Okuduğunu başkasına bağışlama olayı… Bir şeyi bağışlamak, ancak elde olan bir şeyle mümkündür. Okunan bir şey “posta” gibi karşıya gönderilecek bir enerji değildir; amelin özü, insanın kendi öz cevherine döner. Bağışlama ermişin elinden değil; erdiğinde kalbinden çıkar. Çünkü okunanda değil, okuyanın hâlinde sır vardır.
Bazı kişiler okunan şeyi bağışlama olayını anlamamışlardır. Çünkü mesele dışarıya verilen bir nesne değil; içeride oluşan bir haldir. Mana ile meşgul olanlar bilir: Okuyuş, okuyanın kalbinde bir açılıma sebep olur; o açılımdan doğan rahmet, niyet ettiği kişiye dua formunda yönelir. “Kullarım bana dua edince ben onlara yakınım.” (Bakara 186) Okunan metnin kendisi değil, kalpte doğan hâl ulaşır.
Olay şu, kişi ancak kazandığını bağışlayablir… Kişi kazanmadığını veremez; çünkü verilecek olan birikmiş bir nurdur, bir haldir, bir amelin hakikatidir. Boş kap su vermez; dolmamış gönül akıtmaz. Kulun bağışı, biriktirdiği hâlin yansımasıdır; bilgi değil, nur paylaşılır.
İşte ortada bir şey yoksa bağışlanacak bir şey de olmayacaktır. İç âlemde bir açılım oluşmadıysa dışarıya akacak bir rahmet de oluşmaz. Çünkü amel bir tohum gibidir; tohum çatlamamışsa meyve olmaz. “Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder.” (Mâide 27) Ayetin hikmeti şudur: İçte olmayan dışta görünmez.
Zaten ayet ve hadislere bakarsak, birbirine dua etmek vardır. Bir şeyi birine okuyup postalamak yoktur. Dua (dua: niyaz, yöneliş), Kur’an’daki bağışlama biçimidir. Okuyup birine gönderme ifadesi Kur’an’ın öğretisinde yoktur; fakat dua etmek vardır ve duanın kabulü içtenliğe bağlıdır. Mümin, kardeşi için ettiği dua kadar Rabb’e yakınlaşır. Okumak seni yükseltir; dua ise o yükselişten başkasına pay istemektir.
Çünkü zaten yaptığımız tüm ameller, bizi kendi hakikatımıza yakınlaştırmak için yaparız ve orada yaptığımızı da unuturuz. Amelin hakikati, ameli unutmakla başlar. Nefis yaptığı şeyi hatırladıkça kendini büyütür; hatırlamadıkça özüne döner. Yaptığınızı Allah biliyor; siz unutun ki O sizin yerinize hatırlasın. Ameli unutmak, ucub kapısını kapatmak demektir.
Çünkü yaptığı amelleri unutmayan ve hep göz önüne getiren kişinin ameline ucub karışır ve o ameli onu hiç de özüne yakınlaştırmaz. Ucub, amelin içindeki nuru söndürür. Bir damla kibir bir gölü bulandırır. “Kalbinde zerre kibir olan cennete giremez.” hadisinin hikmeti budur. Amelin kabul oluşu, kalbin tevazu hâliyle mümkündür.
İşte onun için aziz kardeşim… Yaptığımız her amel, hakikatımızı oluşturan öz cevherimize erip özümüzdeki güzellikleri yaşam alanımızda seyr etmek üzere bize sunulan prensipleridir.
Hakikat yolu kardeşlikle yürünür; benlik çöktükçe kardeşlik çoğalır. Kardeşlik, aynı yolda yürüyenin yoldaşlığıdır. Ameller, insanın içindeki hakikat madenine ulaşması için kazma gibidir. Kazarsın, içinden kendi nurun çıkar. İnsanın ameli kendi suretini ortaya çıkarır. Hakikat amelin kemalinde görünür; amel, özün açığa çıkma aracıdır.
Farz edilen tüm ameller, Allah’ın koyduğu tüm farzlar, yasak edilen tüm haramlar, Kur’an okuma, zikir çekme, sadaka verme vs. her amel öyle. Bunların tamamı insanı kendine döndürmek içindir. Farzlar insanın merkezini kurar; haramlar onu korur; zikir iç âlemi uyandırır; sadaka nefsi inceltir. Allah’ın farzları kale, sünnetleri köprü, zikir ise kalenin içinde güvenli nefes almaktır.
İşte tüm gaye özümüzdeki hakikatlere ermek içindir. Eren kişiye de ermiş derler. Ermek, varılacak bir yer değil; açılacak bir haldir. Kişi kendi öz hakikatine erdiğinde dışarıdaki perde kalkar. “Kim kendini bilirse Rabb’ini bilir” sözü, bu ermenin doruk noktasıdır.
Zira bizler, anne babamıza ve tüm iman ehline dua etmek üzere Allah’tan emir almışız. Dua, bağışlamanın hakiki şeklidir. Ameli göndermek değil, kalpten yükselen niyeti paylaşmaktır. “Rabbin şöyle buyurdu: Bana dua edin; duanıza karşılık vereyim.” (Mü’min 60) Dua ederken gönül açılır, açılan gönül başkasına rahmet taşır.
İşte bu dua dahi bencillikten kurtulup sırf ve som olmaya dönüktür. Dua, benliği çözmeye yarayan ilahî bir eritici gibidir. Bencillik eridikçe safiyet artar. Saf olan gönülde ise ilahî kabulün yolu genişler. “Duanın özü ihlâstır.” der büyükler.
Tüm mesele egoluktan kurtulup Allah’ın cemaline dönmeye matuftur. Ego (nefis: benlik), cemalin önündeki perdedir. Perde kalkınca cemal görünür. “Yüzünü Allah’a dönenin yüzünü Allah nura döndürür.” (Nisa 175) Cemale dönmek, insanın kendi hakikatine yönelmesidir.
Bağışlama, dışarıya gönderilen bir şey değil; içeride doğan bir hâldir. Okumak kişiyi yükseltir; dua ise o yükselişten başkası için pay istemektir. Ameli unutmak ucubu kırar, kalbi temizler. Farzlar merkezdir, haramlar koruyucudur, zikir iç âlemi diri tutar. Erişin gayesi dışarıya değil, kişinin kendi özüne dönmesidir.