297) KURTULUŞ BİLİNÇTE DEĞİL, TESLİMİYETTEDİR

Allah’ın emir ve yasaklarına riayetle kişi cehennemden azat olur. Gayrı tüm bilinçteki değişimler hissî olup, eğer ki emir ve yasaklara riayet yoksa ölüm ötesinde bir kurtarıcılığı yoktur. Vardır diyenler, kendilerini aldatıyorlar.

Kurtuluş, duygusal coşkunluklarda değil, ilahî emirlere sadakattedir. Çünkü hissiyat geçicidir, ama teslimiyet kalıcıdır. İnsanın bilincinde beliren manalar, ilahî ölçüye bağlanmadıkça kişiyi kurtuluşa değil, vehme sürükler. “Kim Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederse, büyük bir kurtuluşa ermiştir.” (Ahzâb 33/71)

Mana ilmiyle az çok derûnî his elde eden kişi, bu konuları anlatanı duyduğu an, nereden ve kimden konuştuğunu hemen anlar. Yerinde olmayan sözler adeta kalbi tırmalar ve hemen rahatsızlık doğar kalbine.

Kalp, Hakk’a yönelmişse bâtılı sezmekte yanılmaz. Hakikatle yoğrulmuş gönül, sözü değil, sözün menbaını duyar. Bu hâl “furkan” sırrıdır; yani hak ile bâtılı ayıran nur. “Ey iman edenler! Eğer Allah’tan sakınırsanız O size bir furkan (ayırma gücü) verir.” (Enfâl 8/29) Gönül, safiyetine göre her sözü ölçer; kalbi tırmalayan ses, hakikatten uzak bir ses olur.

Öncelikle bilelim ki, “ب (B)” harfi üç mânâya gelir: İstiâne (yardım isteme, güç alma); Mülâbese (bürünme, kaplanma); Musahabe (yakın olma, beraberlik) Bu üç mânâyı iyice anımsayıp öylece “ب (B)” harfinin geldiği kelimeye anlam vermeliyiz. Kişinin şirkten arınması için en az “istiâne” anlamını baz alıp öylece yaşama bakmalıyız.

“Bismillahirrahmanirrahim”deki “ب (B)” harfi, insanın hakikî kulluğunu işaret eder. Çünkü kişi kendi gücüyle değil, Allah’ın verdiği güçle var olur. “İstiâne” anlamı bu yüzden kurtuluşun özüdür: Yardımı yalnız O’ndan bilmek. “Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım dileriz.” (Fâtiha 1/5) Kim “ben yaptım” derse, varlığını perde yapar; kim “O yaptırdı” derse, varlığını nurla arındırır.

O da şöyle: Hâlihazırda yaptığım fiili, Allah’ın bende ortaya çıkardığı güçle yapmaktayım. Ben kimim peki? Onu da Nûr Sûresi 35. âyette izah ediyor Yüce Yaratan…

O da şu: “Allah göklerin ve yerin nurudur…” Demek ki varlığımız O’nun zâtından değil, O’nun nurundandır. İşte “istiâne” anlamını aldığımızda deriz ki: Bende ortaya çıkan bu kuvvet, Allah’ın beni var ettiği nurundan bana yansıyan güç ile yani varlık planı ile ortaya çıkmaktadır. İşte bu olayı iyice anladığımızda artık varlığımızın kökeni olan Allah nurunu anlamış oluruz.

İnsan, Allah’ın nurundan yaratılmış bir yansımadır. O’nun kudretiyle hareket eden bir aynadır. Bu idrakle yaşamak, şirkten kurtuluştur. Çünkü kişi bilir ki yapan, ettiren, söyleten hep O’dur. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr 24/35) Bu ayet, insanın kaynağını gösterir. Kurtuluş, bu nurun farkına varmak ve onunla yaşamakla mümkündür.

Öylece Allah’ın mutlak zâtını tenzih eder, kendi varlığını ise nurundan yaratıldığı için Allah ile kâim olduğunu idrak ederek yaşam alanında yerinin farkındalığına erer.

Tenzih, Allah’ı her türlü benzetmeden uzak tutmaktır. Tevhid ise, O’nun nurundan yaratıldığımızı bilmektir. İkisini birlikte yaşamak “iman-ı kâmil”dir. “Her şey helak olur, ancak O’nun zâtı bâkîdir.” (Kasas 28/88) Kişi kendi varlığını bu hakikatle tartarsa, artık hiçbir şeyden korkmaz; çünkü bilir ki varlığı O’nun nurundan bir yansımadır.

Yani bizler Allah’ın zâtından değil, O’nun nurundan var edildik. Dolayısıyla bizden Allah’ın hulûlü (zatın yaratılmışta bulunması) yoktur. Dolayısıyla Allah, zâtı olarak her yerde değil; her yer O’nun nurundan var edilerek, O’nun ilmiyetinden yer alan ilmî sûretlerdir.

Hulûl inancı, tevhidin inceliğini bozar. Zira Allah mekândan, yönlerden ve sûretlerden münezzehtir. Fakat her şeyde O’nun ilmî tecellîsi vardır. Bu farkı bilmek kurtuluşun mihveridir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur; O işitendir, görendir.” (Şûrâ 42/11) Demek ki varlık, O’ndan değil, O’nun “kün fe yekûn” (ol der ve olur) hitabından meydana gelir.

Yani biz böylece iman ettik ve öylece Rahman olan Allah’a dayandık. Yani hulûl veya bizzat zuhûr olamaz. Niye bunu yazıyoruz? Olay yanlış anlaşılmasın diye…

Hakikatin yanlış anlaşılması, hakikatin inkârından daha tehlikelidir. Çünkü bâtıl inanç, kişiyi şirk zindanına hapseder. Tevhid, hem “O her yerdedir” dememeyi hem de “O hiçbir yerde değildir” dememeyi gerektirir. O, mekânsızca yakın, keyfiyetsizce hazırdır. “Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf 50/16)

Zira Allah her günahı affeder ama şirki affetmez. Bozuk olan itikadı affetmez. Kişi huzur ve huşu duyuyor diye de yolu doğrudur denemez.

Huzur hissi, hakikatin ölçüsü değildir; zira bâtıl da geçici huzur verir. Esas olan, itikadın sahih olmasıdır. “Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bundan başkasını dilediğine bağışlar.” (Nisâ 4/48) Gerçek huzur, Allah’ın rızasından doğar, duygulardan değil.

Örneğin bir Hindu kişi, ineğin etrafında huşu içinde tavaf edip etrafında dönerek idrarını hürmetle içti diye ve bundan zevk aldı diye yolu doğru olamaz.

Şekilsel huşu, hakikatsiz bir kabuktur. Niyetin kaynağı tevhid değilse, yapılan ibadet değil bid’attir. Gerçek huşu, Allah’ın birliğini bilerek boyun eğmektir. “Onlar namazlarında huşu içindedirler.” (Mü’minûn 23/2) Ayetindeki huşu, kalpteki tevhid idrakidir, dışsal bir heyecan değil.

Ma rameyte iz rameyte ve lakinnallâhe rame (Attığın zaman sen atmadın, Allah attı) olayı da şu: Kişi tümüyle benliğini perdeler ve asla orada kendi adına tek bir his bırakmadan yöneldiğinde, işte o andaki kişisel bilinç hâli kişiden öylece tecellî eder ki, bu hâl ise tümüyle kişisel hazdır ki, tüm insanlar o bilinçle o şekilde düşünüyor diye bir şey söz konusu değildir…

Bu ayet, fiilde tevhidin özünü anlatır. Yapan “ben” değildir; yaptıran “O”dur. İnsan, kendini tamamen yok bilip fiilini Allah’a havale ettiğinde, işte o an Hak tecellî eder. Bu hâl “fenâ fi’l-fiil” mertebesidir. “Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı.” (Enfâl 8/17) ayeti, kulun kudretinin ardındaki kudreti gösterir. Hakiki tevhide eren, fiilinde Allah’ın kuvvet ve kudretini görür, kendini aradan kaldırır.

Zira aynı hissi biri hissederken diğeri hiç de hissedemeyebiliyor. Yani bu tümüyle kişisel bir hâl’dir ki, gören göz, duyan kulak, yürüyen ayak, tutan el hissi, işte bu… Zâtî seyir zevk hâlini yaşayan ferde ait bir sekr hâlidir.

Bu hâl, “Ben onun gören gözü, duyan kulağı olurum.” kudsî hadisinin hakikatidir. Her insana aynı şekilde nasip olmaz; çünkü bu hâl kişisel bir idrak tecellîsidir. Sekr (mestlik) hâli, aklın perde arkasına geçtiği, kalbin Hakk’ın nurunda eridiği andır. Bu hâli yaşayan, fiilinde kendini değil, fiilin sahibini görür.

İşte bu hâl, ya aşk ile ya da huşû ile kişide tecellî hâli oluşur. Aşk ile olanda sekr olurken, huşû ile olan ise sekrden uzak olarak tecellî eder.

Aşk, coşkunluğun; huşû ise bilinçli teslimiyetin kapısıdır. Aşk, “yakıcı nur” gibidir; huşû ise “serin ilim” gibidir. Her ikisi de Hakk’a götürür ama yolları farklıdır. Aşk, kulun yandığı yoldur; huşû, kulun olgunlaştığı yoldur. “Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir.” (Mücadele 58/22)

Huşû, mutlak zâtî ilimle ilimlenmek ve varlığa bakışla gerçekleşir. Bu çok ulvî bir mertebedir. Bu mertebede artık kesret (çokluk) tümüyle gözden kaybolma ile ve mutlak zâta nazar etme ortasında bir duruşla gerçekleşir.

Huşû hâli, kalbin Allah karşısında tam idrakle eğilmesidir. Bu mertebede “ben” kalmaz, yalnızca “O”nun varlığı hissedilir. Kesretin silinip vahdetin doğduğu bu duruş, insan-ı kâmilin nazarıdır. “Göz şaşmadı, sınırı da aşmadı.” (Necm 53/17) ayeti, miraçta bu hâlin zirvesini tarif eder.

İşte bu hâl, insan-ı kâmilin hâlidir. Böyle bir hâl vardır diye de bunu topluma empoze etmeye çalışmak ve bu ulvî hâle ulaşmayan kişiyi şirkle yaftalamak çok ağır bir ithamdır. Zira bu hâli yaşayan kişiler belki yeryüzünde elin parmaklarını geçmez.

Hakikati yaşayanlar azdır; çünkü bu yol, nefsi tamamen yok etmeyi gerektirir. Bu hâli herkesin yaşamadığını bilmek tevazunun kapısıdır. Hakikati iddia eden değil, hakikatte kaybolan hakikîdir. “Yeryüzünde bulunanların çoğu seni saptırır.” (En’âm 6/116) Gerçek arif, suskunlukla konuşur; hâlini yaymaz, sır olarak taşır.

Onun için de, tüm anlatımlarımız dengede olmalı; içinde bulunduğumuz grubun en fazla bir tık üstü olmalı ki faydalı olalım.

Hikmeti ehline anlatmak, ilmin edebidir. Hakikat, yavaşça sindirilmelidir; aksi hâlde idrak yanar. “İnsanlara akıllarının alacağı kadar konuşun.” (Hadis) sözü bu ölçüdür. Mürşid, güneşi bir anda değil, sabah sabah doğurandır. Denge, tebliğin ruhudur.

İşte aziz kardeşim, hâl ilmi kişisel bir hazdır; tümüyle kişiyi bağlar. Cennet ve cehennem ise, sonsuzluktaki iki duraktır. Bu iki duraktan biri kesinlikle bizim mekânımız olacaktır.

Hâl ilmi, kişiye özeldir; çünkü her ruhun tecellîsinde ayrı bir renk vardır. Lakin âkıbet birdir: ya rahmet, ya azap. “Artık kim zerre kadar hayır işlerse onu görür; kim de zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzâl 99/7–8) Bu yolculukta kişisel zevk değil, sonsuz akıbet önemlidir.

Ruh, hazzın en üst mertebesinden birkaç ışıltı hissetti diye, kesinlikle Allah’ın hiçbir kulunu küçük görmemeliyiz. Kendimizi her zaman âciz bir kul olarak bilmeliyiz. Zira kendisini diğer kullardan ulvî olarak gören kişi, artık kibir ve ucuba girmiş ve mânevî tırmanışını kaybetmiştir.

Kibir, ibadeti bile zehre çevirir. Ucup (kendini beğenme) kalpteki en gizli şirk damarlarından biridir. Gerçek kemal, kendini hiç bilmektir. “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü sen ne yeri yarabilir, ne dağlara erişebilirsin.” (İsrâ 17/37) Allah, tevazuyu yükselişin anahtarı kılmıştır.

Ve… Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin zâhirî yaşam alanından da zerre taviz vermemelidir ki sonsuz yaşam alanında külfete maruz kalmasın. Zira kesinlikle bu et, kemik beden ölecek ve bu beden olmadan yepyeni bir yaşama gözümüzü açacağız.

Sünnet, kurtuluşun pusulasıdır. Zâhirî yaşayıştan taviz vermemek, bâtınî dengeyi korur. Çünkü ruhun yolu, zâhirden başlar, bâtında kemale erer. “Kim Resûl’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ 4/80) Beden ölür ama sünnete bağlı ruh ölmez; çünkü o, Allah’ın nuruyla dirilmiştir.

Artık orada et kemik beden elimizden çıktığı için, CD bilgisayardan alınmış gibi artık ona bir ekleme yapılamayacaktır. Artık dünyadaki serbesti bitmiş ve kul ameliyle baş başadır. Zira dünyada kişi Allah’a küfretse de tövbe eder diye Allah onun yaşamasına engel olmaz, ayrıca nimetini de üzerinde devam ettirir.

Dünya, imtihan alanıdır; ölüm ise sonuç ekranıdır. Burada irade vardır, orada yalnızca hesap. “O gün, ne mal fayda verir ne evlat. Ancak Allah’a selim bir kalple gelenler müstesna.” (Şuarâ 26/88–89) Kulun amel defteri dünyada yazılır; ölüm onu mühürler.

Ama ölümle birlikte artık et, kemik bedeni ölmüş, artık “El-Esmaü’l-Hüsnâ” nakşının kişi üzerindeki yapboz etkisi de bitmiştir. Artık sebepler dairesi son bulmuş, artık mutlak kudret zuhuru ortaya çıkmıştır.

Sebepler perdesi kalktığında yalnızca Müsebbibü’l-Esbâb (sebepleri yaratan Allah) kalır. İnsan, ölümle hakikatin çıplak yüzünü görür. “Bugün perdeyi kaldırdık; artık gözün keskindir.” (Kâf 50/22) Bu anda ne bilgi, ne kudret, ne de idrak kalır; sadece Hak kalır.

Bizim kitaptan aldığımız bir sayfa işte bu şekildedir. Her hakikat yolcusu, kalbine yazılmış bir kitap taşır. Bu kitap bazen bir ayetle, bazen bir nefesle açılır. Hakikati bilmek değil, yaşamaktır esas olan. “Sana bu Kitab’ı, her şeyi açıklayıcı, bir hidayet, rahmet ve müjde olarak indirdik.” (Nahl 16/89) Kalbine yazılan ayet, seni Rabb’ine götürür.

Neden şu dünya hayatında kan dökülür, savaşlar olur? Allah’ın kusursuz yaratışı bu mu? Neden her şey madde şeklindedir? Bu sual, varlık idrakinin ilk eşiğidir. Madde, imtihanın perdesidir; kan, zulmün değil, seçimin sonucudur. Allah’ın yaratışı kusursuzdur; eksiklik, insanın nefsindedir. “Biz insanı en güzel biçimde yarattık; sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” (Tîn 95/4–5) Madde, ruhun aynasıdır; kim neyi taşırsa, o yansır.

Olay şu: Her kişi kendi dünyasına göre haklıdır. O yüzden de çatışmalar başlar. Oysaki hak ve doğru birdir. İnsan, nefsî bakışla kendi doğrusunu ilah edinir. “Kendi hevâsını ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Câsiye 45/23) Hak birdir, çünkü Hak Allah’tır. Her zıtlık, birliğin hatırlatıcısıdır. İnsanlar farklı hakikatler sanırlar ama tek hakikat, Allah’ın birliğidir. Kurtuluş, bu birliği idrak etmektir.

İşte eğer Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize tümüyle gönül verip onun dizi dibinde oturup tüm fırkalaşmaya son verirsek, işte o zaman tüm savaşlar biter. Ki bu da muhaldir.

Âlemin barışı, kalpteki barıştan başlar. İnsan, Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) nuruna teslim olmadıkça, nefs savaşını bitiremez. “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak; biri kurtulacak, o da benim ve ashabımın yolunda olanlardır.” (Hadis) Hak yol, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin dizinin dibinde, edep ile oturmaktır.

Taa Kâbil ile Hâbil’den bu yana devam eder. Tüm dünya nelerine yetmiyordu? Ama kişisel hırs ve sahiplik düşüncesi, yani ego, işte savaşa sürükledi. “Ben üstünüm” düşüncesi hep savaş çıkarır.

Kıskançlık, ilk kanın sebebidir. Kâbil’in kalbine giren “ben” ateşi, bugün de insanlığı yakıyor. “Kıskançlık, ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi amelleri yer bitirir.” (Hadis) Gerçek savaş, nefisle olandır. Dış savaşlar, iç kavgaların gölgesidir. “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems 91/9)

Oysa ki sen de kulsun, ben de kulum; gel beraber eksikleri tamamlayalım dersek, işte o zaman savaşlar biter.

Tevazu, barışın anahtarıdır. “Ben” ve “sen” kalktığında, “biz” doğar. Hakikatte bütün ruhlar bir nefisten yaratılmıştır. “Sizi bir nefisten yaratan O’dur.” (Zümer 39/6) Kardeşlik, ortak kul oluşun idrakidir. Her eksik, diğerinin varlığıyla tamam olur. Barış, tevhit şuurudur.

“Kim Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederse, büyük bir kurtuluşa ermiştir.” (Ahzâb 33/71) “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı.” (Enfâl 8/17) “Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz.” (Nisâ 4/48) “Göz şaşmadı, sınırı da aşmadı.” (Necm 53/17) “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems 91/9)

Kurtuluş, hissin değil teslimiyetin eseridir. Gerçek ilim, kişinin kendi hiçliğini bilmesidir. Huşûda sekr yoktur; sekrde huşû gizlidir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yolundan ayrılan, hakikatin nurunu kaybeder. Savaş, nefisten doğar; barış, teslimiyetten. Her kul bir aynadır; birbirini tamamladığında nur bütünleşir.