Ayeti kerimede Rabbimiz şöyle der: “Gerçek şu ki, Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de; onlar bunun yüklenmekten çekindiler ve ondan korkuya kapılıp titrediler. O’nu insan yüklendi. Gerçekten o, pek zalim ve çok cahildir.” (Ahzâb, 72)
Bu ayet insana verilen yükün sıradan bir yük değil, varoluşun özü olduğunu göstermektedir. Göklere, yere ve dağlara arz edilen emanet; irade, şuur ve Allah’ın ruhundan üflemesiyle insana verilen ilahî sırdır. Bu sorumluluğu yalnız insan kabul etti. Ancak bu kabul, beraberinde cehl (bilgisizlik) ve zulmün (haddi aşma) tehlikesini de getirdi. İnsana düşen ise bu emaneti koruyacak şuurda olmaktır.
Hu adıyla işaret edilen mutlak hüviyet yani mutlak zat, kendi zati özellikleri ile sahip olduğu sonsuz sınırsız diye tabir edebileceğimiz bir tarzda kendinden kendine yansıyan öz nuruna bakarak zati ilmiyle seyir eyledi. Yansıyan nurunda mevcut olan ve gizli hazine şeklinde izah edilen nurunda gömülü olan mana kuvvelerini seyir etmek istedi.
“Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim…” kudsî hadisinde işaret edilen mana burada açığa çıkar. Gizli hazine olan nur, seyir ve zuhur için varlık sahnesine çıkarıldı. İnsana tevdi edilen emanet, bu seyri insan aynasında sürdürme görevidir.
Öncellikle seyir alanına koyup içinde şuurlu birimler şeklinde tezahür edeceği alanda, kendisine Allah ismini vererek yaratım alanında kendisini tanıttı. Öylece kendi nuruna temaşa edip kendi öz özelliklerini seyir eyledi.
Allah ismiyle işaret edilen bu zuhur, zatın kendi esma ve sıfatlarını idrak ettirmesi içindir. İnsanın emaneti taşıması, bu isimleri kendi nefsinde tatbik etmekle mümkündür. Çünkü emanet, esmanın şahidini taşımaktır.
Bunu ise, nurundan bir tutam alarak yoğunluğunu düşürmek suretiyle, nurunun saçılan şule ışıltılarını kendi öz özellikleri ile üzerinde nakışlar oluşturarak, nakışların nur şulelerinin üzerinde bileşimleştirerek yaptı. Yoksa yoğunluğu düşürülmeden nurunun üzerinde kıvam oluşturup esmalarla işaret edilen özelliklerinin dokunalarının bileşimlerinin olması mevzu bahis olamazdı.
Bu teşbih, kudretin insana en uygun şekilde tenezzül ettiğini anlatır. “Allah kimseye gücünün üstünde yük yüklemez.” (Bakara, 286) ayeti gibi, nur da insana kaldırabileceği yoğunlukta tenezzül etmiştir. Emanet de işte bu “tenzile” uygun şekilde verilmiştir.
Zaten nurundaki her bir özellik, olduğu gibi kaldığında, oradan bir şemailin zuhura gelmesi muhal olurdu. İşte bu dokumayı da gene de her bir zerrecik olan nur şulelerinin içinden dışına akacak şekilde oluşturdu. Yani nakşını bir tutam nurundan var ettiği mahlukatına dışarından üzerine değil, kendi özünden üzerine şekillenecek türde bir tarzla işledi.
Burada “emanet”in içsel bir sır olduğuna işaret vardır. İnsana dışarıdan bir yük değil, özüne işlenmiş bir hakikat verilmiştir. Bu nedenle ihanet eden, özüne ihanet etmiş olur.
Burada bir örnek ile olayı az açalım. Bir projeksiyon cihazını düşünelim. İçinde üretilen ışık huzmesi, lamından filmin içeriğine göre huzme alıp perdeye öylece yansır. Şekiller ışık kırılarak ve basıncı düşürülerek oluşur. Yoksa ışık olduğu gibi yansısa, bir lazerden püsküren ışık gibi, hiçbir görüntü oluşmadan perdeye vurur ve hatta ışığın şiddetinden perdeyi yakarak delip geçerdi.
Bu teşbih, varlığın Allah’ın nurunun gölgeleri olduğu gerçeğini anlatır. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 35) ayeti bu hakikate işaret eder. İnsan emaneti bu ışığın doğru kırılmasıyla taşır. Eğrilirse, zulüm olur.
İşte bu kısa örnekten hareketle, Allah mutlak kuvvet ve kudretiyle sahip olduğu nurunun yoğunluğunu düşürmek suretiyle ve nurunun içindeki kuvve içeriğini bileşimleştirmek suretiyle, ilminden veya nurundan bir noktada tüm bu âlemleri var eyledi.
Bu ifade “kün fe yekûn” hakikatinin açılımıdır. Allah’ın “Ol” demesi, nurundaki mananın tenezzül etmesiyle gerçekleşir. Emanet de bu yaratımın özünde insana tevdi edilmiştir. İnsanın taşıdığı sır, âlemin yaratılış kodunu taşımaktır.
Tüm bu âlemler dikkat ederseniz onun zati vücudundan değil, zati vücudunun nurundan var ettiği bir noktadan öte bir varlığı olmadı. Bunu seyir eden ilim erbapları, âlemlerin aslı hayaldir dediler. Ama bu hayal bizim kendi hayalimizde kurduğumuz hayaller gibi değildir. Bu hayal Allah’ın zatına nispetle hayal gibidir.
“Her şey helak olup gidecek, ancak Allah’ın zatı baki kalacaktır.” (Kasas, 88) ayetiyle bu hakikate işaret edilir. Âlemlerin hakikati hayaldir ama insan emanetiyle bu hayali Hakk’a bağlayıp kalıcı kılmakla mükelleftir.
Sonra bu nokta diyebileceğimiz ilmi huzmeye ve adına Nur-i Muhammedi denilen, içindeki ruha ruhu’l Kudüs denilen, içindeki irfana insan-ı kâmil denilen, içindeki tekâmül bağlatılarını icra eden tümel bağlantıya aklı evvel denilen bu bir tutam nurdaki tüm bileşimleri bilinçli eyledi. Yerden göğe her bir varlık, bu bileşimlerden bir bileşim olarak Allah’ın nurunda yani ilminde yerini aldı.
Burada insana yüklenen emanetin kaynağı açık olur: Nur-i Muhammedî. Bu nur, bütün varlıkların hakikatidir. İnsan emaneti taşıyarak bu nurun bilinçli şahidi olur.
Sonra bu seyrini istedi ki biri de seyir etsin. Çünkü yanı sıra bir mutlak vücut sahibi yoktu ki bu ilmi tezahürdeki seyri Allah ile beraber seyir eylesin. Sonra seyir ettiği kendi nurundaki her bir bileşime ruhundan üfleme yapıp zati seyir için müsaitlik durumunu tabiri caizse yokladı. Semalar ve arz buna müsait değildi. Rububiyet alanları buna müsait değildi ve “ya Rabbi bizde bunu barındıracak kapsam yok” dediler.
Bu ifadeye Ahzab 72’deki “dağların emaneti yüklenmekten çekinmesi” paraleldir. Emanet, ancak insana verilmiştir. Çünkü insanda bütün esmanın toplanma kabiliyeti vardır.
Arzdaki dağlara nazar eyledi, dağlar da bu ruha haiz olamadı ve aynı şekilde Rabbü’l-âlemîne karşı titreyip havf eyledi. İşte bu, “haiz olmamaya çekindiler” denilerek ifade edilmiştir. Çünkü kendisinde bu ruhu barındıracak tüm isimlerin ev sahipliği mevcut değildi. Yani Allah’ın nurunun ışıltısındaki tüm mana kuvveleri onlarda zuhur etmemişti.
Dağların titremesi, insana verilen emanetteki sorumluluğun büyüklüğünü anlatır. İnsan bu sorumluluğu taşımazsa dağlardan ağır bir yükü ihmal etmiş olur.
İnsanı ise, tüm isimleri talim ederek yaratmış ve sonra da var ettiği insani hüviyete ruhundan üfleyebilmek için kıvam verdi. Bu kıvama tam ulaşan insana da ruhundan üfledi. Öylece insan, bekaya bakabilecek kudrete haiz kılındı. Allah namına zati seyir konumu kendisine tevdi edildi. Yani sonsuzluk nazariyesiyle süslendi. Öylece her sahip olduğu değeri sonsuza kadar sahip olma hissiyle yaşam alanı edindi. Hayvanlar ve diğer tüm varlıklar fena dairesinde nazara sahipken, insan bekaya nazar edebilme kuvvesine ulaştırıldı.
Burada emaneti yüklenenin kim olduğu netleşir: İnsan. “Ben ona ruhumdan üfledim.” (Hicr, 29) ayeti bu hakikati ortaya koyar. İnsanın farkı, bekaya yönelme kudretiyle belirlenir.
Ayetin devamında, insanın zalûm ve cehûl olduğu söyleniyor. Zelûm karanlıklarda kalan demektir. Cehûl ise bilinmezlikte kalan demektir. Allah insana ruhundan üfleyip mükemmel etmenin yanında, insanı et kemik bedenin içinde var eylediği için, kendisine üflenen sonsuzluk ruhunu et kemik bedenin zevkleri içinde boğularak bu ruhu hissedişten gaflette yaşayarak et bedenin kıvrımları arasında karanlıklarda yaşayıp durur. Bunun sebebi ise, sahip olduğu bu sonsuzluk ruhunun özelliklerini bilmediğinden, et kemik bedenin peşinde koşturarak sahip olduğu ulvi özellikleri yok etmesinde yatar.
Burada emanete ihanetten bahsedilir. İnsanın zalûm ve cehûl oluşu, emaneti fark etmediğinde ortaya çıkar. “Nefsine zulmedenler” tabiri Kur’an’da bununla ilgilidir.
İnsan aklıyla yaşadığı için her şeyi zahiren arar. Oysaki sahip olduğu o sonsuzluk ruhunu, aklıyla tespit edemez. Çünkü akıl sadece eldeki donelerden yola çıkarak hedefe ulaşmaya çalışır. Oysaki insana verilen en büyük melekelerden biri iman melekesidir. İnsanı kendine inandıranlar peşinden koşturur. Kişi aklı ermezse de güvendiği bir kişiye inanarak bilinmeyen yollarda yolculuk edebilir.
İman, aklın ötesinde bir nurdur. “Onlar görmedikleri halde gayba iman ederler.” (Bakara, 3) ayeti, bu hakikati işaret eder. İnsan emaneti yüklenirken sadece akılla değil, imanla yolda kalıcı olabilir.
İşte peygamberlerin en belirgin özellikleri olan emin olma özellikleri dolayısıyla, kişi aklıyla tespit edemediği hususları, onlara imani kuvveleriyle yönelip tasdik ederek hak yolunda ilerlemeleridir. Peygamberlerin “emin” sıfatı, emaneti taşımak için örneklik teşkil eder. Onlara iman, aslında emaneti sahibine teslim etmektir.
Çok muzdarip olunan bir konuya da az değinelim. Günümüzde peygamberlere olan imanı devre dışı edip, onları sadece ilahi vahye yönel diyenler, sonra da ilahi vahyin insan profilinde şekillenmesini sağlayan peygamberler devre dışı edilip her şeye aklıyla yürümeleri sonucu ateistlik ve deistlik hızla yayılmaktadır.
Oysaki peygambere iman olmadan Kur’an’ın anlaşılmayacağını, insanlığı peygambersizliğe iten kişiler, en iyi de onlar bilmektedir.
Burada “Resûl’e iman”ın önemi belirginleşir. “Peygamber size ne verdiyse onu alın, sizi neden men ettiyse ondan da sakının.” (Haşr, 7) ayeti, emanete vefanın ancak peygamber aracılığıyla mümkün olduğunu gösterir.
Direk dinden vazgeçin deseler, hemen karşı konulacaklardır. Ama “her şeyi aklınla çöz” deyip peygamberi devre dışı ettiklerinde ise, zaten otomatik olarak akıl iflas edecek, kişi otomatik olarak dini terk edecektir. İşte bu bir küffar projesi olup, insanlığı aldatıp ilahi yordamdan alıkoymak için ileri sürdükleri kartlardan biridir.
Bu, şeytanın sağdan yaklaşmasıdır. “Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım.” (A’râf, 17) ayeti bu tuzağı tasvir eder. İnsanın emanete sadakati, şeytanın bu oyununa karşı uyanıklıkla mümkündür.
Ayrıca peygamberin belli zaman ve mekanlarda kullandığı lokal bazı sözlerini genele vitrin yapıp peygamberin sözlerini itibarsızlaştırarak insanlığı peygambersizliğe itmişlerdir. Bunların adamaları her yerde kümelendiği için de, bazısı bu lokal sözleri yaldızlayarak gençleri dini İslâm-ı mübinin kutlu rehberinden uzaklaştırmak için ellerinden geleni yapıyorlardır. İşte olayı anlamak için, öncellikle peygambere iman şart olup vazgeçilmez temel prensiplerin başında gelir.
Burada emanete hıyanet, peygamberi perdelemektir. Oysa “Kim Resûl’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa, 80) hakikati, peygamber sevgisinin emaneti korumanın esası olduğunu bildirir.
İşte insana emanet edilen bu kutsi ruh, çok bir yük olduğundan et kemik bedenin hafifliğini tercih ederek o muazzam hazinenin kazandıracağı o muazzam yükün getirisi olan sonsuz zati zevk seyrinden mahrum yaşıyordur.
İnsan, emaneti taşıyacak kudrete sahipken bedene esir olursa, yükü hafif sanıp aslında en ağır zararı yüklenmiş olur. Çünkü emaneti terk etmek, yaratılış gayesinden kaçmaktır.
İnsan hakikatine karşı cahil olduğundan ve iman edilmesi gereken peygamberine de tam teslimiyetçi bir iman ile iman etmediğinden kendisini et kemik bedenin karanlığında bırakarak, bu kutsi ruhun hakkını veremeden yaratılmışların bir dilencisi olarak yaşam sürmektedir.
Aslında insanın en büyük gafleti, kendisine yüklenen emaneti unutup fâni arzuların kölesi olmasıdır. “Kim Rahman’ın zikrinden yüz çevirirse, ona bir şeytan musallat ederiz, artık o şeytan onun yakın dostudur.” (Zuhruf, 36) ayeti bu hali işaret eder.
Bu ağır yükün hakkını vermek için de zikir ve tefekkürler hem namazla kaim olarak gerçekleştirebilir. Ama insanın bu muazzam yükünün farkına varamaması için de, iblis Allah’tan mühlet istemiş ve insanın doğru yolunda oturarak onu hak yoldan başka yollara yönlendirmiştir.
Emaneti taşımada en güçlü destek zikirdir. “Beni anın ki ben de sizi anayım.” (Bakara, 152) ayeti, zikirle Allah’ın kulunu unutmadığını bildirir. Zikir, emaneti hatırlatır; gafleti ise şeytan körükler.
Şeytanlardan olan cinni ve insani iblisler tarihin her deminde var olmuş ve hakikat yolundan sapılması için her yola başvurmuşlardır. İşte bu şeytanlara karşı en büyük silah, peygambere şeksiz şüphesiz bir teslimiyette yatar. İşte teslimiyetin oluşmaması için de, tüm şeytanlar iş başındadırlar. Uyanık olmak ve aldanmamak gerekir.
Teslimiyet, emaneti sahibine iade etmenin tek yoludur. Çünkü Resûl’e bağlılık, emaneti korumanın zırhıdır. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de.” (Nisa, 59) emri, bu teslimiyetin hakikatini açar.
Emaneti sahibine teslim etmek ise, ancak peygamberimize şeksiz ve şüphesiz teslim olmak yolunda revan olmakla gerçekleşir. İşte bunu bilen küffar, “Peygamber de ne?” deyip insanları ondan uzaklaştırma gayretindeler.
Burada hakikate en büyük perde, peygamber sevgisini zedelemektir. Oysa peygamber sevgisi emaneti muhafazanın mihveridir. “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmran, 31) ayeti, emanetin nasıl korunacağını bildirir.
Burada şeytan sağdan yaklaşıp birçok kişiyi parlatarak adını veya eserlerini ön plana çıkartarak, peygamberi perdelemek suretiyle insanları aldatır. Bunun sonucu olarak da birçok fırka oluşmakta ve her biri diğerine düşman olmak suretiyle hakkın rahmetinden uzaklaşmakta öylece yüklenilen mukaddes emanete hıyanet edilmektedir.
Emaneti bozmak, tefrika çıkarmaktır. “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, bölünüp parçalanmayın.” (Âl-i İmran, 103) ayeti, emaneti taşıyanların birlikle korunacağını bildirir. Peygamber sevgisi ile ilgili ayet ve hadisler tam bir bütünlük arz etmektedir. Bir Müslüman için Allah ve Resûlünün sevgisi her şeyden önce gelir. Buna ayet hadislerle şahit oluyoruz.
Emaneti taşımak, Resûl sevgisini kalbe yerleştirmekle mümkündür. Çünkü kalp Resûl’ün sevgisiyle dolmadıkça emaneti koruyacak kudreti bulamaz. “Allah ve Resûlü bir şeyde hüküm verdiğinde, inanan erkek ve kadın için artık işlerinde tercih hakkı yoktur.” (Ahzab, 36) ayeti bunu teyit eder.
Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe, 9/24)
Bu ayet, insanın önceliklerini ortaya koyar. Kim emanetin hakkını verecekse, Allah ve Resûlünü her şeyden önde tutmalıdır. Dünya bağları ağır basarsa, emaneti taşıyamaz.
“Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri de onların analarıdır…” (Ahzab, 33/6) Bu ayet, Resûl’ün müminlerle olan yakınlığını bildirir. Çünkü emaneti yüklenen kalbin hakiki rehberi Resûl’dür. Onun sözleri ve sünneti, emaneti muhafaza eden en sağlam iptir.
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki hiçbiriniz, ben kendisine babasından da, evlâdından da daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.” (Buhari, İman, 7) Bu hadis, emaneti imanla korumanın şartını ortaya koyar: Resûl sevgisi. İnsan Resûl’ü kendinden, sevdiklerinden önde tutmadıkça emaneti muhafaza edemez.
Enes b. Mâlik radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Üç özellik vardır ki; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tatmış demektir: 1. Allah ve Resûlünü herkesten fazla sevmek. 2. Sevdiğini Allah için sevmek. 3. Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.” (Buhârî, İman 9, 14, İkrah 1, Edeb 42; Müslim, İman 67.)
Emanetin en tatlı meyvesi, imanın tadını tatmaktır. Bu tadı alan kişi artık emaneti ihanetle kirletmez, çünkü Allah sevgisi ve Resûl sevgisi bütün sevgilerin önüne geçmiştir. Emaneti yüklenen “BEN” dediğimiz içsel benlik noktamızdır. Oraya kalb de derler. İnsanın tam merkez noktası olup Allah’ın insandaki evidir. Emanetin sahibi ise mutlak olarak Allah olup insan, emaneten buna ev sahipliği yapmaktadır. Bu emanet ile insanın sanal benliği şekillenmiş ve hakka ülfet elde etmiştir.
Kalp, emaneti taşıyan merkezdir. “Allah, gökleri ve yeri emanetiyle tutandır” (Fatır, 41) buyurulmuştur. Bu hakikatin insandaki izdüşümü kalptir. Kalp, Rabbin tecellisine ev sahipliği yapar; o tecelliye sırt çevirirse, emanete hıyanet başlamış olur.
Hu kelimesi Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın zatına işaret için geçiyor. Bir de insana hitapta da geçiyor. Bunun hakikat sırrı ise şudur: İçeriği asla bilinemediği için, sadece “hu” yani “o” denilerek bir özneye işaret edilir. Allah’ın zatı asla bilinemediği için zatına bu işaret zamiri ile işaret edilir. İnsanın hakikat sırrı olan öz zatı da asla bilinemediği için, insanın öz hüviyetine işaret edilirken gene de işaret zamiri ile işaret edilmektedir. Sen bir şeyin içeriğini ne bilirsen ansan tanırsın. Ama Allah’ın zati içeriği asla bilinemediği için tüm hüviyetine öylece işaret edilir. İnsanda da Allah’ın ruhundan üflenildiği için, öz zatı asla bilinemez. Ancak kişisel bazda hissedilir.
“O, gaybı bilendir. Sırlarını kimseye açmaz. Ancak seçtiği resuller bunun dışındadır.” (Cin, 26-27). Ayet, hem Allah’ın mutlak bilinmezliğine hem de insandaki “hu” sırrının keşfedilemez oluşuna işaret eder. İnsan, sadece tecelli kadarını hissedebilir, hakikatine vakıf olamaz.
Hû ile hûşu arasındaki bağ ise, kişi Allah’ın asla bilinemez olan hüviyetini kendi hüviyeti ile hissettiğinde, onu derin bir huşu ve huzur sarar. Bu huşu ve huzurun tadı hiçbir şeyde yoktur. Çünkü mâsivadan geçmiş ve hak ile huzur elde etmiştir. Bunu dünyada ilmiyle etmesine karşın berzahta aynıyla yaşar. Cennette veya cehennemde ise, hakkıyla yaşar. Cehennemdeki hakkıyla mahrumiyeti hissedişken, cennette hakkıyla sahiplik mevzubahistir. Bunun sonu ise “rıdvanullah” olarak tabir edilmiştir.
“Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte bu, en büyük kurtuluştur.” (Maide, 119). Huşu hâli, dünyada rıdvanullah’ın bir numunesidir. Kişi huşuda tattığı huzuru ahirette ya mahrumiyet ya da rıza olarak yaşar.
“Hüvallahüllezi lâ ilahe illâ Hu” ayetinde ise, hu Allah ismine racidir. Hunun mutlak zata raci olduğu yegâne ayet, İhlas suresinin başındaki “HU”dur. Bunun dışında Kur’an’da gelen tüm “HU” işaret zamirleri bağlamında oldukları isme raci olup mutlak zatın seyir âlemindeki içeriklere racidir. Ama İhlas suresinin başındaki “hu” mutlak zata raci olup içeriği ise, insanın anlayabileceği tarzda devamındaki ayetlerde anlatılmıştır.
İhlas suresi, insanın emaneti taşıma sırrını özetler. “De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir. Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na denk değildir.” (İhlas, 1-4). Bu ayetler, emaneti yüklenen kalbin Allah’ın zatına dair yanlış düşüncelerden korunması gerektiğini öğretir.
Her insan kalbinde taşıdığı emaneti hatırlamalıdır. Emanet, Allah’ın insana yüklediği kutlu sorumluluktur. Bu emanete sahip çıkmak için kalp sürekli zikirle diri tutulmalıdır. “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d, 28).
Emaneti muhafaza etmenin ilk şartı, Allah ve Resûlünü her şeyden çok sevmektir. Çünkü sevgisiz emanete sadakat olmaz. Peygamberimizin şu hadisi yol göstericidir: “Hiçbiriniz beni, babasından, evladından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz.” (Buhârî, İman, 14).
Huşu hâli, emaneti taşımanın özüdür. Namazda, zikirde, tefekkürde huşuya ermek, emaneti hafifletir. Huşu yoksa emanetin ağırlığı insanı ezer.
İnsana emanet edilen ruh, et ve kemik zevkleri uğruna heba edilmemelidir. Beden geçici, ruh ise bakiye namzettir. Bu yüzden oruçla, namazla, zikirle nefis dizginlenmeli; ruhun ulviyeti öne çıkarılmalıdır.
Peygamber sevgisi, emaneti korumanın teminatıdır. Çünkü peygambere tabi olmayan, emaneti kaybeder. Kur’an bize “Andolsun ki Allah’ın Resûlünde sizin için en güzel örnek vardır” (Ahzab, 21) buyurmuştur.
İnsanın varlığı, emaneti taşımak için yaratılmıştır. Bu yüzden kalp, ruh, sır, hafi ve ahfa sürekli arındırılmalı, nefis emmarenin tasallutundan korunmalıdır. Bunu sağlayan tek yol, düzenli zikir ve sahih teslimiyettir.
Şeytanın en büyük gayreti, emaneti unutturmak ve peygamberi perdelemektir. Bunun farkında olan kul, sürekli teyakkuzda olmalı, şeytanın sağdan yaklaşmasına aldanmamalıdır.
Sonunda bütün gayemiz emaneti sahibine sadakatle iade etmektir. Bunun nişanesi de rıdvanullah’a kavuşmaktır. “Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.” (Maide, 119).