Bedensel aşkın önüne geçilmez. Çünkü doğal bir oluşumun önüne geçilmesi de gerekmiyor. Bunu yasaklamak marifet olmadığı gibi, yokmuş gibi davranmak da marifet değildir. Bunu Allah’ın izin verdiği şekilde tatmin edip özümüze uzanan yolculuğa yönelmeliyiz.
Diğeri ise bütünleşme ve erme arzusudur. Bu, aynı bedensel aşka benzediği için de birçok eren, yaşanan muhabbet ortamını iki kişinin aşkıymış gibi somutlaştırarak kurdukları dizeleri dillendirmişlerdir. Olayı bilmeyen ise velilerin dile getirdikleri Allah aşkını bedene indirgeyip kısıtlamışlardır.
Oysaki bu tür bir aşkta cinsellik anlamını yitiriyor ve aşkın diğer bir yüzü olan saflık meydana çıkıyordur. İşte bu saf bütünleşme isteği de kaynağını bulmadan durulamaz.
Bunun içeriğinden uzaklaşıp bedensel veya ruhsal tatminle gün geçirenler ise, aşkın dahi tadını almadan “aşk” diyerek günlerini tüketip bu paha biçilmez dünyasını heba ederek sonlandırıyorlardır.
Burada açıkça söylüyorum: Bedensel aşkın önüne set çekmek mümkün değil, gerek de değil. Çünkü bu, fıtrata yazılmış bir dalga.
Asıl marifet, dalgayı inkâr etmek değil, dalgayı hangi sahile vuracağını bilmek. Yasaklayarak bastırmak, yok sayarak görmezden gelmek, insanı özüne yaklaştırmaz; aksine içten içe patlayan bir baskı üretir.
Benim teklifim, bedensel yönelişi Allah’ın izin verdiği sınırlar içinde tatmin edip, ondan sonra kalpte doğan derinleşme arzusunu özümüze, hakikatimize, Rabbimize yönlendirmektir.
Diğer yüz ise “bütünleşme ve erme arzusu”… Bu, bedensel benzerlik taşır ama mahiyeti farklıdır. İnsan, bir kişide, bir sözde, bir bakışta, bir nefeste kendi hakikatinin izini bulur; “Ben bununla tamamlanıyorum galiba.” hissine kapılır. Birçok eren, bu hâli anlatırken iki kişi arasındaki aşk diliyle konuşur; sanki iki sevgilinin hikâyesini anlatıyormuş gibi şiirler, gazeller kurar.
Bilmezler ki onlar, aslında kul ile Hak arasındaki bütünleşme arzusunu dile getiriyordur. Olayı bilmeyen de bu dizeleri alır, beden üzerinden okur; Allah aşkını cinselliğe indirger, manayı daraltır.
Bu tür ilahî içerikli aşkta, cinsellik zaten anlamını yitirir. Orada, ten değil; safiyet, teslimiyet, incelik konuşur. Aşkın diğer yüzü olan saflık ortaya çıkar: “Ben seni sahip olmak için değil, sende Rabbimi koklamak için seviyorum.” demeye benzer bir hâl.
Bu saf bütünleşme isteği kaynağını bulmadan da dinmez. Yani kalp hakikî menbaı bulamadıkça, hep bir şey arar, hep birine tutunmak ister. Tutunduğu her şeyi de, bir müddet sonra kırar, sonra yenisini arar.
Bu içeriği bilmeyenler, bedensel veya ruhsal tatminle günü kurtarır, adına da aşk derler. Biraz konuşma, biraz ilgi, biraz ten, biraz haz… Sonra gün biter, ömür biter; kalp ise hâlâ aç, hâlâ susuz. Aşkın kendi tadına bile varamamış, sadece gölgesini seyretmiş olurlar. Aşk, günü kurtarmak için kullanılan bir oyuncak değil; ömrü hakikate taşımak için verilmiş bir işarettir.
Bedensel aşkı düşman görme; ama ona ‘ilah’ da deme. Fıtrata koyulan bu çekimi, helal dairede yerine yerleştir; kalbinde kalan derin arayışı ise Rabbine çevir. Erenlerin iki âşık gibi anlattıkları manzaraları, beden üzerinden okuma.
Onlar, senin ruhunun Allah’a koşusunu anlatıyorlar. Eğer sen bu koşuyu tenle sınırlarsan, aşkı tadamadan dünyadan gidersin. Aşkı, seni tüketen bir his değil, seni hakikate uyandıran bir çağrı olarak oku.