176) SUYUN HAFIZASINDA SAKLI OLAN HAKİKAT

Ya “su” sen ne mübareksin… SU Muazzam bir yapıdır. İçine girdiği kabın rengini alır. Su, Hakk’ın isimlerinin tecellilerini taşır. Bir kapta nasıl renk değiştiriyorsa, insanda da niyete göre şekillenir. Saf kalpte rahmet olur, kirli nefiste azap olur. Zira Kur’an’da “Biz her canlıyı sudan yarattık” buyrulmuştur; yani su yalnız bedenin değil, mananın da taşıyıcısıdır.

Su, hakikatin en berrak aynasıdır. Zira saf olan suya bakan kişi kendi suretini olduğu gibi görür. Kalp de böyledir; temizse Allah’ın nurunu yansıtır, kirliyse nefsi gösterir. Ayette buyruldu: “O, gökten su indirendir. Onunla her çeşit bitkiyi çıkarırız…” (En’am, 6/99). Bu suyun zahirde bitkileri, batında kalpleri diriltmesidir.

Elmaya girer tatlı olur. Turpa girer acı olur. Arıya girer şifa olur. Akrebe girer zehir olur. İnsana girer hayat verir. Su, mahiyetini kaybetmeden her varlıkta ayrı tecelli gösterir. Bu bize şunu anlatır: İnsan da aldığı ilahi feyzi kendi kabınca yansıtır. Kiminde rahmet olur, kiminde zulmet. O yüzden “kalpler kap gibidir” denmiştir. Su nasıl farklı varlıklarda farklı tatlara bürünüyorsa, insan da feyzi aldığı kabına göre yansıtır.

Kalplerin kabı niyetlerdir. Niyet temizse feyiz rahmet olur, kirliyse azap olur. Hz. Peygamber Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Ameller niyetlere göredir” buyurdu. İşte suyun tatlılığı yahut acılığı, kabın temizliği yahut kirliliğine bağlıdır.

Kalpte pompa böbrekte arıtma olur. Beyin de girdi mi beden için her tarafa uzanan sinir kök ve hücrelerine ulaşan bir zemin olur. Hem nur üretir Hem de nar. Ya SU sen ne azizsin. Su, insan bedeninde rahmet gibi dolaşır. Kalpte rahmetin pompası, böbrekte arınışın kapısı, beyinde nurun ve narın menşei olur. İşte bu yüzden su, hem rahmet hem de imtihandır. Temiz akarsa nur olur, bulanırsa nar olur. Bu bize şunu fısıldar: Kalbine temiz su taşıyan kimse, nur üretir.

Kalbin manevi haletinin pompası ise zikirdir. Zikirle kalp temizlenir, böbrek gibi arınır. Zikir kesilirse su bulanır ve nur nar olur. Hadiste “Bedeninde bir et parçası vardır; o salih olursa bedenin tamamı salih olur; o bozulursa bedenin tamamı bozulur. İşte o kalptir” buyuruldu.

Suyumuz kurudu mu kabımızın hiçbir değeri kalmayacaktır. Toprağı deşip içine atacaklar. Bazıları yakacak külünü havaya savuracak. Bazıları da dağa atıp kurda kuşa yem edecek. Kabımız çok değerli. Su, bedenin ruhla bağlantısıdır. Su çekildiğinde beden kabı kalır; toprak olur, kül olur, dağa taş olur. Bu bize emanet edilen hayat suyunun kıymetini bilmeyi öğretir. Kabın kıymeti içindeki suyla ölçülür; su çekildiğinde geriye kalan yalnız topraktır.

“Her nefis ölümü tadacaktır” (Âl-i İmrân, 3/185) ayeti, bu hakikati hatırlatır. Ruhun suyu çekildiğinde geriye kalan yalnızca kabuktan ibarettir. Bu yüzden kıymet kabın süsünde değil, içindeki can suyundadır.

Suyu işletip nur üretelim. Eğer ki suyumuzla nar üretirsek vay halimize. İnsanın en büyük vazifesi, kendisine emanet edilen bu hayat suyunu nur üretmek için kullanmaktır. Zira aynı su nur da olur, nar da. İmanla beslenen gönülde su, nura dönüşür; nefisle bulanmış kalpte ise nar olur.

Dünya hayatı bir imtihandır. Su ile nur üretmek marifettir. “Allah, dilediğini nuruna kavuşturur” (Nur, 24/35). Kalbi imanla berraklaştıran nur bulur; hevasıyla kirleten ise narın azabına sürüklenir.

Kabımızın şekil ve rengi değişti mi su da ona göre yeniden şekillenir. Kalp kabının rengi ve şekli, içindeki suyun hâlini tayin eder. İmanla berrak olan kalpte su, rahmet deryası olur; gafletle kararmış kalpte ise bulanıklık olur. Bu bize kalbi arındırmanın ne kadar elzem olduğunu hatırlatır.

Kalp, suyun kabı gibidir. Hadiste, “Müminin kalbi Rahman’ın iki parmağı arasındadır; dilediği gibi evirir çevirir” buyurulmuştur. Kalp neyle boyanırsa su da onunla boyanır.

Suyun başka bir özelliği ise, su taşın içinde dondu mu taşı parçalar. Su, görünüşte yumuşaktır; fakat Allah’ın kudretiyle en sert kayayı bile çatlatır. Tıpkı müminin gönlündeki iman gibi; dışarıdan yumuşak görünür ama azimle en katı nefsi bile yarar.

Hak yolunun yolcusu dışarıdan yumuşak görünür; fakat içindeki iman, dağı delen su gibidir. İman, nefis taşını parçalar. Bu yüzden iman ehli, zahirde sakin ama batında kuvvetlidir.

Suyun üzerinde olumlu veya olumsuz bir şey söylendi mi, su onun şeklini alır. Vücudumuzun büyük oranı su olduğu için okunan zikirler, okunan zikre göre vücut ve organları şekillendirir. Böylece şekillenen su dünyamızdaki bakış açısını değiştirir. Su, sözün ve zikrin tesirini yansıtan bir aynadır.

Nasıl ki suya söylenen söz damgasını bırakıyorsa, insandaki su da zikre göre şekillenir. Kur’an tilaveti, tesbih ve dua bedenin suyunu nur kılar; boş ve çirkin sözler ise karartır. İşte bu yüzden zikirsiz beden, susuz toprak gibidir.

“Onlar ayakta, otururken ve yanları üzere Allah’ı zikrederler” (Âl-i İmrân, 3/191). Zikir, bedenin suyunu şekillendirir; ruhu berraklaştırır. Boş sözler ise karanlık bırakır.

Ayrıca ruh zaten bedendeki hissiyatı da çıkış noktasına göre içine kaydedip depolar. Ruh, bedendeki suyun hafızasına işler. Her duygu, her düşünce bir damga bırakır. Su bu damgayı taşır; ruh da bu damgayı ebedi defterine kaydeder. Bu nedenle hayatımızda her an, suyun hafızasına işlenen bir ilahi kayıttır.

“Biz insanın yaptıklarını ve bıraktıklarını yazarız. Her şeyi apaçık bir kitapta kaydederiz” (Yasin, 36/12). Suyun hafızası, levh-i mahfuzdan bir yansımadır. Ruh, suyun üzerine işlenmiş her izi alır.

İnsan ile Allah arasındaki perde sudur dediğimizde, aslında bu perdeyi biz oluşturuyoruz. Su, hem perde hem de köprü olabilir. Allah’a perde olan, suyun dünyevi yönünü öne çıkaran gaflettir. Köprü olan ise suyun nura bakan yönünü kullanan teslimiyettir. Yani perdeyi biz oluştururuz, köprüyü de biz kurarız. Nefis, suyu perde yapar; zikir de köprü yapar. Aynı su, gafletle perde, imanla miraç olur.

Bize üflenen ruh vasıtasıyla birimsel hayat bulan ve sudan oluşan vücudumuza bedensel dürtüleri aşılarsak, oradaki sudan oluşan yapı, Allah’ı bize ulûhiyetiyle gösterip rububiyeti unutturur. Öylece bize afakımızı gösterip dışa yönlendirir. Ve seraplar peşinde koşup gideriz.

Ruhun nuru unutulup bedenin suyu nefsin esaretine girerse, insan Allah’ı değil kendi seraplarını görür. Afakî görüntülerle oyalanır, hakikatin merkezini ıskalar. Su, rububiyetin aynası olmaktan çıkıp dünyevi aldanışların perdesi olur. Serap, suyun yansımasıdır; ama hakikat değildir. Gaflet suyu da insanı seraplara sürükler. Hakikati görmek için içteki suyu nurlandırmak gerekir.

İman ve teslimiyetle cennete de ulaşsak, sahip olacağımız marifet, cennette göre gelişmiş bir bakışla şimdiki dünya gibi algılarız. Ben ve öteleri… Cennete varmak tek başına kâfi değildir; asıl olan marifettir. Cennet bir mekân değil, marifetin açtığı idraktir. İmanla ve teslimiyetle cennete giren, orayı da kendi su kabınca görür. Kimi yüzeysel görür, kimi derinliklerde hakikati seyreder.

Cennetin hakikati marifettedir. Kimi yalnız nimeti görür, kimi marifeti. Aynı su birine tatlı gelir, diğerine acı. Cennet de böyledir; idrak kabınca tadılır. Ama üflenen ruh, sudan hayat bulan bedenimizi kullanan ruhun derinliklerinden uzanıp gelen belleğimize dışsallığı bitiren Allah nurunu yüklersek, kendi elimizle perdeyi aralarız. Ruh, bedenin suyla şekillenen belleğine Allah nurunu yüklediğinde, dışsallık biter. Perde kalkar ve hakikat görünür.

Bu bize gösterir ki, hakikati görmek için perdeyi kaldırmak gerekir; perdeyi kaldırmak da imanla, zikirle ve teslimiyetle olur. Hak nuruyla su berraklaşır; perde kalkar, hakikat görünür. Bu, imanla ve zikirle olur. Onun için bilelim ki, ilahi şuurla beslenip rububiyet alanınızı keşfederek yaşayıp cennete ulaşanın cennetiyle, içindeki durumun marifetiyle cennete ulaşanın cennet nazariyelerinin arasında hayal edemeyeceğimiz kadar fark vardır.

Cennet, herkes için aynı görünmez. Kimi sadece nimetlerin cennetiyle yetinir, kimi marifetin cennetine ulaşır. Su burada da sırdır: Aynı su, birine tatlı gelir, diğerine acı. Cennetin de tadı, kişinin kalbine yüklenen nura göre değişir.

Marifetsiz cennet, gölgesiz bir bahçedir. Marifetli cennet, sonsuz nurla dolu bir deryadır. Su burada da sırdır; herkes aynı suyu içer ama her kalp kendi kabınca hisseder.

Su, hayatın özü olduğu gibi, kalbin de diriliş kaynağıdır. Bu yüzden kalbimizi temiz tutmalı, içindeki suyu nurla buluşturmalıyız. Allah Teâlâ buyurur: “Biz gökten tertemiz bir su indirdik.” (Furkan, 25/48). Bu ayet, hem zahirde yağmuru hem de batında kalplere yağan feyzi işaret eder.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurdu: “Müminin kalbi, Allah’ın rahmetiyle doludur.” Bu kalbin rahmeti, suyun berraklığı gibidir. Gafletle bulanırsa, rahmet değil azap taşır. Öyleyse kalbimizi her gün zikirle temizlemeliyiz.

Zikir, suyun berraklaşması gibidir. Her tesbih damlası, kalpteki bulanıklığı giderir. Allah buyurur: “Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28). Huzurun yolu, kalbin suyunu zikirle berraklaştırmaktır. İnsanın dili suya söylenen söz gibidir. Güzel söz, içimizdeki suyu nur kılar; kötü söz ise karartır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Güzel söz sadakadır.” buyurdu. Demek ki her kelime, içimizdeki suya işlenir ve ahirette karşımıza çıkar.

Su, şefkati ve rahmeti temsil eder. Su nasıl bütün mahlûkata ayrım yapmadan hayat veriyorsa, mümin de herkese rahmetle yaklaşmalıdır. Hadiste: “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” buyurulmuştur. Su gibi olmalı; kimseyi ayırmadan hayat sunmalı.

Ölüm, suyun kabından çekilmesidir. O gün kabın süsü değil, içindeki suyun berraklığı bizi kurtaracaktır. “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Ankebut, 29/57). Öyleyse ölüm gelmeden önce kalbimizin suyunu imanla dolduralım.

Namaz su gibidir. Su bedeni nasıl temizliyorsa, namaz da ruhu temizler. Rabbimiz buyurur: “Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebut, 29/45). Namaz kılmayan, ruhunun suyunu kurumaya terk eder.

Oruç su gibidir. Oruç, nefsin ateşini söndüren serin bir sudur. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: “Oruç bir kalkandır.” Oruç, kalbin suyunu berraklaştırır; rahmet yağmurlarını çeker.

Zikir su gibidir. Kalp, zikirsiz kalırsa susuz çöle döner. Allah buyurur: “Beni anın ki, Ben de sizi anayım.” (Bakara, 2/152). Zikir, kalpteki suyun ışığını parlatır ve her zerresine nur işler.

Sabır su gibidir. Su nasıl taşı deler, sabır da zorlukları deler. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Sabır bir ışıktır.” buyurdu. Sabırla yaşayan, suyun sabırlı damlalarıyla kayaları yarar gibi imtihanları yarar.

Şükür su gibidir. Suya değer veren şükreder, onu israf etmez. Allah buyurur: “Andolsun, şükrederseniz artırırım.” (İbrahim, 14/7). Şükredenin kalbine rahmet yağmurları iner.

Kur’an su gibidir. Nasıl ki susuz kalan canlılar ölür, Kur’an’sız kalan kalpler de ölür. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kur’an evin içinde okunduğunda ev halkına genişlik verir.” buyurdu. Kur’an, kalbin susuzluğunu gideren en büyük rahmet pınarıdır.

Merhamet su gibidir. Su her yere hayat verir, merhamet de her gönle huzur verir. “Rahman’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (Zümer, 39/53). İnsan, merhametiyle Allah’ın Rahim sıfatının tecellisine mazhar olur.

Ölüm suyun çekilmesi gibidir. Dünya kabı boşaldığında geriye kalan toprağın bir kıymeti kalmaz. Rabbimiz: “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmran, 3/185). Ölümle beraber, kabımızdan çekilen suyun temiz mi bulanık mı olduğu ortaya çıkacaktır.

Su vahdetin sırrıdır. Su tek bir hakikattir ama bardaklara girince ayrı ayrı görünür. İnsanlar, ağaçlar, dağlar hep aynı sudan hayat bulmuştur. Bu bize gösterir ki, bütün varlık bir tek hakikatin farklı yansımalarıdır. Bir damlanın denize dönmesi gibi, insan da Rabbine döner.

Fena sudur. Su güneşte buharlaşır, görünmez olur. Bu fenadır: Varlığın silinip yok görünmesi. Ama bu yok oluş değildir; su göğe yükselip bulut olur. Bu bize gösterir ki, fenada yokluk değil, dönüşüm vardır.

Beka buluttur. Buhar bulut olup yeniden yağmur şeklinde iner. Bu da bekadır: Allah’la kalmak, Allah için var olmak. Fenadan sonra beka gelir; yani insan kendi varlığını kaybettiğinde Allah’ın kudretiyle yeniden kıvam bulur.

Tasavvuf yolculuğu sudur. Su, nehir gibi akar; durduğu yerde kirlenir, aktığında temizlenir. İnsan da zikirsiz kaldığında kirlenir, zikre aktığında berraklaşır. Akışı kesilen su kokar, zikri kesilen gönül de karanlığa düşer. Marifet suyun berraklığıdır. Bulanık su, hakikati yansıtmaz. Kalp de böyledir. Ancak saflaştırılmış kalpte hakikat berrak bir su gibi görünür. Bu yüzden mürşitler: “Kalbini arıt, hakikati seyret.” derler.

Perde suyun donmasıdır. Su donduğunda akış biter. Kalp de katılaştığında hakikati yansıtamaz. Ama güneş doğunca buz çözülür, kalp de zikrin nuru ile açılır. Böylece perde kalkar ve hakikat görünür.

Allah’ın isimleri suyun tatları gibidir. Aynı su, elmada tatlı, turpta acı olur. Aynı ilahi hakikat, birinde rahmet, birinde azap olur. Bu bize şunu gösterir: İnsan hangi kapla Allah’a yönelirse, o kapla feyzini alır.

“Biz her canlıyı sudan yarattık” (Enbiyâ 30). Bu ayet bize gösteriyor ki, su sadece biyolojik bir unsur değil, ilahi hayatın tecellisidir. İnsan, sudan yaratıldığı için suya bakarak hem varlığının hem de hakikatinin sırrını görebilir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurur: “Müminin kalbi su gibidir; neye konulursa onun rengini alır.” Bu, kalbin safiyetine ve suyun berraklığına yapılan işarettir. Kalp temizlenirse nur yansıtır, kirlenirse karanlık yansıtır.

“O, gökten bir su indirir; dereler de ölçülerince akar…” (Ra’d 17). Bu ayet, hakikat yolculuğunu anlatır. Su, derelerin ölçüsünce akar; yani insan da Rabbinden aldığı feyzi kendi kabının ölçüsünce taşır. Kimin kabı genişse daha çok alır, kimin kabı dar ise az alır.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “Allah’ın zikri ile kalpler su gibi yumuşar.” buyurmuştur. Su, kayayı bile yarar; zikir de en katı kalbi bile yumuşatır. “Biz gökten tertemiz su indirdik.” (Furkan 48). Bu ayet, suyun yalnızca fiziksel temizlik değil, manevi arınma için de indirildiğini gösterir. Zikir, dua ve Kur’an tilaveti de gönle gökten inen rahmet suyudur.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “Suyun israfından sakının, akarsu kenarında olsanız dahi.” buyurmuştur. Bu hadis, zahirde suyun korunmasına işaret ederken, batında insana verilen ruhani suyun yani feyzin de israf edilmemesi gerektiğini bildirir.

“Onlar ki iman ettiler, kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain oldu. Biliniz ki kalpler, ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.” (Ra’d 28). Tıpkı suyun susuzluğu gidermesi gibi, zikir de kalbin susuzluğunu giderir.

Suya bakarak kalbini temizle… Su içtiğinde sadece bedenini değil, kalbini de temizlediğini düşün. Çünkü su, kalpteki tortuları da sembolik olarak yıkar. İçerken “Bismillah” de, çünkü besmeleyle içilen su nur olur.

Suya zikir oku… Bir bardak suya “Elhamdülillah” veya “Ya Hayy, Ya Kayyum” zikrini oku. O suyu içtiğinde, zikrin nuru hücrelerine taşınır. Bedenin arınır, kalbin yumuşar.

Suyun hafızasına iyi sözler söyle… Suyun hafızası vardır. Ona söylediğin söz, içtiğinde ruhuna işler. “Allah razı olsun, Allah affetsin, Allah nurunu göstersin” gibi sözlerle suyu güzelleştir.

Su israfından sakın… Musluğu açarken düşün; suyun akışı, sana verilen ömrün akışına benzer. İsraf ettiğin her damla, farkına varmadan ömründen çalan bir nefes gibidir.

Kalbini su gibi tut… Kalbin, su gibi berrak olsun. Su bulanırsa içilmez; kalp bulanırsa hakikati göremez. Zikir ve tefekkürle kalbini temiz tut ki, Rabbinden gelen feyzi berrak şekilde taşıyabilesin.

Su ile secdeyi birleştir… Abdest suyunu sadece temizlik değil, secdeye hazırlık bil. Su ile yıkadığın her azanı, secdede Allah’a yaklaşmaya hazırlayan bir kapı bil.

Suyu rahmet kapısı gör… Yağmura bakarken rahmeti gör, çeşmeden akan suya bakarken ilahi ikramı fark et. Her damlada Rabbini hatırla.

Yorum yapın