak üstünde kurtlar, suyun içinde balıklar, havada kuşlar varsa, hepsi toprak boyutunun mahlûkudur; aynen bunun gibi nar boyutunun da türlü türlü mahlûkatı vardır; hepsine genel anlamda “cin” denilmiştir; çünkü en gelişmişi cindir.
Toprak boyutunda hep insandan bahsedilir; diğer hayvanlardan Kur’an’da çok az bahsedilir. Ama kıyamet günü, boynuzlu koçun boynuzsuz koça vurmasının bile hesabı sorulacağı haber verilmiştir. (Müslim, Birr, 60)
Demek ki onların da bir tür hesabı ve hak alma hâli devam edecek; yoksa “hakkını alsa ne olur, almasa ne olur” demeyelim.
Kesilen kurban için “Sırat köprüsünde sahibi için binek olacaktır.” manasında rivayetler de vardır; bu da, bazı hayvanların bile ahirette farklı bir boyutla varlıklarını sürdüreceğine işaret eder. Yani zirve varlık olan insanın adı anılsa da, onunla bağlantılı başka canlıların da ahirette karşılıkları olacaktır.
İnsan, toprak boyutunun en zirve mahlûku olduğu gibi, iman ve takvâ ile nar boyutunun en zirvesindeki ifritten de, nur boyutunun birçok meleğinden de daha güçlü hâle gelebilir.
Aynı zamanda toprak boyutunun zirveleri olan peygamberler, bütün zirve meleklerden bile üstündür. Peygamberler dışındaki insanlar ise, fıtratlarının hakkını verirlerse, has (özel) melekler dışındaki birçok melekten üstün olurlar.
Ama fıtratını terk ederlerse, nur, nar ve toprak boyutu varlıklarının tümünden daha aşağı inerler. “Andolsun, biz Âdemoğlunu şerefli kıldık…” (İsrâ, 17/70) ayeti bu yüceliği; “Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” (Tîn, 95/5) ayeti ise fıtratını bozan insanın düşüşünü anlatır.
İman ve amel-i sâlih, insanın yegâne azığıdır. İnsan istediği kadar yüksek bir metafizik algıya ulaşsın, nice sırları çözmüş olsun; eğer Allah’a gerçek iman ve salih amel yoksa, et-kemik bedenin ölümünden sonra, hiçbir ilmini kuvveden fiile çıkaramaz olur.
Çünkü “Rahîm” isminin nakşı, ondan alınacaktır. Rahîm’in nakşı olmadan, insan düşünce kuvvelerini ahirette fiile dökemez. Rahîm esmasının nakşı, ancak Allah’a Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin öğrettiği itikad üzere iman edenlerde belirir.
Ondan önceki ümmetlerde ise, kendi dönemlerindeki peygambere tabi olanlarda tecelli ederdi. Her isim, kendine göre bir öz kuvveyle insanda ayrı bir nakış işler.
Rahmân, rahmet hazinesinde başı çeker; Rahîm ise mümine özel rahmeti temsil eder. Rahmân isminin nakşı ile her varlık rızıklanır ve yaşam bulur; iman edip etmemesine bakılmaksızın…
Hatta cehennemde bile “hamîm” (kaynar su) bir tür rızıktır. “Hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın.” (Hûd, 11/6) ayeti, Rahmân’ın bu umumi rahmetini bildirir. İşte bu dünya imtihan yeri olduğu için, iman etmeyenlerden Rahîm isminin kalıcı nakşı ölümle birlikte çekilir; dünyada kuvvelerini fiile geçirebilir, ama ölümden sonra imansız kalınca, bütün o birikimden mahrum kalır.
Dünya, sebepler dairesinde esmâ nakışlarının ortaya çıktığı yerdir; ölümden sonrası ise kudretle zuhur eder. Orada “Ol!” der ve olur.
Allah lafzı, zâtî yönden bakıldığında bütün esmâyı kaplar; ama mahlûkat yönünden bakıldığında, tek başına telaffuzu, diğer isimleri anmayı gereksiz kılmaz. Öyle olsaydı, diğer isimlerin “ihsâ” edilmesi istenmezdi.
Mutlak Zât, kendini bize “Allah” ismiyle tanıtmış; ardından, özelliklerini diğer isimlerle bildirmiştir. Böylece hem “Allah” isminin sahibine hitap eder, O’na secde ederiz; hem de diğer isimlerinin bizim yaratılışımızdaki yansımalarını seyrederiz.
Allah lafzı dışında diğer esmâya mânâ verilebiliyor. Bu yüzden sadece “Allah” ismini zikretmekle yetinemem; aynı zamanda Rahmân’ı, Rahîm’i, Hakîm’i, Vedûd’u, Settar’ı ve diğer isimleri de anmalıyım ki, öz varlığımın hakikatine doğru yolculuk edebileyim. Çünkü “Allah” ismi mutlak Zât’a bakar; o makama çıktığımda tüm manalar düşer; ama ben mahlûk olarak manalarla yaşıyorum.
Dikkat ederseniz, “Rabbin kim?” denilerek, terbiye alanımız sorgulanacak. Yani hangi esmânın terbiyesinden geçtin, hangi isimlerin ahlakını yansıttın, hangisiyle yol aldın, bunlar sorulacak.
Celâl, O’nun büyüklük ve heybet mânâsını; cemâl, güzellik ve lütuf mânâsını taşır. Allah, “Ekber”dir; büyüklük ve ululuk O’na mahsustur. Âdem عدم (yokluk) ile Âdem آدم (kanlı beden) arasındaki oyun da buradadır. Çünkü Âdem (ادم), adem (عدم) hâlini hissedebilen ve yokluğunu fark ederek hepliği, yani Hakk’ın varlığını idrak edebilen yegâne mahlûktur.
Öylece tutan eli, yürüyen ayağı, gören gözü, duyan kulağı olarak mutlak Zât’ı seyrin zevk hâline erer. Bu hâli, “Ben kuluma, beni zikrettiğinde onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.” meâlindeki kudsî hadis ile de düşünürüm. (Buhârî, Rikak, 38 rivayetli hadis meâli)
Âdem عدم yokluk seyrini; Âdem آدم ise kanlı bedeni olan insan evladını ifade eder. “Dem” دم, kan demektir. “Elif” آ ise nida edatıdır; “ey” hitabını taşır. Ey kanlı bedende yokluğunu hissedip hepliğe, yani Hakk’ın varlığına seyre dalan insan! Kendine gel, bencillikten sıyrıl. Sahipliği bırak; her şeyi sahibine ver. Kimse Allah’a karşı galip değildir.
Mutlak kader devrededir ve yaşam mutlak bir sistem üzere devam etmektedir. Kıyamet de ansızın gelecektir. “Kıyamet onlara ansızın gelir de onları şaşkına çevirir.” (En’âm, 6/31) uyarısını da bu gözle okurum.
Komplo teorileri üretenler, hayalleriyle insanları meşgul etmeye devam ediyor; insanlar da onlara bakıp “Acaba ne olacak?” diye bekleyerek vakitlerini heba ediyorlar. Afaktan (dıştan) bir şeyler beklemek nefse kolay gelir; çünkü sorumluluğu dışarı atar.
Ama enfusa (içe) dalış her zaman ötelenir; çünkü bizzat amelde bulunmak nefse ağır gelir. Dışarıdan kurtarıcı beklemek kolay; içerideki putları kırmak zor. Onun için nice kişi, böyle afakî hayallerle kendini avutuyor, günlerini dolduruyor.
Ben ise, bu kardeşiniz olarak, olaya kısaca böyle vakıf oldum; hakikatini elbette Allah bilir. Bildiğim bir şey varsa o da şudur: İnsan, sonsuzluk numunesi olduğu için, sonsuzu bırakıp sonluya takıldığında daralır; benliğini bırakıp kulluğa yöneldiğinde ise, dar koridorlar birden bire sonsuz ufuklara açılır. Kalbini Allah ile dolduran, hem dünyada hem ahirette gerçek huzuru tadar.